25.06.2009

ÖZGÜRLÜĞE UÇABİLMEK YENİDEN VAROLMAK İÇİN ;AFFETMEK

ÖZGÜRLÜĞE UÇABİLMEK YENİDEN VAROLMAK İÇİN ;AFFETMEK 

 

İki keşiş yolda giderlerken, bir su birikintisinden karşıya geçmek için bekleyen genç bir kadın görmüşler.
Keşişlerden biri, diğerini çok kızdırarak genç kadını taşıyıp suyun diğer yanına geçirmiş.

Yaklaşık bir mil sonra, arkadaşının davranışına çok şaşırmış olan keşiş yorum yapmış:
"Biz bakiriz, bırak bir kadını taşıyıp karşıya geçirmek, kadınlara bakmamız bile yasak.
Nasıl böyle bir şey yapabildin? "

Diğer keşiş cevap vermiş:...

 

Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek...
Başkalarını affettiğimizde biz özgürlesiriz.

Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi
engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri
görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar
insanı.


Affetmek, bir başka insana veya kendinize karşı içinizde duyduğunuz öfkenin yerine sevgiyi koymaktır. Affetmek, öfkenin nefretin, acının, suçlamanın, kurban olma duygusunun, kendini haklı çıkarma çabasının üzerinizde yarattığı ağırlığı alır.
Doğru düşünen kişi bilinçsiz huzur, rahatlık ve iyi beslenmeyi yaşamında yerleştirir, diğer doğru alışkanlıklar da kendinde terbiye olur.

Doğru af ve bağışlama yüzeysel ve tesadüfî bir eylem değildir. Belki zihin ve ruhun derinliklerinde bir arıtma ve tasfiye etme bir yaklaşımdır. Gerçek af ve bağışlama zaman ve dayanma gücü ister ve bu kesinlikle bilinçaltı düzeylerini temizler.

Her tür kin ve öfke zihni tırmalar ve bedenin hasta olmasına sebep olur. Samimi bir şekilde af ve bağışlama yapmazsanız tam şifa gerçekleşmez.


Nefret ve öfke, eleştiri, serzeniş, hışım ve hesaplaşma isteği ve başkalarının eziyetini görme isteği, hepsi canı solgunlaştırır ve insanın sağlığını çalar. Bunun için size yapılan bütün eziyetleri af etmek size yararlı olacaktır. Bir kişiden veya bir pozisyondan nefret ettiğinizde çelikten daha güçlü bir halka ile o kişiye veya o pozisyona bağlanırsınız. Af ve bağışlama, kurtulmak için tek yoldur.

 

AF VE BAĞIŞLAMANIN METODLARI


Af ve bağışlamanın en basit alıştırma yolu, her gün sakin bir köşede, gözleriniz kapalı oturup şu cümlelerin tekrarlanmasıdır:

•Benim sıkıtıma neden olan her şeyi aff edip bağışlıyorum.
•Beni üzüntüye sokan her şeyi af edip bağışlıyorum.
•Benim öfke ve nefretime sebep olan her şeyi af edip bağışlıyorum.
•İçeride ve dışarıda olan her şeyi af edip bağışlıyorum.
•Geçmişi , geleceği ve şu anı af ediyor ve bağışlıyorum

 

 


Aff ve bağışlama her tür hastalığın zihinsel ilacıdır. Her gece uyumadan önce yarım saat oturun ve sevmediğiniz ve beğenmediğiniz herkesi zihinsel olarak bağışlayıp affedin. Hatta eğer bir hayvandan korkuyorsanız veya bir böcekten hoşlanmıyorsanız , zihninizde onlardan özür dileyiniz , sevgi ve şefkatinizi onlara gönderiniz.


Eğer birisini adaletsizlikle suçladıysanız, eğer birisi ile dostluk dışında bir diyalogunuz olmuşsa , eğer başkasının ardından kötü sözler söylemiş veya eleştirmişseniz , sakin ve rahatlık içinde zihninizde onlardan sizi affetmelerini isteyiniz. Eğer bir dost veya akrabanız ile bir probleminiz varsa problemi ortadan kaldırmak için elinizden geleni yapınız . Her şeyde ve herkes de gerçeğii görünüz .

 

Şunu bilmeliisniz ki  af ve bağışlama en güçlü iştir. Her tür hastalığa şifa verir. Zayıf insanı güçlendirir, korkak insanı cesaretlendirir, cahili bilge yapar, hüzünlü insanı sevince boğar.

....

Diğer keşiş cevap vermiş:"Ben o genç kadını bir mil geride bıraktım.
Sen neden hala taşıyorsun? "

 

Sorunlarımızın, üzüntülerimizin ve hayal kırıklıklarımızın geçmişte kalmasına izin vermezsek bunlar omuzlarımızdaki bir yük haline gelir.

Ağırlıkları, bizi gülmekten alıkoyar. Eğer keyifli bir yaşam istiyorsak, içinde bulunduğumuz koşullarla uğraşıp durmaktan vazgeçmeli, yaşadıklarımızı kabullenmeyi öğrenmeliyiz.

Değişmesini istediğimiz şeylerin üzerinde durmalı ve bunun için çaba sarfetmeliyiz.
Ama bunu yaparken olayların üzerinde çok fazla yoğunlaşıp, tüm gücümüzü bunun için harcamaya kalkarsak, çevremizde olup biten hiç bir şeyi göremez hale geliriz...

Aff edelim ve özgürleşelim. Çünkü aff etmek özgürleşemek ve temizlenmektir.

 

Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı
derinleştirir.

Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır
hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.

Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir
süreçtir.

Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.

Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu
insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu
anlamına geleceğini sanır.

Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak,
yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.



Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu
affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya
sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.

Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin
özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş
olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir
farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız.

Siz hala aff edemiyenlerden misiniz yoksa aff edebilenlerden misiniz?

Tercih sizin...

 

Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe
kavuşmaktır.

Affederek özgürleşebilmeniz dileğiyle...

Sevgi ile kalınız...

 

Abdullah TOPAL

 

 

05.06.2009

SBS ve ÖSS ÖĞRENCİ VE VELİLERİN DİKKAT EDECEKLERİ NELERDİR?

SBS ve ÖSS  ÖĞRENCİ VE VELİLERİN DİKKAT EDECEKLERİ NELERDİR?

6, 7 ve 13 Haziran’da  SBS yapılacaktır. 14 Haziran’da ise ÖSS sınavı yapılacaktır. Bu hafta sonları  binlerce öğrenci ve ailelerini de dahil ettiğimizde milyonlarca insanı doğrudan ve dolaylı olarak etkilemektedir.
Sınav yaklaşınca sevgili çocuklarımız, gençlerimiz,göz bebeklerimizi kaygı ve stres almaya başlamaktadır. Heyecan kaplamaya başlıyor. Ancak bu kalan sürede öğrencilerimizin ve ailelerinin dikkat etmeleri gereken hususlar bulunmaktadır.Bizler bu temelde öğrenci ve ailelerimize bu süreyi daha verimli geçirmeleri için özen göstermelerini önerebiliyoruz.
Sevgili gençler,sınav aslında sizler için çidden haksız bir yarışa zorlamakta ve beklide adil olmayacak bir yarışa zorlanmaktasınız.Bu temelde sizleri anlıyor ve de hak veriyorum.
Bu sınav sizin geleceğinizi etkileyecek ve gelecek planlarınızın dönüm noktası olacaktır. Bu temelde sınava verilen anlam ve önem sizleri normalin dışında geriyor olabilir. Ancak sizlere düşen bu durumda yüzünüzün akıyla çıkarak sizi bekleyen öncelikli tatile,sonrada yaşama güvenli geçişi sağlar.
Yapılan araştırmalar göstermiştir ki,(İngiltere Oxford üniversitesi,2002)sınava giren öğrencilerin kaygı düzeyleri ile genel cerahi hastalarının ameliyat kaygıları karşılaştırıldığında ;sınava giren öğrencilerin kaygı düzeyi genel cerahi hastalarının ameliyat öncesi kaygı düzeylerinden 20 kat fazla çıkmıştır.Bu yüzden sınav öncesi kaygı normal bir durum teşkil etmektedir.Birde ebevenlerin kaygılarıda buna eklendğinde bu oran ülkemiz lehine artması muhtemeldir.

Gençler çalışamama ve başarısız olmayla ilgili birçok suçlayacak sebep bulur. Eğitim sisteminin bozukluğu, eski öğretmenlerin yetersizliği, geçirilen hastalıklar, şanssızlıklar, ailemizin eğitimsizliği, komşuların gürültüleri, ekonomik imkanlar, trafikte geçen süreler gibi bir sürü olumsuzluklar suçlanabilir. Fakat tüm bu değişkenler her konuda zaten yok mu? Farklı boylara, görüntülere, yeteneklere, imkanlara sahip olarak yaşamıyor muyuz? Her kişi eşsiz ve kendi içinde muhteşem bir yapıya sahiptir. Aslında okullarda tüm becerilerin keşfedilmesi ve çocukların kendi içlerinde uyuyan yeteneklerinin farkına varıp sergileyebilmeleri için ortamlar hazırlanması uygun olurdu.

Fakat sonuçta öncelikle içinde bulunduğumuz şartları, zihnimizin özelliklerini tanıyıp ‘bu ortam ve bu şartlarda en iyi nasıl kendimi ifade edebilirim, benim amacım ve yeteneklerim nedir” sorularına cevap bulmalıyız. Hedef ve amacımızı oluştururken de hayallerimiz ve ideallerimiz bize yol gösterir. Hayali olmayanlar, isteklerini bilmeyen ve kendilerini iyi tanımayanlardır. Ya da isteklerini bilir ama ona ulaşmak için yapılması gerekenler konusunda kendine güvenemiyordur. Hayal kurmak yerine zamanını hayaline doğru yürüyerek geçirenler bir yerlere ulaşırlar. Ergenlik dönemindeki bir gencin, bir yetişkin gibi yukarıdaki süreçleri gerçekleştirmesi her zaman mümkün olmaz.

“Ailece bilmelisiniz ki sınav sonucunu, telafisi mümkün olmayan yıkıcı bir dönem olarak yaşamamanız gerekir.”


Sevgili gençler, sınava normal modta girebilenler daha normal ve sağlıklı sonuçlar alabilmektedirler. Sizlerde bu güne kadar onlarca sınava girdiniz.Onlarca defa belki istediğiniz sonucu aldınız. Ailerimizde onlarca defa bu ve benzeri sınavlara dershane ve okullarda girmelerini izlemişlerdir. Aslında günü güne çalışan ve elinden geleni yapan öğrenci için sınav normal bir modta geçecektir. Unutmayınız normal kaygı sizin motivasyon ve başarı için dinamodur.Bu normal olduğunu bilmeniz sizi daha normak tepki göstermeye itecektir.
Neler yapmalı,neler yapmamalı o zaman sorunuz duyar gibiyim…


Çidden öğrencilerimiz bu güne kadar neler yapmışlarsa aynısını yapmalı.Yani sınavı normal bir standartlarından biri olarak algılıyabilmelidirler.
Her zaman sınava sabaha kahvaltısını nasıl yaparak giriyorlarsa yine aynı kıvamda yaparak sınava girmelidirler.Hiç bal yemeyen bir gençe ısrarala bal yedirilmeye çalışılmamalıdır.Aksi takdirde bu tür çabalar öğrenciyi daha olumsuz etkiliyecektir.Çünkü bireyin normal alıştığı durum bir şey dışında bir etki oluşturacaktır. Otomotikmen bilinçaltına kaygı oluşturması için tetik oluşturulmalıdır.
Sınav öncesi çok abartılı eylemelerde bulunduğunuzda doğal olarak kaygınızı tetikliyor olacaksınız
Lütfen ebevenlerimizde bu durumu normale alabilmek için abartılı ifadelerde bulunmamalı,gençi zorlamalaı,abartılı sevgi ve ilgi gösterilerinde bulunulmamalıdır.
Bu temelde çok kaygı düzeyi yüksek olan öğrenciler uygun terapi desteği alarak bunu normale alabilirler.Unutmayınız normal bir sınav anacak normal ve istenen sonuçları sağlar.Sınav da ki başarınızı doğrudan etkileyecektir.
Gençlerde sınav heyecanını yatıştırmak için son hafta,bir iki deneme sınavını girecekleri okullarda yaparak bu durumu da normale alabilirler.
Hatta sabah kalktıklarında yanıtlarına bakmamak kaydıyla her alanda 5 er soru çözerek bir saat sonra girecekeleri sınavın zihinsel rahatlığını anterman düzeyinde başlatarak bu durumu normale alabilirler.Çünkü ne kadar saklanırsa saklansın bu sınava gireceklerdir.Unutulmamalıdır ki korkunun ecele faydası yoktur.Bunun için sınava birkaç gün kala birden çalışılmanın kesilmesi de kaygının artırmaya çalışmanın bir yoludur.Çünkü öğrenci bütün öğrenciliği boyunca son güne kadar çalışmıştır.Bu yüzden normal rütini neyse bozulmamalıdır.
Tam oarak ne yapılacaktır diye merak edenlerimiz olursa kısaca şu örnekle bunu somutlayabiliriz.
Biliyorsunuz ki suda boğulmak için çırpınmalısınız…Eğer çırpınmazsanız suyun kaldırma küveti sizi yukarı çıkaracaktır.Boğulmak için mutlkaka suyun kaldırma kuvetinin tersine çaba sarf etmelisiniz.Eğer kaygıyı artırmak istiyorsanız normal dışı düşünmeli,davranmalısınız.Boğulmamak için nasıl normal davranmak gerekiyorsa, kaygılanmak içinde öğrenci ve ebevenlerin normal davranması gerekmektedir.
Lütfen durumu normale alınız.Unutulmamalı ki normale alanlar kontrolü ele alabilir.

Anne ve babalar Bu önerilere kulak verin:

 

-Huzurlu ve sakin bir ev ortamı hazırlayınız

-Eleştiri ve emir verici ifadeler yerine espri ve yardım olucu yaklaşınız.

-Çocuğunuzun yeteneklerini ve bilgi seviyesini iyi tanıyın

-Çalışma ve öğrenme tarzını çocuğunuz ve aile bilmelidir.

-Dinleyerek, çizerek, izleyerek nasıl öğreniyor bakınız.

-Zamanı ve mekanı kullanmada destek olunuz.

-Zaman çalıcılar, tv, bilgisayar, telefon, oyunların kullanımına dikkat ediniz

-Çözdüğü soru adedine takılmak yerine, çözme tekniğine ve yapamadığı sorulara odaklarınız.

-Kıyaslamayın ve yermeyin, o da sizi kıyaslar ve beğenmezse ağırınıza gider..

-Genelleme yapmadan, hatalarını ve eksiklerini bulması için ona fırsat tanıyın

sorununu kendi tanımlasın, kendi çözmek için sizden yardım istesin, yoksa SBS ye siz hazırlanırsınız.

-Umutsuzluk ve öğrenmekten nefret aşamasına gelmeyin.

-Bunalınca beraber yemek yapın, pazara gidin, araba yıkayın….

-Her tv izlerken görünce söylenmeyin, program aralarında tv’yi kapatın

-Ondan gurur duyduğunuzu, onu önemsediğinizi hissettirin

-Çocuğunuzu üçüncü kişilere şikayet etmeyin, başkasının yanında eleştirmeyin.

-Sınavları çok iyi olsa bile bu konuda aşırı övme ve memnuniyet göstermeyin

-Her zamanki kadar yemek, uyku ve sağlığı ile ilgilenin

 


Sınav aslında sizin için yeni bir yaşam için size muhteşem ödüler getirecek bir köprü.Bu köprünün tadını çıkarmaya ne dersiniz
Gönlünüzde hak ettğiniz başarıya ulaşabilmeniz dileğiyle…
Her şey gönlüzce olsun….
Sevgi ve başarıyla ile kalınız….

         Abdullah TOPAL
 UZMAN PSİKOLOJİK DANIŞAMAN

          Hipnoterapist

 

 www.mersinterapi.com

02.06.2009

STRESLE BAŞA ÇIKMA YÖNTEMLERİ

STRESLE BAŞA ÇIKMA YÖNTEMLERİ VE UYGULAMALI TEKNİKLER

STRESLE BAŞA ÇIKMA YÖNTEMLERİ

Her insan aynı koşulları altında bile bir birinden çok farklı tepkiler gösterir. Biri kaygılı ve gerilimliyken diğeri soğukkanlı ve sakin olabilir. Bu çok doğaldır. Herkesin kendine özgü bir stresle başa çıkma tarzı vardır. Başaçıkma tarzımızın bazı yönleri sağlıklı ve etkiliyken diğer yönleri daha az etkili ve üstelik sağlığımıza, ilişkilerimize ve performansımıza zararlı olabilir.
Stresle başa çıkma tarzları: Sigara içmek, alkol almak, yemek yemektir. Bazıları strese tepki olarak geri çekilir, içine kapanır, pasifleşir, sorunlarıyla yüzyüze gelmekten kaçınır, bazıları aşırı tepki gösterir, bazıları stres karşısında hiç tepki göstermeyip yaşanan sıkıntıyı içinde biriktirir. Stresle başa çıkmada esnek olabilmek önemli bir niteliktir. Esneklik, değişime daha açık olmamıza olanak tanır. Böylelikle stresli olarak algıladığımız olay sayısı azalabilir.
Son yıllarda yapılan bazı araştırmalarda “A Tipi” davranışların kalp hastalığı riskiyle bağlantılı olduğu belirtilmektedir. Fredman ve Rosenman yaşam biçimi ve kalp hastalığı arasındaki ilişkiyi araştırmışlardır. Bu çalışmada derinlemesine gözlem ve görüşme yöntemi ile denekleri davranışlarına göre A tipi ve B tipi olarak sınıflandırmışlardır.
A tipi davranışlar tipik olarak sürekli zamanla yarışan ve sabırsızlık duygusu içinde olan insanlarda görülür. A tipleri sabah erken kalkıp, işe gitmek için kapıdan fırlarken kahvesini bir dikişte içen, çoğunlukla bir çok şeyi aynı anda yapmaya çalışan insanlardır. Çoğu zaman ses tonları ve hareketleri yaşadıkları bu telaş duygusunu açıkça sergiler. Hızlı konuşurlar, konuşanın sözünü kesme eğilimindedirler. Konuşmanın gidişini denetlemeye çalışırlar. Yumruklarını sıkabilir ve dişlerini gıcırdatabilirler. A tipleri aynı zamanda aşırı derecede rekabetçidirler. Nitelikten çok niceliğe önem verirler, çoğunlukla güvensizdirler.
B tipleri ise daha rahat, daha uysal, daha az rekabetçi ve daha az saldırgandırlar. A tipleri küçük ayrıntılara takılma eğilimi gösterirken, B tipleri olaylara daha geniş bir bakış açısından bakabilirler. Yaşama karşı daha az telaşlı bir yaklaşımları vardır. B tipleri de stres yaşarlar, ancak zorlamalar ve tehditler karşısında daha az paniğe kapılırlar.

STRESLE BASETME VE PROBLEM ÇÖZMEDE GÜÇLENELIM
KENDI KENDINE OLUMLU DIYALOG

1.Stres yaratan bir problemle karsı karsıya olduğumuzda, problemin çözümüne gedmeden önce, kendimizi cesaretlendirelim;
"Dünyanın sonu değil ya!" "Her inisin bir çıkısı vardır." gibi cümleler buna yardımcı olabilir.
2. Problem çözümünde izleyeceğimiz yol;
A. Problemi saptama,
B. Seçenekleri gözden geçirme,
C. Bir çözüm yöntemini seçme,
D. Eyleme geçme,
E. Sonuçları değerlendirme.
Problemin çözümüne gedmeden, bazı sorulara yanıt aramak çözümde yardımcı olabilir. Kesin yanıtlarını, "problem saptama" aşamasında vermemizde yarar olan bazı soruları da kapsayan bir ön değerlendirme yapalım.
Aşağıdaki sorular üzerinde düşünelim;
Bu
§ konuda, beni özellikle rahatsız eden ne?

Bu neden bir problem?
§

Ben bu
§ probleme kendim, nasıl bir katkıda bulundum?

Diğer kişiler nasıl bir katkıda
§ bulundular?

Problem daha büyümeden, yapabileceğim bir şey var mi?
§

Basa
§ çıkabilmek için nasıl bir plan geliştirebilirim?

Olabilecek en kötü şey
§ nedir?

Gerçekten o kadar kötü olabilir mi?
§

A. PROBLEMI SAPTAMA
Problemin ne olduğunu açıkça ortaya koyalım, belirginleştirelim. Problemi küçük parçalara ayırmak ise yarayabilir.
Bunun için su sorulara yanıt bulmaya çalısalım;
Bu durum neden bir problem oldu?
§

Bu, yalnızca
§ benim açımdan mi problem, yoksa başkaları da bunu böyle mi görüyor?

Benim
§ bir katkım var mi?

Katkısı olabilecek başka şeyler ya da kişiler var
§ mi?

Nasıl bir sonuç elde etmek istiyorum?
§

Problem ideal bir şekilde
§ çözülebilse, neler olmasını isterdim?

Karsımdaki(leri) nin güvence vermesi,
§ ideal çözüm mü?

Karsımdaki(leri) nin tavrındaki değişme benim stresimi
§ hafifletecek tek şey mi?

B. SEÇENEKLERI GÖZDEN GEÇIRME
Çözüm için olabildiğince çok seçenek bulalım, komik ve saçma bile olsa tüm seçenekleri önümüze serip, gözden geçirelim. Liste yapmak yararlı olabilir; listenin içine sadece yapacaklarımızı değil, aklımıza gelen her şeyi yazalım. Böylece yaratıcılıgimızı, klişeleşmiş tepki örüntülerinden kurtarabiliriz.
Herkesin listesinde bulunması gereken ve değişmeyen iki seçenek; Stresli durum ya da durumlardan kaçmak ya da yok saymak, asil problemi bir yana bırakarak, problemin yaşattığı duygular üzerinde yoğunlaşmak.
Bu iki seçeneğin hiçbirini seçmeyebiliriz. Ama, stresi kendi beklentilerimiz, bakış açımız ya da tepkilerimizi değiştirerek azaltabileceğimizi veya stresin kaynağından uzaklaşmayı seçebileceğimizi unutmayalım. Bunlar normal tepkiler!
C. BIR ÇÖZÜM YÖNTEMINI SEÇME
Listeyi inceleyip, birbiriyle uzlaşan çözümler aramaya ve seçeneklerin bazılarını birleştirmeye çalışmak ve bir eylem planı çizmek yararlıdır.
D. EYLEME GEÇME
Planı uygulamadan önce, bunu nasıl yapacağımızı bilmek çok önemlidir. İsteğimize ulaşmak için ne yapmamız gerektiğini, ne tür kaynaklara gereksinimimiz olabileceğini, zaman sinirimizin ne olduğunu ve sorunumuzla ilgili olarak her ne yapmaya karar vermişsek, bunları gerçekten yapabilmek için daha hangi bilgileri istediğimizi belirleyerek, bunları planımızın içine yerleştirelim.
Bu aşamada kendimizi, güçlendirmek adına, biraz şımartmamızda ne sakınca olabilir?! Planımızı uygulamak adına kendimizi cesaretlendirmemizin yararı olabilir. Vazgeçmek ve yarim bırakmak yerine, stres düzeyimizin yükseldiğini fark ettiğimizde, kendimize aşağıdakiler içinden uygun olan birini seçerek söyleyebiliriz. Bunlar dışında, duruma özgü güçlendirici ve sakinleştirici yeni cümleleri kendimiz üretebilir ve kullanabiliriz;
Hemen sonuca gitmek doğru değil. Eğer kaslarımı biraz gevşetebilirsem, kendimi daha sakin hissedebileceğim. Çok rahatsızım ama bu, dünyanın sonu değil. Bunu da atlatırım! Kızmak, isleri daha da berbat edebilir.
Elimden geldiğince sakin olmalıyım. Onun (onların) beni hiçe saymasına izin vermeyeceğim. Ama kendimi de kaybetmeyeceğim.
E. SONUÇLARI DEGERLENDIRME
Eylem planında, sonuçların değerlendirileceği zamanı belirlemek çok önemlidir. Uygulamaya çalıştığımız çözüm yollarının, iyi isleyip islemediğini kontrol etmek iyi olur. O tarihe kadar sorun ortadan kalkmamış olabilir, asla da yok olmayabilir. Ancak, sorun üzerinde çalışmaya başladığımızdan bu yana, yasadığımız sıkıntıda bir değişme olup olmadığına bakabiliriz. Aşağıdaki sorulara yanıt arayarak, geldiğimiz noktayı değerlendirebiliriz;
Eskiye göre kıyaslandığında, bu sorun su sıralarda
§ zamanımızın, enerjimizin, dikkatimizin ne kadarını alıyor?

Son zamanlarda
§ durumumuzdan daha mi hosnutuz?

Gerginliğimiz biraz olsun azaldı mi?
§

Bu üç sorunun ikisine yanıtımız "evet" ise, yöntemimiz isliyor demektir, devam edebiliriz. Yanıtlarımızın ikisi "hayır" ise; listedeki seçeneklerimize yeniden göz atıp, hala elimizde varolanlardan yenilerini deneyebiliriz. Ya da geriye dönüp, basa çıkmaya çalıştığımız stresin ana kaynağını doğru belirleyip belirlemediğimize bakabiliriz.
3. Yöntemimiz iyi gidiyorsa, kendimizi ödüllendirmeyi hak ettik!
Aşağıdakilerden uygun olanı ye da kendimiz için belirleyeceğimiz ödül cümlelerini kendimize söylemekten çekinmeyelim;
Bu problemden bir şeyler öğrenebilir, bir dahaki sefere daha iyi sonuçlar alabilirim.
Gerçekten çok öfkeliydim ama duygularımı kontrol altında tutmayı basardım.
Aferin bana!
HÜLYA TOPAL
UZMAN PSİKOLOG

02.06.2009

Çocuklarda ve gençlerde normal gelişim özellikleri nasıl olmalıdır

Çocuklarda ve gençlerde normal gelişim özellikleri nasıl olmalıdır

Çocuklarda ve Gençlerde normal gelişim özellikleri


1-2 Yaş

  • Çevreyi keşfeder, dolapları, çekmeceleri açar kapar, eşyaları taşır. Manipule edebildiği her şeyle ilgilenir.
  • Günde 1 kez uzun bir öğle uykusuna yatar
  • Kısa bir süre oyuncaklarıyla bırakılırsa kendi kendine oynar
  • Tüm bedenini keşfetmeye çalışır
2-3 Yaş
  • Koşar, tırmanır, iter, çeker, zıplar çok aktiftir
  • Bacakları çarpık görünür
  • Elleriyle ve kaşıkla yiyebilir, bardaktan içebilir
  • Elbiselerinin bazılarını çıkarabilir
  • Cinsel organlarını keşfeder
  • Daha az uyur, daha kolay uyanır
  • Tekrarlanan günlük etkinliklere uyum sağlar ve bunlardan hoşlanır
  • Her şeyi kendi kendine yapmak ister
  • İnatçı ve kararsızdır. Sık sık fikir değiştirir.
  • Ani duygu değişimleri ve öfke nöbetleri gösterir.
  • Yetişkinleri taklit eder.
  • Yaşıtlarıyla birlikte oynayamaz
  • Paylaşmayı, beklemeyi, vazgeçmeyi kolay beceremez.
  • Suyla oynamayı sever.
  • Tek sözcükler ve kısa cümleler kullanır.
  • Devamlı hayır der, olumsuzdur
  • Konuşabildiğinden daha fazlasını anlar.
3-4 Yaş
  • Koşar, zıplar ve tırmanır
  • Kendi kendine yemek yiyebilir, fincandan içebilir
  • Bazı şeyleri dökmeden taşıyabilir
  • Kendinin soyunup giydirilmesine yardımcı olabilir
  • Öğle uykusuna yatmayabilir fakat sessizce oynar
  • Yetişkinlere cevap verebilir, onaylarını ister
  • Onay görmediğini belirten ifadelere duyarlıdır
  • İşbirliğine girer, basit işler için bir yere gönderildiğinde koşarak gider
  • "Ben de" dönemidir. Her şeyin içinde yer almak ister
  • Her şeyi merak eder
  • Hayal gücü kuvvetlidir. Karanlıktan ve hayvanlardan korkabilir
  • Hayali arkadaşları olabilir
  • Konuşkandır. Genellikle kısa cümleler kurara
  • Bekleyebilir ama sabrı azdır
  • Oyuncakları sepete toplama gibi küçük sorumluluklar alabilir
  • Kendi kendine gayet iyi oynar fakat grup oyunlarında problemlerle karşılaşır
  • Karşı cinsten ebeveyne yakınlık duyar fakat zaman zaman değiştirebilir
  • Kıskançtır. Özellikle yeni bir bebeğe tahammül edemez
  • Suçluluk duyabilir
  • Sürekli sızlanarak, ağlayarak ve sevgiyi garanti etmeye çalışarak duygusal açıdan güvensiz olduğunu gösterebilir
  • Parmak emerek, tırnak yiyerek vb. davranışlarla gerginliğini azaltmaya çalışabilir
  • Kendini ifade etmeye çok açıktır.
4-5 Yaş
  • Kilo almaya ve boyu uzamaya devam eder
  • Hareketlerindeki koordinasyon artar
  • Yeme, uyuma ve dışkılama alışkanlıkları düzenlidir
  • Çok hareketlidir
  • Bir şeylere başlar ama her zaman başladığını bitirmez
  • Patron gibi davranır
  • Diğer çocuklarla oynar fakat sürekli kendini savunur ve korur
  • Kavgaları kısa sürer.
Çocukluk çağı normal gelişim özellikleri (6-11 yaş)
  • Büyük ve küçük kasları kullanmayı öğrenme
  • Çeşitli oyunlarda beceri kazanma
  • Kurumsal kurallara uyarak yaşamayı öğrenme
  • Yaşıtlar dünyasında oynama ve yaşamaya alışma
  • Ev dışında başka yetişkinlerle ilişki kurabilme
  • Bedenini kendine özgü nitelikleri ile tanıma ve kabul etme
  • Kendi cinsine uygun rolleri benimseme
  • Kendi davranışlarının sorumluluğunu yüklenebilme (vicdan, ahlak ve değerler sistemi geliştirmek) gerektiğinde duygularını gizleme, duygularını kontrol edebilme ve ayarlamaya başlama
  • Bedenine bakma ve temizlik alışkanlıklarını kazanma
  • Okuma, yazma, konuşma ve hesaplama gibi temel okul becerilerini kazanma;okul öncesi çocuğa göre daha üst düzeyde kavrama, yeni kavramlar öğrenme, anlama ve düşünme
  • Zaman kavramlarını öğrenme
  • Somuttan soyuta doğru mantık yürütme gücünü kazanma
  • Kendine karşı olumlu bir tavır geliştirme
  • Bağımsız bir birey olmak
  • 6 yaşlarında beyin normal beyin ağırlığının %90'ına ulaşır.
Ergenlik çağının normal gelişim özellikleri (12-15 Yaş)
  • İlgi bedenine, bedensel gelişimine dönüktür
  • Bu çağda cinsel gelişim, normal gelişimi etkiler
  • Hızlı gelişime bağlı olarak kendisine yabancılaşma yaşayabilir, bu gelişime uyum sağlamaya çalışır.
  • Cinsel gelişime bağlı olarak içsel çatışmalar yaşarsa da cinsel rolünü benimser
  • Bu dönemde aşırı sinirlilik, nedensiz ağlama görülür
  • Bir yandan bağımsız olma çabası gösterir diğer yandan ailenin güven ve desteğini hissetmek ister
  • Otoriteye karşı çıkma davranışı görülebilir
  • Çalışma zorunluluğu ve zevk arama arasında çatışma yaşar
  • Aile dışında kabul görmek ister. Arkadaşlar ve grupla özdeşleşme önem kazanır
  • Beyin gelişimi 12- 13 yaşında tamamlanır.
Okul olgunluğu (okula hazır olma) tanım ve kriterleri
Çocuğun gelişimi eğitimini etkilemektedir. Gelişim yönünden yeterli olgunluğa ulaşmamış, kasları gelişmemiş çocuğun eğitim ortamında zorlanacağı açıktır. Okul olgunluğu;öğrencinin psikolojik, sosyal ve bedensel gelişim bakımından okul ortamındaki faaliyetlere hazır oluş ve yeterlilik halidir.
Bir çocuğun okula hazır olup olmadığını aşağıdaki kriterlerle test edebiliriz.
  • Çeşitli periyodlarla 40-50 dakika oturabilmesi
  • Kurallara uyma, yerinden kalkmama, ders dinleme, konuşmama
  • İçten gelen, kendiliğinden olan isteklerini kontrol altına alma
  • Grup kararlarına uyma ve katılma
  • Okul içersinde neleri yapıp neleri yapamayacağını anlayabilme (okul kurallarına uyma)
  • Tek başına çalışabilme.
  • İLKÖĞRETİM 1.DÖNEMDE KİŞİSEL-SOSYAL GELİŞİM ALANINDA ÖĞRETMENİN SORUMLULUKLARI.
İlköğretim döneminde bir çocuğun sosyal ve duygusal gelişiminde en önemli etken okulu sevmesidir.BUNDA DA BİRİNCİ GÖREV ÖĞRETMENE AİTTİR.
  • Öğretmen çocuklar için sınıf ortamını ilginç, zevkli, istenilen bir yer haline getirmelidir.
    Sınıfta katı bir disiplin, cezalandırıcı, kaygı yaratıcı bir hava oluşturmaktan kesinlikle kaçınmalıdır.
    Sınıf çocuklar için yeni şeyler öğrendikleri, meraklarını giderdikleri, kendilerini ifade edebildikleri, keyifli zaman geçirdikleri bir yer olarak algılanabilmelidir.
  • Sınıf içi kurallar oluştururken sınıf uygulamalarına karar alınırken öğrenciler bu sürece katılmalı, görüşleri alınmalı ve sorumluluk paylaşılmalı. Böylece çocuk kendini (önemli ve değerli olarak algılamaya başlayacak bu da onun benlik kavramını olumlu etkileyecektir) ayrıca kararlara katılım öğrenciye de sorumluluk yükleyecektir.
  • Çocuk, ilk öğretimde mutlaka başarıyı tatmalı, yapabilecekleriyle kendine güven duymalı, öğrencinin kendini başarılı hissetmesi için kısa sürede varabilecek kendi kişisel çabasını gerektirecek araştırma ya da bir ürün ortaya koymaya dayalı sonuç odaklı ödevler verilmesi yararlı olmaktadır. Özellikle ilk yıllarda çocuğun yeterli olduğu yönler vurgulanmalı ve pekiştirilmelidir.
  • Öğrenme gerek öğretim etkinliklerinde, gerekse eğitsel çalışmalar, sosyal-kültürel etkinlikler içinde farklı gruplar kurarak çocukların iş birliği yapması, arkadaş edinmesi, karşı cinsi kabul etmesi, empati kurması ... vb. gibi yönlerden gelişmesine ortam yaratmalı, böylece ait olma ihtiyaçlarını da karşılamalarına yardımcı olmalıdır. Katı ve olumsuz sonuçlara yol açan yarışmacı-rekabetçi ortam yerine işbirliği ortamı yaratmalıdır.
  • Çocukların ilgilerini, ihtiyaçlarını üstün ve sınırlı yönlerini keşfetmelerini sağlamak için sınıf ve okul etkinliklerini çeşitlendirmeli, çocuğa kendini ve yeni durumlarda deneme fırsatı vermek, bu amaçla da okul dışı olanaklardan da yararlanmak gerekir. ÖĞRENME ÇOCUĞUN SOSYAL, DUYGUSAL GELİŞİ YÖNÜNDEN HERHANGİ BİR SORUN SEZDİĞİNDE DURUMU İZLEMELİ, AİLE İLE GÖRÜŞMELİ, GEREKİYORSA BİR UZMAN İLE İŞBİRLİĞİ YAPARAK GEREKLİ YARDIMI SAĞLAMALIDIR.
  • Çocukların girişken davranışları teşvik edilmelidir, içe kapanık yalnız çocukların gruba katılması ve kendilerini ifade etmeleri sağlanmalıdır.
ÖĞRETMEN OLARAK BEN
Sınıfta öğrenme,gelişme ve uyum atmosferini belirleyen en önemli elementim!
Sınıftaki sosyal ve psikolojik etkileşimi oluşturan temel yapı öğesiyim!
Kişisel yaklaşımımla sınıf atmosferini yaratırım...
Günlük ruh halimle sınıfta solunan havayı etkilerim...
Öğrencilerimin okul yaşamını "çekilmez" ya da "keyifli" yapmada çok büyük güce sahibim!
Öğrencilerimi yetersiz yönlerden dolayı utandırabilir ya da yeterli yönlerinden dolayı onore edebilirim...
Onları incitebilir ya da daha iyi hissetmelerini sağlayabilirim.
Sınıftaki her hangi bir olayda sorunun büyüyerek bir krize yol açması ya da çözümlenerek olumlu bir sonuca ulaşması benim tutum ve yaklaşımıma bağlıdır...
Öğrencilerimin iyi bir insan olmasını ya da insanlıktan uzaklaşmasını etkileme gücüne sahibim...
ÖĞRETMENLER ERGENLERLE NELER YAPMALI, NELER YAPMAMALI?
  • Gençlerle şakalaşın, espri yapın ama sakın alay etmeyin.
  • Onları anlamaya, empati kurmaya çalışın ama yaşadıklarını sakın küçümsemeyin
  • Onlara kuralları açıklayın, uymalarını isteyin ama bunu otoritenizi kanıtlama yolu olarak kullanmayın
  • Gençleri kabul edin, değer verin ancak bu durum onların her davranışını onaylamanızı gerektirmez, yanlış davranışlarını onaylamadığınızı gösterin. Elbette uygun bir şekilde.
  • Gençlere görev verin ama onu baştan yenilgiye ve başarısızlığa mahkum edecek görevler yüklemeyin.
  • Gencin olumsuz davranışları üzerine projektör tutmayın, bunu olumlu yönleri için yapabilirsiniz, yine de çok abartmaktan kaçının.
  • Gencin sizinle paylaştığı sırlarına saygı duyu, bu sırları başkalarıyla paylamayın.
  • Gençler, yetişkinlerin her şeyi bilen, çok anlayışlı, mükemmel görünmesinden hoşlanmazlar. Onlara uzun uzun nutuklar çekmekten, kalıplaşmış sözlerden kaçının. Söylemek istediklerinizi arkadaşça bir yaklaşımla esrili bir tarzda söylemek daha etkili olabilir.
  • Onlara nutuk atmak yerine onların kendilerini, sorunlarını ifade etmelerine fırsat verin.
  • Sosyal etkinliklere, grup çalışmalarına gereken önemi gösterin.
  • Ders içi ve ders dışı etkinliklerde gençlere sorumluluk alma, kendini kanıtlama, iş birliği yapma fırsatı sağlayın.
Hülya TOPAL
Uzman Pskolojik Danışman
Hipnoterapist&Cinsel terapist

02.06.2009

BEYİN NASIL ÖĞRENİYOR?

BEYİN NASIL ÖĞRENİYOR?



Beynin nasıl öğrendiği konusunda son yirmi yıl içinde beklenmedik gelişmeler oldu. Beyninin her iki lobundan biri alınan bir hasta üzerinde, 1981 yılında Roger Sperry adlı bilimadamının ortaya çıkardığı gerçekler hızlı öğrenme ve hafıza eğitimi metotlarında çığır açtı.

Ülkemizde eğitim niçin “öğrenciler için külfet ve hatta çekilmez yük haline geldi?” Neden okulunu bitiren işe yarar hayat becerileri kazanamamakta, mesleğini öğrenememektedir? Tüm bu soruların cevabı aslında beynin nasıl öğrendiği ile ilgili görünmektedir. Beyin ve öğrenme gerçeklerine ters bir şekilde sürdürülen eğitim, eğitmemektedir.

Son yıllardaki bunca gelişmelere rağmen beyin, hâlâ insan vücudunun çalışması hakkında en az şey bilinen organı olma özelliğini koruyor. Bilim adamları, birçok kişinin beyin potansiyelinin yalnızca % 4–8 arasındaki bir kısmının kullanıldığını öne sürmektedir.

Buna göre keşfedilmemiş engin bir dünyanın küçük bir adasında yaşıyoruz. Son zamanların en büyük bilimsel çalışması olan “genom projesi”nden sonra beynin sırlarının çözülmesi bilim dünyasının hedef tasarısı haline geldi.. Yakın gelecekte özellikle eğitim ve öğrenme konusunda yeni çığırlar ve olağanüstü ufuk ve imkanlar ortaya çıkabilir.

Beyin gerçekleri, başarılı bir eğitimin insanın öncelikle kendini tanıması ve keşfetmesine bağlı olduğunu gösteriyor. İnsan beyni yaratılış itibarıyla bir öğrenme programıyla yüklü olarak gelmektedir. Ancak bu programın yanında “kullanıcı el kitabı” mevcut değildir. Zaman geçtikçe öğrenilen bilgi ve becerilerin modası geçmekte ve kullanılmaz hale gelmektedir.

Modası geçmeyen ve hayat boyunca ihtiyaç duyduğumuz ise “öğrenmenin öğretilmesidir”. Günümüzün başarılı insanı, beyninin her iki yarısını da etkili bir şekilde kullanabilen ve gerektiğinde birinden diğerine kolaylıkla geçebilen insan olarak değerlendiriliyor artık..

Beyin hücreleri arasındaki bağlantıları gelişmemiş insanlar, beyinlerine ne kadar bilgi yığmış olurlarsa olsunlar düşünce–muhakeme–akıl yürütme becerileri gelişmemekte, bu yüzden de eğitilmiş sayılmamaktadır. Beyin nasıl öğreniyor? Beynin öğrenme ile ilişkisi nedir? Şimdi bunları ele alalım.

Hipokamp ve etkili öğrenme

Beyin, iç içe üç bölüm halindedir. Orta beyinde bulunan “hipokamp” (hippocampus) “hafızanın merkezi”dir.. Bu merkez adeta beynin yazıcısı gibi faaliyet gösterir. “Beynin yazıcısını” kendi isteğimizle çalıştırıp, istediğimiz bilgileri kaydedebilir miyiz, sorusuna vereceğimiz cevap “evet”tir.

Hipokamp bölgesi bilgilerin kalıcı hafızaya geçip geçmeyeceğine karar veren merkezdir. Beynin hipokamp olarak adlandırılan bölgesinde, sinapslar (nöronların birbiriyle haberleştikleri noktalar) yüksek frekanslı elektrik sinyalleriyle uyarılınca sinaptik bağlantılar güçleniyor.

Çeşitli öğrenme kanallarından bize ulaşan bilgiler verdiğimiz önem derecesine göre kaydolmaktadır. Merak ve ilgi duymadığımız, önemsemediğimiz; kısacası duyguların hareketlenmediği olaylarda gelen bilgiler düşük frekanslı elektrik sinyalleri şeklindedir.

Sonuçta zayıf sinaptik bağlar oluşur ve beyin “harddiskine” (korteks) kayıt işlemi gerçekleşmez. Çünkü böyle durumlarda “alıcılar” (duygular) harekete geçmemektedir. Duyguların uyandığı olaylarda ise hipokamp hareketlenmekte, beynin en dış tabakasında bulunan “kortekse” kayıt işlemi tamamlanmaktadır.

Beynin üçüncü kısmı olan korteks, beynin düşünen, konuşan, yazan, yeni buluşlar yapan, merak eden, plan yapan, öğrenmenin, zekanın ve hafızanın oluştuğu bölüm olup, sınırsız bir kapasiteye sahip görünmektedir. Üzerindeki görme, duyma ve diğer algılama merkezleriyle ve dış dünyayla sürekli iletişim halindedir. Bu kapasiteyi nöronlar arasında kurulan ilişkiler sağlamaktadır. Duyguları uyandıran olaylar orta beyinde bulunan “hipokamp” vasıtasıyla beyin korteksi üzerine kaydedilmektedir.

Öğrencinin konuya ilgisinin çekilmediği, merakın uyandırılmadığı ve konunun zevkli ve eğlenceli hâle getirilmediği “öğretme süreçlerinin “başarısız kalması “hipokamp” denilen beyin bölgesinin uyarılmamasıyla ilgilidir. Üzerinde “merak ve ilgi” etiketi taşımayan bilginin beyne girmek için gerekli vizeyi alması mümkün değildir. Bu yüzden de “Merak ilmin hocasıdır.” denilmiştir.

Beyin lobları ve öğrenme

Birçok test sonucunda, beynin sol lobunun, konuşma, matematiksel işlemler, diziler, sayılar ve analiz gibi konularda çok üstün olduğu, mantıklı ve doğrusal çalıştığı tespit edildi. Araştırma sonuçları beynin sağ lobunda da, ritim, hayal kurma, renkler, boyut, hacim, müzik gibi fonksiyonların icra edildiğini ortaya koymaktadır. Beynin sol tarafı bilgiyi mantıklı ve doğrusal olarak işlemekte, sağ lob ise artistik tarafı oluşturmakta, detaydan çok resmin bütünüyle ilgilenmekte ve bilgiyi şekil ve hayal gücüyle işlemektedir.

Sağ lobun duygular ve hayallerin etkisinde olduğu ve fotoğrafik, yani bütünsel öğrendiği ortaya çıktı. Bu yüzden bilgiyi sıra ile işleyen sol lobun aksine sağ lobun öğrenmede çok daha hızlı ve etkili olduğu anlaşıldı.. Ayrıca, insanın mucitlik ve üretkenlik kısmı sağ lob fonksiyonları arasında yer almaktadır. Sadece sol lobu gelişmiş olan ve bu lobu iyi kullanan insanların üretken düşünebilmesi için sağ loblarını da geliştirmeleri gerekmektedir. Öğrendikleri konular ve formüllerden yeni şeyler üretebilmeleri için beynin sağ lobunu da işin içine katmaları gerekmektedir.

Beynin her iki lobu birbirini tamamlayan fonksiyonlara sahiptir. Her iki lob arasında yoğun sinir lifinden oluşan “korpus kallosum” ağ demeti bulunur. Bu ağ, beynin sağ ve sol lobu arasında sürekli bilgi alışverişinin yapılmasını sağlayan bir köprüdür.

Sağ beyin yaratıcılığı, duygusallığı, seslere ve renklere, hayal gücüne, sezgilere ve soyut algılamalara daha yatkın çalışırken; sol beyin mantıklı, sistematik ve analitik düşünmeye, yazı ve sayılara, ölçme değerlendirme ve eleştirmeye daha yatkın olarak çalışmaktadır.

Beyinlerinin bir yarısını diğerine göre daha iyi kullanan kişiler, işleri ve ilişkileri bu boyutta çalışan yarıküre’nin yeteneklerine ihtiyaç duyduklarında zorlanırlar ve başarısız olurlar. Beyninin sağ lobu ameliyatla alınmış bir insanda neler gözlenir? İşte olacaklardan bazıları: Vücudunun sol tarafını kullanamayacaktır. Konuşmaya, coşku, hayal, heyecan veren sağ loba sahip olmadığından robottan çıkmışçasına düz konuşmaktadır. Matematik hesaplamaları ameliyat öncesinden hiçbir farkı yokmuşçasına aynen yapacak, mantıklı ve doğru cevaplar verecektir. Hayal ve sezgisel gücünü tamamen kaybetmiştir.

Evinden komşuya gezmeye çıktığında, evler arasındaki mekan ilişkisini kuramayacak, evine geri dönemeyecektir. Çünkü boyut, hacim ve yerleşim yeteneğini kaybetmiştir. Basit bir aleti parçalara bölseniz, bir araya getirme–bütünleştirme işini de beceremeyecektir. Küçük parçalara bakarak resmin tanınması beynin sağ lobunun uzmanlığı arasındadır.

Kendisini ziyaret eden ve haline gözyaşı döken yakınlarının bu haline bir anlam veremez. Sağ lobu sağlamken çok sevdiği müzik kasetindeki melodilere hiç ilgi göstermediğini ve hatta hatırlamadığını göreceksiniz. Ameliyat öncesi çok samimi olduğu bir arkadaşının bir resmini gösterseniz hatırlaması mümkün değildir. Çünkü sol lobun, tek başına şekilleri ve resimleri hatırlayabilmesi imkansızdır. ‘Rüya görüyor musunuz, hayal ediyor musunuz?’ sorunuza size hiç ilgisiz cevaplar verecek ya da ‘O da ne demek?’ diyecektir.

Beynin kapasitesi

Beyinle ilgili bu gelişmeler günümüzün başarılı insan anlayışında da değişikliğe yol açmaktadır. Buna göre başarılı insan beyninin her iki yarısını da etkili bir şekilde kullanabilen ve gerektiğinde birinden diğerine kolaylıkla geçebilen insandır.

İki lobun birlikte kullanıldığı, birbirleriyle uyumun sağlandığı ve işbirliği içinde çalışıldığı durumlarda kişisel yetenek ve etkinlikte olağanüstü artış gözlenmektedir. Eğitimde beynin iki lobunun kullanımı beyin kapasitesinin iki kat değil, kat kat artmasına yol açmaktadır. Hızlı ve etkili öğrenmenin yolu beynin her iki lobunu birlikte ve dengeli kullanmaktan geçiyor.

Bir kuşun uçabilmesinin iki kanatla mümkün olması gibi etkili öğrenme için beyin loblarının her ikisinin dengeli gelişimine ihtiyaç vardır. Kitap okurken genelde her iki lob birlikte koordineli bir şekilde çalışmak zorunda kaldığından kitap okumak beyin loblarının dengeli gelişiminde en faydalı faaliyetlerdendir.

Çünkü sol lobca takip edilen ve kavranan sözel kavramlar, sağ lobla tasvir edilir, şekil, imge ve yeni düşüncelere dönüştürülür, canlandırılır. Halbuki, televizyon izleme, sağ lobu genelde pasif durumda bırakmaktadır. Bu yüzden de genelde beyin gelişimine pozitif bir katkı sağlamamaktadır.

Lobların dengeli fonksiyonu

İnsanların yüzünü kolayca hatırlarken, ismini hatırlamada zorlanışımız sağ lobun öğrenmede sol lobdan ne derece etkin olduğunu gösterir. “Bin defa duymaktansa bir defa görmek yeğdir.” Çin atasözü de bu gerçeğe parmak basmaktadır. “Hafıza şekillerle, temsillerle çalışır ve bilgiyi resimlerle işler” şeklinde ifade edilen hafıza gerçeği aslında sağ lobun şekil, resim, hareket ve boyuta duyarlılığı; hayallerin ve üretici düşüncenin merkezi olması vesilesiyle öğrenmede olağanüstü etki ve fonksiyonuna işaret etmektedir.

Bazı insanlar okuduğu, gördüğü ve duyduğu bilgileri kolayca ve hemen hatırlıyorlar. Bunlar “fotoğrafik hafızaya” sahip insanlardır. Fotoğrafik hafızaya sahip insanlar üzerinde yıllar süren bilimsel araştırmalar yapılmıştır. Bunların en önemli özelliklerinin beynin her iki lob fonksiyonlarını birlikte ve dengeli olarak kullandıkları görülmüştür.

Ülkemizde bilgiyi aktarmaya dayanan “söyleme–anlatma”, “öğretme” metodundan ibaret kalan eğitim şekli beynin sol lobunun, diğer bir deyişle beynin yarısının kullanıldığı eğitim tarzıdır.. Hayal gücü, renk, ritim, şekil ve yaratıcı düşünme gibi özelliklere sahip sağ lob fonksiyonları yerine getirilememektedir.

Beynin boş bir kutu içine bir şeyler dolduruyormuşçasına süre giden sadece sol loba hitap eden eğitimin ne derece verimsiz kaldığını hep birlikte görmekteyiz.

Eğitimle ilgili toplumda yaygınlaşan çarpıcı ifadeler de aslında özellikleri yeni anlaşılan beyin gerçeklerinin somutlaştırılmış ifadeleri olmaktadır. Mesela “Sıradan öğretmen anlatır; iyi öğretmen açıklar; yetenekli öğretmen yapar ve gösterir, büyük öğretmen ilham kaynağı olur” bunlardan birisidir.

Yetenekli ve büyük öğretmen, insanların sağ lobuna hitap etmektedir. Yetenekli öğretmen, yaparak, yaşayarak öğreten, deneyen, düşündüren, sorgulayan, gerçek hayatı okula getiren öğretmendir.

Ayrıca büyük öğretmen, sağ lobun etkisinde olan insanın duygusal ve ruhsal zekasına da hitap eder, söylediklerini yaşar, usta–çırak ilişkisine dayanan öğrenme eylemine müracaat eder. Anadolu liseleri sınavları ve üniversiteye hazırlayacağız diye eğitim, tamamen ezberci ve tekrara dayanan sol beyin ağırlıklı bir öğrenim yöntemine dönüştürülmüştür.

Bu durum bir öğrenim ya da öğrenme değil, sadece kişilere verilen bilgilerin belleğe kayıt edilmesidir. Bu kayıtlar ise inanılmaz bir hızla bellekten silinmektedir (ya da öğrenciler bu kayıtlara ulaşamamaktadır


HÜLYA TOPAL

UZMAN PSKOLOG

02.06.2009

ÖFKELİ ÇOCUKLAR

ÖFKELİ ÇOCUKLAR

ÖFKELİ ÇOCUKLAR (AGRESİF.SİNİRLİ)
Öfke, engelleme, incinme veya bir tehdide karşı gösterilen olağandışı kızgınlık tepkisidir. Aktif bir üzüntü halidir. Çocuklarımızın birçoğunda öfke hali belirmektedir. Onların istek ve ihtiyaçlarının doyurulması engellendiğinde bu halleri ve duygusal ifadeleri kullanırlar. Bazen bu çocuklarda olgun olmayan tepinme, kendini yerden yere atma, ortalığı kasıp kavurma, kırıp dökme arkadaşlarını dövme tekme atma şeklinde hatta yaralanmalara varan davranışlar görülmesi geçici olmadığı takdirde normal değildir. Okul öncesi ve okul dönemine bağlı olarak tepkiler farklılaşıyor. Okulda sınıfta geçerken bile arkadaşların kafasına pat pat vurmak. Eşyalarına zarar vermek. Okul başarını olumsuz yönde etkilemektedir.Arkadaşlarına bakışları ile bile rahatsız edebilmektedir.Sıksık öğretmeni tarafından veli uyarılır.Bu durum karşısında ebeveynler haklı olarak kaygılanmaktadırlar. Çocuğunda birtakım davranış değişikliği yapmak için çalışırlar. Bu nedenle öncellikle öfkesinin nedenini iyi tespit etmek gerekir.
ÇOCUĞUN ÖFKELENME NEDENLERİ
1. Çocuktaki bedeni rahatsızlık ve kusurların yok edilememesi ve ihtiyaçlarının giderilmemesi(altını ıslatan çocuğun altının temizlenmemesi vs.).
2. Temel ihtiyaçlarının zamanında giderilmemesi(zamanında yedirilip, içirilmemesi vs.) sonucunda çocuk haklı olarak tepkide bulunur.
3. Anne ve babanın davranışlar karşısında farklı takdirlerinin olması(birinin ak dediğine ötekinin kara demesi vs. sebepler çocuğu ikileme itmekte, çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilememektedir ve değişik yaklaşımlarla çileden çıkabilmektedir).
4. Çocuğun o an için aç, susuz,uykusuz ve yorgun olması.
5. Öfke ve hiddetlenen başkalarının çocuğa örnek olması.
6. Bedensel cezalar.
7. Büyüklerin çocukları yanlış yargılama ve değerlendirmeleri(kendisine haksızlık yapıldığını düşünen çocuk asileşir).
8. Kabahatsiz iken uygulanan cezalar.
9. Öfkelenen çocuğa ödül verilmesi veya dilediğini yapılması alışkanlığın sürekli olmasına yol açar.
10.Arkadaşları tarafından dışlanma ve oyuna alınmama.
11.Anne- babasının geçimsizliği,ayrılık,boşanma veya ölüm.
12.Bedensel kusurlar veya imgeleri (arkadaşların şişko demesi,dört göz gibi)
Öfkeyi (Hiddeti) Önleme yolları:
1. Çocuğu öfkelendirecek hastalık ve rahatsızlıklardan koruyunuz. İhtiyacını gidermeyi sonraya bırakmayınız ve çocuğa bunlar konusunda eleştirel laf söylemeyiniz(-patlama az sonra yapacağım vs.).
2. Temel ihtiyaçlarını zamanında gideriniz ve (beslenme, dinlenme, yeme, içme vs.). Öncelikle onun temel ihtiyaçlarını gidereceğiniz yerde ilgisiz şeylerle ilgilenmeniz onu çileden çıkartır(Örneğin, annenin yemek yapacağına kumar oynamaya gitmesi vs.) ihmal etmeyiniz.
3. Öfkelendiği zaman hiddete kapılmayın. Mantıklı bir hiddet ise istenileni yerine getirin aksi halinde ise istenileni yerine getirmeyiniz.
4. Beden kusurlarını düzeltiniz veya düzeltmeye çalışınız.
5. Anne-baba ve öğretmen farklı davranış tepkileri ortaya koymamalıdır Birisi savunduğunda öteki de savunmalıdır ve çocuğa böylelikle iyi kötü kavramları algılatılmalıdır.
6. Çocuklara haksız cezalar vermeyiniz.
7. Çocukları yargılama ve değerlendirme de adil olunuz.
8. Onlar için sosyal etkinliklere katılma fırsatları yaratınız.
9. Açık havada sportif çalışmalar yaptırınız.
10. Çeşitli iş ve uğraşılar hazırlayınız ve sıkılmaması için bu uğraşıları sık sık değiştiriniz.
11. Öfkelerinin analizini yapmak ve hataları bulmak gerekir. Bunun sonucunda kendi kusurlarımızı bile görebilir ve onları da düzeltebiliriz.
12.Ebeveyn olarak iyi model olmak.
13.Çocuğa değerli ve önemli olduğu hissettirilmelidir.
14.Öncellikle duygu durumunu iyi tespit ederek yerine olumlusunu koyabilmek.
Ebeynlerin sabırlı olması gerekir. Çocuğun öfkesi karşısında kendileri daha çok öfkelenmemelidirler. Başa çıkamadığınız durumda bir uzmana başvurarak gerekli sağaltımı alabilirsiniz.
Uz.Psik.Hülya TOPAL

02.06.2009

VAJİNUSMUSLU KADINI ANLAYABİLMEK

VAJİNUSMUSLU KADINI ANLAYABİLMEK

Vajinusmus; kadının eşi ile cinsel ilişkide bulunmak istediği anda bilinçdışı olarak vajen (PC) kaslarının kendi kendine kasılmasıyla oluşan kitlenmeyle penisin vajeneye girişinin engellenmesidir. Buna bağlı olarak vücudun belli bölgelerinde ağrıların oluşumudur. Cinsel ilişkiye girmeden veya girme anında İstem dışı vajen kaslarında oluşan kasılma ve kapanmaya bağlı olarak meydana gelen ağrı,acı,sızı ve uyuşmaya vajinusmus denir. Kasılmaları kadının bacaklarında, kasıklarında, karnında ve hemen hemen tüm kaslarında hissedilecek kadar acı ve ağrıların oluşmasına neden olmaktadır. Ağrı ve kasılmaların getirdiği ağır yükler kadının kocasını itmesine, kendini geriye atmasına, bacaklarını kapatmasına veya rahat olması gereken pozisyondan farklı bir duruma girmesine neden olmaktadır. Arkasından ağlama krizleri kendini suçlamak, değersizlik duyguları, başarmamak korkusu, her defasında gireceği ilişkiden kaçma ve kaçınma ile kendini gösterir.Vajunusmuslu kadın ve eşi kendi kendilerine bu durum için bir çok anlamlar yükleyerek sebep aramaya çalıştıklarını görülür.


Kendileri için birçok nedenleri olabilmekle birlikte ilk başta bunu kabul edilir olarak görmek istemezler. Her gün bunu yapabileceği inanıcı ile birlikte her seferinde başarısızlık özellikle kadını derinden etkilemektedir. Bununla birlikte hele birde erkek olan eşin, kadını anlamaması ile kadının motivasyonunu daha çok düşürmektedir. Yaptığımız sayısızca vajinusmuslu kadınların çalışmalarında bilinçaltı nedenler her kadında farklılık göstermektedir. Tek başına kadınların bu sorunları ile merkezimize uğrayarak bunun üstesinden gelme başarısını gösterenler azımsanmayacak kadar çok. Ayrıca güçlenen kadın her anlamda hayatında bu ve daha önceki nedensiz olarak kendisinin bile fark edemediği korku ve kaygıları ilede başa çıkmaktadır. Buda kadının kendine olan güveni ile yaşamın diğer alanlarında da gelişmeleri görmesi ile kendini daha mutlu hissetmektedir. Her başarısı onu daha mutlu ederken ve hayatına tatlı heyecan katarak başarının şaşkınlığını yaşar.

Vajinusmuslu kadın sağlıklı olması gereken rahat ve zevkli bir cinsel ilişkiyi hiç yaşamayacağını zanneder. Bu nedenle olumsuz düşüncelerine bağlı olarak birçok olumsuz duygularında beraberinde getirmektedir. Karamsar, başaramamak, kendine güvenmemek, birçok yapması gereken işlerin arkasında bu durumuna sığınarak yaşamdan zevk alma isteğinin olmayışı. Korku, kaygı, panik atak, öfke, eşe karşı bazen ters anlamalar, kızgınlık, yorgunluk ve öğrenilmiş çaresizlik

Her cinsel deneyimindeki başarısızlık kendisini ve eşini hayal kırıklığına uğramasına neden olduğundan birbirlerini üzmemek adına cinsel yaşantılarını çeşitli bahanelerle ertelemekte veya vazgeçirmektedirler. Kaçma ve kaçınma davranışlarını göstererek cinsel yaşantılarını erteleyebilmektedirler.

Çoğunlukla ailelerine söylememe sıkıntısını çekebilmektedirler. Bu sıkıntı özellikle toplumsal baskı ve ailelerin çocuk sahibi olmaları istemeleri üzerine daha fazla kendilerinde hissetmelerine neden olmaktadır. Kadın vajinusmuslu ve çalışıyorsa iş hayatındaki performansını sebep olaraktan göstermektedir. Dikkat dağınıklığı işine yoğunlaşamadığından yakınabilmektir.

Kendini değersiz görebilmektedirler. Bu nedenle çarpık düşüncelerle kendilerini negatif yönde enerjilerini kullanırlar.’Herkesin yapabildiğini ben neden yapamıyorum. Benden sonra evlendiği halde çocukları oldu. Benden daha küçükleri yapabilirken ben neden yapamıyorum. Arkadaşlarım, ailem bende bir vajinusmuslu olduğumu bilirlerse inanmazlar, Ailem çok üzülür. Eşim ya beni terk edip giderse. Eşim her ne kadar beni seviyorsa ya bir gün bu durumdan sıkılırsa... v.b’Ayrıca vajinusmusun yüksek eğitimli, eğitimsiz, illeri yaş, uzun veya kısa flört, daha önceki sevdiği kişi ile hiçbir ilgisi yok. Yaptığımız vajinusmuslu çalışmalarımızda Mersin de eğitim düzeyi yüksek olanlar ilk sırayı alırken diğer illerde bunu takip etmektedir. Evhanımı,doktor,avukat,öğretmen,hemşire......her meslek grubunda psikolojik bir sorun olarak vajinusmuslan karşılaşmaktayız.

Kadının yetişme tarzına bağlı olarak bilinçaltındaki korkuları bilişsel, davranışsal, varoluşsal özelliğine göre ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle vajinusmuslu kadın tek bir kategoride değerlendirmek doğru değildir. Çözüm çalışmasında her kadına özel bireysel terapi gerekmektedir.

Vajinusmusun nedenleri farklı şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Kadının küçük yaştan itibaren bilinçaltındaki olumsuz cinsellikle ilgili düşünceler. Bedenini korumak amacı ile verilen yanlış mesajlar. Mitler, tabular, çarpık düşünceler veya buna bağlı olarak küçük yaşta zihninde cinsellikle ilgili anlamlandıramadığı bilişsel şemalar. Cinsel taciz, dini öğretiler, baba otoritesi, ailede cinsel bakışın aşağılayıcı pis olarak öğretilmesi. Cinsel eğitimini yanlış ve kulaktan dolma bilgilerle alınması. Ayıptır diyerekten kendi kendine anlamlandırmak ve sormamak. Vajinusmuslu kadınların evlilik öncesi yetersiz cinsel bilgiye sahip olmaları. Toplumumuzda giderek ortadan kalkan sağdıçlık kurumunun olmaması. Sayısızca nedenler farkında olarak ya da olmayarak kadının rahat ve huzurlu cinselliğini yaşamasına engel olmaktadır.

Vajinusmuslu kadınlar öncellikle bildikleri, duydukları tüm yöntemleri yanlış ya da doğru denemek için uğraşırlar. Alkol, uyku hapı, anastezi v.b.Doktora çoğunlukla gitmekten ve kendilerini muayene ettirmekten korkarlar. Ya da öncellikle bildikleri ve duydukları yöntemleri denedikten sonra bilimsel anlamda vajinusmus tedavisine başlamak isterler
Vajinusmuslu kadınlarla yaptığımız çalışmalarda vajinusmus nedeni her kadında farklı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle çalışmalar her kadında farklılık göstermektedir.
Vajinusmuslu kadına öncellikle bu sorun çözdüğünde neler hissedeceği? sorulduğunda Vajinusmuslu kadın kendini daha mutlu,sağlıklı düşünmek,özgür, kendine güvenen, işine daha konsatre olabileceğini belirtmektedir. Ayrıca şimdiye kadar ertelediği kariyer, iş imkanını değerlendirme, düzenli bir cinsel yaşantıya sahip olacağını söyler. Özellikle uzun yıllar bu sıkıntıyı çekenler hemen çocuk sahibi olmak istediklerini belirtirler. Her şeyden önemlisi yuvasını kurtaracağını söyler. Toplum içinde evli olup çocukları olanlara gıpta ile bakmayacağım.”Herkes bunu yaparken bende yapabiliyorum artık.”Başarmanın gururunu yaşayacağını söyler.”Yapmam gereken işleri ertelemeyecek daha mutlu bir şekilde yapacağını” söyler.”En önemlisi anne olacağım.””Eşimi mutlu edeceğim, artık üzülmeyeceğim.”Başkaları bana ilk gecen nasıl geçti sorusuna rahat anlatabilecek yaşantımın olacağını bileceğim. Kendimle gurur duyacağım.Artık bu sırrı saklama gereği duymayacağım.Eşimle olan ilişkim daha çok güçlenecek.Her ne kadar anlayışlı olsa bile ben bunu başarmak istiyorum.

Vajinusmuslu kadın öncellikle bilmesi gereken bu çektiği sıkıntının çözümü vardır. Cinsel yaşamını sağlıklı bir şekilde partneri ile sürdürebileceğini bilmelidir.Tıbbi anlamda öncellikle bir jineloga muayene olması gerekir. İnanarak ve güvenerek alanında uzman cinsel terapistlerden bilimsel tedavi ile yardım alarak üstesinden gelebileceğini bilmelidir.Vajinusmuslu eşler, uzmana giderken dikkat etmeleri geren önemli bir konu;cinsel terapistin alanında bilgi birikimi olmasına, sayısızca çalışma tecrübesi olan uzmana başvurmaları yararlı olacaktır.Her zaman için kendileri ile iletişim kurabilecekleri,güvenecekleri bir cinsel terapist olmalıdır.Özellikle vajinusmuslu kadının uzmanına güvenerek rahat ve çekinmeden her türlü sorusunu sorabilecek biri olmalıdır.
Vajinusmus durumu ne kadar inatçı ise bir o kadar da vajinusmus kadını da çalışmalarını ERTELEMEDEN-ÜŞENMEDEN-VAZGEÇMEDEN ödev ve sorumluluklarını sabırla yerine getirerek başarılı olacaktır. Her bir küçük başarıyı mutlulukla karşılayarak üstüne gitmek başarıyı arttıracaktır.

Bilişsel-davranışsal-var oluşsal-geştalt-bilinçaltı teknikleri (HİPNOZ, EFT, EMDR vb) eklektik psikoterapi ile vajinusmus çözülmektedir. Seanslar kadının mevcut olan vajinusmus altındaki nedenlere bağlı olarak değişmektedir. Seanslar 1-3 veya 12 seans arasında değişebilmektedir. Çoğunlukla 3 ile 4 seans arasında eşlerin birlikte gösterdikleri güven, inanç ve ödev çalışmaları ile başarıya ulaşılmaktadır. Herkese sağlıklı, mutlu ve keyifli yaşam dilerim.

Hülya TOPAL
Uz.Psik.Dan.

26.05.2009

Yaşamınızı Ertelemeyiniz. Bu gün değilse ne zaman?

Yaşamınızı Ertelemeyiniz. Bu gün değilse ne zaman?

 

Küçük bir kız çocuğu çimenlerin üzerinde yürürken bir kelebeğin dikene takılıp kalmış olduğunu görür. Büyük bir özenle kelebeği dikenden çıkarır. Kelebek uçmaya başlar sonra güzel ve iyi kalpli bir peri olarak geri döner. Küçük kıza “bu iyiliğine karşılık bende sana en çok istediğin şeyi vermek istiyorum” der. Küçük kız bir an düşünür ve yanıtlar; “mutlu olmayı istiyorum”. Peri ona doğru eğilir ve kulağına bir şeyler fısıldar. Sonra birdenbire gözden kaybolur.

 

    Kız büyür. Çevresindeki hiç kimse ondan daha mutlu değildir. Bu mutluluğun sırrını ona her sorduklarında yalnızca gülümser ve “iyi bir perinin sözünü dinledim” der.

    Yaşlanınca komşuları bu inanılmaz sırrın onunla birlikte öleceğinden korkarlar. “Lütfen şu sırrını bize de söyle” diye yalvarırlar. “Perinin  sana ne söylediğini yinele” derler.

Sevimli ve yaşlı kadın;……

 

 

Hepimiz bu günde yaşadığımızı düşünürüz. Oysa çoğumuz bu günde değilizdir beklide.Hep yapmak istediklerimiz var ve bizler bunları durmadan öteleme ve ertleme davranışını sürdürebiliyoruz. Yarın olmasını istediğimiz her şey aslında sanalda kalıyor. Sanal zamanlarda bizlerin kontrolü olamayabiliyor.

 

Herkes bir şekilde yapması gereken şeyleri erteler. Ve herkes bu ertelemelerin bedelini öder. Ertelemek, belirli nedenleri olan ve aşabileceğiniz bir alışkanlıktır. Kendinizi eleştirmenin ve cezalandırmanın değişmenizi sağlamadığını bilin. Bizler neden erteleriz çünkü bu korkularımızdan yada alışkanlıklarımızdan  kaynaklanabiliyor.Bu korkularımızla yüzleşmek cesaret ister.Yüzleşmek isterseniz. Şimdiye dönün .Şimdide yaşayın .Fark edin.Hissedin. Duyumsayın.Görün.Algılayın ve yaşayın.Çünkü yaşam ertelenmeye gelmeyen  ve tekrarı olmayan olgudur.

 

Bugünümüzü çalan iki hırsız var; geçmişe ilişkin pişmanlıklarımız ve geleceğe ilişkin kaygılarımız. Bu iki hırsız bugünümüzü alıp götürür... Yaşamaya kıyamayıp geleceğe attığımız yaşantılarımız (Bugünlerimiz) gün gelir, yaşanmadan geçmişte kalır... İçinde bulunduğumuz anı yeterince yaşayamadığımız zaman, geleceği hakkıyla yaşama şansımız azalır.Çünkü; Her şeyi biriktirebilirsiniz, ama zamanı biriktiremezsiniz, kendiniziz de biriktiremezsiniz.

 

Öyleyse, yaşanmadan ertelenmiş günleri ileride yaşama ihtimalimiz yoktur. Bugün ne varsa yarın tarih olacaktır; tarih olmadan onların kıymetini bilmekte keyif vardır.Geçmiş bu an artık yoktur; gelecek ise henüz yoktur.Eğer sürekli yas içindeyseniz geçmiş sizi kontrol ediyor demektir; sürekli korkuyorsanız gelecek sizi kontrol ediyor demektir; eğer üzüntüyle ve korkuyla başa çıkmışsanız, bugününüzü kontrol edebilir, geleceğinizi planlayabilirsiniz.

 

Aslında gerçek zaman ŞİMDİDİR.Ne  dün ne de yarın gerçek değil sanal zamandır. Sanal zamanlar üzerinde bizlerin kontrolü olmayan zamandır.Yarında olmasını istediklerimiz bu günden oluşturulmalı ve sadece bu gün yaşanmalı ki yarın istediğimiz gibi olabilsin.

Yaşamı ertelemeden ,ötelemeden ve vazgeçmeden yaşayabilmeliyiz ki.Şimdide olabilelim.

 

Şimdide olabilmek yaşamak ve hissetmek demek. Şimdide olabilmek ertelemeden ötelemeden var olabilmek demek .Şimdide olabilmek hayatı yaşamak hissetmek ve önemsemek demek.

 

ŞİMDİ kendinize şefkatli olma zamanı. Eninde sonunda değişim gerçekleşecektir. Değişim ve gelişim için şimdide olabilirseniz her şey farklı olacak. ŞİMDİ harekete geçme zamanı! ŞİMDİ sahip olduğunuz tek gerçek zaman! Siz hangi zamandasınız. Döndünüz mü ŞİMDİ’ye ne duruyorsunuz sanalda. Cesaret, korkunun olmaması değil, korkuya rağmen adım atabilmek becerisidir. Cesaret, bize karşı gibi görünen koşullara rağmen güvenle ve güçle risk alabilmek ve yapmak istediğimiz şeyi yapmaktır.Siz cesur musunuz?

…..

Öyleyse şimdiye dönün.

 

Sevimli ve yaşlı kadın; Peri ”  Yaşam bir gündür. Oda bu gündür. Bu gün de mutlu olduğun en güzel gündür. Şimdi  mutlu olduğun en güzel gündür “söylemişti bana.

 

Yaşamak fırsattır, yararlanmayı bil.
Yaşamak güzelliktir, kıymetini bil.
Yaşamak mutluluktur, tatmayı bil.
Yaşamak rüyadır, gerçekleştirmeyi bil.
Yaşamak meydan okunmasıdır sana, karşı çıkmayı bil.
Yaşamak görevdir, tamamlamayı bil.
Yaşamak oyundur, oynamayı bil.
Yaşamak servettir, korumayı bil.
Yaşamak aşktır, sevgidir, keyfini çıkarmayı bil.
Yaşamak bilmecedir, çözmeyi bil.
Yaşamak verilmiş bir sözdür, tutmayı bil.
Yaşamak hüzündür, aşmayı bil.
Yaşamak şarkıdır, söylemeyi bil.
Yaşamak mücadeledir, kabullenmeyi bil.
Yaşamak şanstır, kullanmayı bil.
YAŞAMAK YAŞAMAKTIR, UĞRUNA SAVAŞMAYI BİL

Çünkü yaşamak direnmektir direnmeyi BİL. Diyor üstatlardan biri.

 

Ertelemeden, ötelemeden ve vazgeçmeden  ŞİMDİ’de sağlıklı yaşam diliyorum.

 

Sevgi ile kalınız…

 

Abdullah TOPAL

Uzman Psikolojik Danışman

 

 

10.05.2009

ŞİMDİKİ ÇOCUKLARA KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞINI NASIL KAZANDIRIRIZ?

ŞİMDİKİ ÇOCUKLARA KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞINI NASIL KAZANDIRIRIZ?

ÇOCUKLARIMIZA KİTABI NASIL SEVDİRİR VE İLGİSİNİ ÇEKEBİLİRİZ ?


Çocuklarımızın kitap okumadığı ve her yerde sitem edildiğini görmekteyiz. Veliler okula gider öğretmene şikâyet eder, öğretmen veliye şikâyet eder.’Çocuğum kitap okumuyor’ ya da ‘çocuğunuz kitap okumuyor.’Karşılıklı önerilerde ve yapılan uygulamalardan bahse edilir. Ama hiçbir zaman hatayı ne öğretmen nede ebeveynler kendinde bulmak istemezler. Yeter ki çocuğumuz okusun bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduklarını sık sık belirtirler. Her zaman her türlü kitabı almaya da hazır olurlar. Sıkça da bu vb sorunlarla karşılaşırız.

Çocuklara kitabı anlatmak, onları kitaplarla tanıştırmak, kitabın eğlenceli olduğunu gösterebilmek ve doğru kitapları seçmelerini sağlayabilecek eğitimi vermek için neler yapılacağını öğrenmeye çalışıyorlar. Bilgisayar, televizyon,VCD, DVD playstation hatta cep telefonu dünyasına sıkışmış çocukları oradan çıkarıp kitapların kendi hayal güçlerini güçlendirmeyi,kendi dünyalarını keşfedebilmeyi .kendi duygu ve düşüncelerini özgürce ifade edebilmeyi ,kitapların büyülü ve engin sularına atmak çok da kolay değil. Bunu sağlamak için birçok şeyi bilmek ve uygulamak gerekmektedir.


EBEVEYNLERİN KİTAP OKUMA VE ÇOCUKLARINA SEVDİRME KONUSUNDA DİKKAT ETMELERİ GEREKEN HUSUSLAR

Ebeveynler çocukları doğmadan önce cinsiyeti belli olur olmaz bebeğin hazırlıklarına başlarlar. Yatacağı yeri, kıyafetleri, mobilyası vb hazırlıkları yapılır ve tamamlanır. Ancak çok istisnai ailelerde doğmadan önce bebek ve bebekle ilgili kitaplar alınıp okunur. Halbu ki biliyoruz ki hamilelikte yapılan yürüyüş,konuşma,yoga dinlenen terapi müziklerin anne karnın daki bebeğin daha sağlıklı olmasını sağlamaktadır. olumlu etkileri olduğuna göre öncellikle ebeveynler kendilerini bilinçli olarak yetiştirmek için neden kendileri ve bebekleri için kitap okumazlar? Anne karnında annenin bebeğe okuyacakları kitaplarında etkili olacağı kanısındayım. Genelde anneler severken bebeklerini ilerliye yönelik hedeflerinden söz ederler. Oğlum ya da kızım büyüyünce doktor, öğretmen veya asker olacak gibi olumlu telkinler verir. Severken veya uyuturken çok güzel ninniler söylerler. Belki çoğumuzun hala unutamadığı, anneanne ya da annemizin bize söylediği ninniler hala kulağımızda çınlar gibi. Ve çocuklarımıza söyleyebilmekteyiz. Bilinçaltına yerleşir durumda. Öyleyse ilk öğrenme ninni ve masalla başlanmaktadır.

ÇOCUĞUNUZUN YAŞINA UYGUN KİTAP SEÇERKEN GÖZÖNÜNDE BULUNDURACAKLARINIZ

Çocuğa kitap alırken yaşı kadar algılama düzeyi de göz önünde bulundurulmalı, gelişim dönemine uygun dil ve içeriği olmalıdır. Ayrıca onu korkutan, yönlendiren, sindiren, bir düşünceyi benimsetmeye çalışan içeriği olmayan kitaplar seçmemeye de dikkat etmek gerekir. Kitap çocuğun kendini geliştirmesine katkıda bulunmalı, kendisiyle birlikte, yaşadığı toplumun değer yargılarını, özelliklerini öğrenmesine olanak sağlamalıdır. Kitap çocuklara öğüt verme kaygısı taşıyarak, her cümlede ya da sonuçta öğüt verici, çocuğu sınırlayıcı olmamalıdır. Ve son olarak gerçeklere dayanan, bilimsel amaçlardan sapmayan, aynı zamanda çocuğun ilgisini çekecek şekilde kurgulanmış olmalıdır. Çok iyi bildiğimiz bazı kitaplar, masallar çocuklara olumsuz mesajlar vermekte, onların kişiliklerini etkileyebilmektedir Örneğin "Kırmızı Şapkalı Kız" masalını bilmeyeniniz var mı? Belki de bilmenin ötesinde çocuklarına anlatmayan var mı, demek gerekir. Oysa bir yandan çocukları en çok korkutan masalların başında gelirken, diğer yandan da ne olursa olsun anne sözü dinlenmeli, dinlenmediği zaman da başınıza çok kötü şeyler geleceği bilinmeli mesajı vermektedir. Bu ve benzeri mesajlar çocuklara kendi varlıklarını göstermek yerine bağımlı olmayı aşılar. Yine çok tanınmış bir çocuk romanı olan "Polyanna", çocuklar tarafından özdeşim kurulabilecek bir kahraman değildir. Her olumsuzluğun olumlu yanını bulan ve hep başkaları için çırpınan bir çocuk kahraman, çocuklar için pek de olumlu bir mesaj taşımamaktadır. Aşırı acıklı, zavallı, devamlı ezilen ve horlanan çocuk kahramanlı kitaplar olumlu özdeşim modelleri olmadığı gibi, çocuklarda gelişimsel sorunlara yol açabilirler. Çocukları umutsuzluğa, çaresizliğe alıştıran kitaplar zararlı bile olabilir. Yaşına uygun sayfa sayısı çok uzun ve sıkıcı olmamalıdır.

Kişilik gelişimine katkıda bulunacak ve kendisi ile özdeşleştirebilecek içeriklere anne-babalar kadar eğitimcilerinde dikkat etmesi gerekir. Öğretmen her öğrencinin kişilik özelliğini dikkate alarak geliştirmek istediği yönde kitabın kahramanı ile özdeşim kurabilmesini sağlamalıdır. Çünkü hikâyelerin ve bazen kitapların sağaltım özelliğinin de olduğunu bilmeliyiz. Örneğin: Kendine güveni olmayan, hoşgörü sahibi olmayan, sabırlı olmayan, başarı ve motivasyon gb özelliklerden yoksun olan öğrencilere uygun kitaplar uzman veya öğretmenleri tarafından önerildiğinde ve okutulduğunda müthiş değişimler çocuklarda görülmektedir. Bunun için önerilen kitapların öncellikle öğretmenler tarafından da değerlendirilmesi gerekir.

BEBEKLİK DÖNEMİ (0-3 yaş )

*Çocuğun ilk dönemlerinde çocuğu kucağınıza alarak kitaba dokunmasını sağlayabilirsiniz.. Basit ve açık bir şekilde resimleri kendisine göstermek ve konuşarak kelime dağarcığını zenginleştirebilirsiniz. Dil gelişimi açısından olumlu katkı sağlayacaktır.
* Kitabın kaliteli olmasına dikkat etmek gerekir. Ağzına alır, yere çarpar veya atabilir. Bu nedenle kitabın sayfaları hemen dağılmayacak ve kimyevi madde içermeyecek şekilde olmalıdır.
· Bu yaşlarda kitap, çocuk için bir oyuncaktan farksız. Yani bakarak ve dokunarak eğlendiği, için dış dünyayı tanıdığı bir nesne olarak görür. Bu nedenle resimler yakın çevresinden bildik nesneleri kapsayacak şekilde olmalıdır.
· Bol resimli-az yazılı ilk dönem kitaplarını soru-cevaplarla okumak gerekir. Zira bunlar öykü kitabından çok, keşif kitabı niteliğindedir. Resimlerden yola çıkılarak bir hikaye kısa ve öz anlatılarak ona bağlı olarak ses tonu ve bedeninizi kullanmanız iyi olur. Fakat soru-cevap seanslarını zekâ testine dönüştürmek gibi bir yanlışa düşmemenizi tavsiye ederiz.
· . Ara sıra çocuğunuzun oyuncaklarını da bu dramatizasyona ekleyin.


OKUL ÖNCESİ DÖNEM (4–6 yaş)

*Büyük puntulo bol resimli ve boyanacak kısımları olan kitaplar daha çok ilgilerini çeker.
· 'Daha küçük, anlamaz' gibi bir yanılgıya düşmeyin. Çocuklar kaliteli kitaptan anlar! Çocuğunuzu, kendisini 'çocuk kitabı' olarak tanımlayan her kitapla muhatap etmeyin. Ona sadece edebi ve estetik değeri olan kitaplar okuyun. Bozuk metinler, düşük kurgular, kötü resimlerle dolu kitaplar sıkıcı olur!
· Resim-metin bütünselliği olan kitapları seçin. Bu yaş kitaplarında resmin metin için önemli bir tamamlayıcı olduğunu ve bu ayrılmaz ikilinin oluşturduğu gücü göz ardı etmeyin.
· Seçim yaparken kriterleriniz 'eğlendirmek' ve 'deney imlemek' olsun... Yanılıp, seçim kriterinizi 'öğretmek' sanmayın!

ÇOCUĞUNUZUN OKUL DÖNEMİ VE OKUMA DÖNEMİ (7–10 yaş)

*duygularını ve düşüncelerini açıkça ifade edebilir.
· Kaliteli kitap sunmanın önemi, çocuk kendisi okumaya başlayınca daha da artar. Çünkü artık o bir fatihtir ve fethettiği diyarlar eğlenceli ve heyecan dolu olmalıdır ki yeni fetihlere karşı açlığı devam etsin.
*Daha çok La Fonten’in gb hayvanlarla ilgili masallar hoşlarına gider.
· Çocuğunuz "Sıkıcı," diyorsa ona inanın ve asla o kitabı okuması için ısrar etmeyin.
· Çocuğunuza kitap okumaya devam edin. Okumayı öğrenmesi, sizinle yaşadığı keyifli kitap okuma seanslarından yoksun kalmasına sebep olan bir düşmana dönüşmesin.
· Ceza olarak okuma vermeyin. "Çabuk odana git ve kitabını bitirene kadar oradan çıkma!" gibi cümleler evinizden uzak olsun.


ÇOCUĞUNUZ ARTIK KENDİSİ HANGİ KİTABI OKUYACAĞINA KARAR VEREBİLİYOR. (11–14 yaş)

*Türk ve dünya klasiklerini okuyabilir.
· Ebeveynlerden farklı düşünmeye başlar. Sizin tercih ettiğiniz kitapları okumak bile istemeyecektir. Sizinle aynı kitapları beğenmesini beklemeyin. Daha çok macera, serüven dolu kitapları okur. Dünyayı kasıp kavuran Harry Poker kitap dizisi gibi.
· listenizi okumasını beklemeyin. Sizin ısrarla okumasını istediğiniz bir kitabı belki o hiçbir gün okumayacak ya da sizin okumasını istemediğiniz bir kitabı üç kez okuyacaktır. Çocuğunuza hangi kitabın, hangi pencereyi açacağını bilemezsiniz. Onun içgüdülerine güvenin.
*Daha çok ön ergenliğe bağlı olarak komik, esprili, cinsel içerikli kitaplar ilgilerini çeker.
da model olması gerekir. iyi

ANNE-BABA VE EĞİTİMCİLERİN DİKKAT ETMELERİ GEREKEN NOKTALAR

Çocuğun kitap okumaya özendirmek ve zevkli hale getirmek için öncellikle anne babanın çok iyi model olması gerekir.

Ailede okunan kitap her birey tarafından diğer fertlerle paylaşılmalıdır. Çocuk dinlemeyi ve kendini ifade etmeyi öğrenir.
Evde tv, internetten uzak sessiz bir ortamda hep birlikte karar alınan saatte kitap okumak. Bu zamanı alışkanlık haline dönüştürmek gerekir.
Çocukları kitapçılara ve kitap fuarlarına götürüp, gezdirmek. Tercih hakkını ona tanımak.
Okullarda kitaplıklar oluşturmak. Kitaplar öğrencilerin görebileceği yerde olmalıdır. Kilitli dolaplarda saklanmamalıdır.
Okunan kitaplar sınıfta öğrencilere anlattırılmalıdır.
Okuduğu kitaptaki kahramanların özellikleri belirterek, öğrencinin daha çok hangisine kendini yakın bulduğunu belirtmesini sağlamak. Yeni müfredat programında benzer durumları görmek sevindirici bunları ebeveynler evde kontrol edebilir.
Evde kitaplar görünmeyecek yerde saklanmamalı, vitrinde aksesuar olarak kalmamalı. Her yerde ve her zaman çocuğumuzla kitap okumalıyız. Kitap okumayı su ve yemek gibi temel bir ihtiyaç haline getirmeliyiz.

Uz.Psik.Dan:Hülya TOPAL

10.05.2009

CİNSEL İLİŞKİDE UYUM VE AHENKLİ OLMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

CİNSEL İLİŞKİDE UYUM VE AHENKLİ OLMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

Sağlıklı bir cinsel ilişki için, öncellikle partnerinizin de bu işe istekli ve aynı heyecanı taşıyarak ve eylemin sonunda zevk almış olma duygusunu yaşamayı isteyerek başlamasını sağlamalısınız.


Cinsel ilişkide sadece kendinizi ya da eşinizi düşünerek hareket ediyorsanız, bu her şekilde eksik bir ilişki yaratacaktır. Cinsel birleşme her iki taraf içinde zevk alınacak, uyum içerisinde ortak duyguların ve sonuçların elde edildiği bir süreç olmalıdır. Aksi takdirde bir tarafa zevk verirken, bir taraf acı çekebilir veya hiçbir şey hissetmeyebilir. Buna bağlı olarak duygu durumunda farklılaşma görünebilir. Mutsuzluk, hayal kırıklığı, öfke, karamsarlık, başka arayışlar vs. duygular cinsel ilişkinize gölge düşürebilir.

Uyum; birlikte daha güçlü olmak ve daha iyi sonuçlar alma çabasıdır. Uyum yaşamanın her aşamasında önemliyken, cinsellikte çarpıcı bir öneme sahiptir.

Cinsel Yaşantımızda Doğru Bir Uyumu Yakalamak İçin Neler Yapabiliriz?

1.Hem Kendinizi hem de eşinizi tanıyın: Öncellikle kendinizin ve eşinizin bedenini tanıyın. Kendinizle barışık olun. Kendini tanımayan ve kendi ile ilgili olumlu ve olumsuz düşüncelerin farkında olmayan biri cinsellikte de rahat olmaz.

2.İletişim: Karşılıklı konuşarak eşlerin cinsellikle ilgili kafalarındaki kaygı, korkular, üzüntülerini, geçmiş sıkıntılarını cinsellikle ilgili beklentilerini hayallerini paylaşarak uygun bir dille iletebilmelidir Verilen mesajların yanlış yorumlanmaması. Mesela ‘’hep kendini düşünürsün, beni hiç düşünmezsin cinsel haz alıp almadığım senin için önemli değil.’’ Demek yerine ‘biliyor musun sevişirken o güzel sesinle kulağıma fısıldadığında daha zevk alıyorum.’’Kendi ve eşinin algı sitemlerini (görsel, iştsel, dokunsal vb) fark edebilmek ona bağlı iletişim kanallarını aralamak.

3.Kendinizi sevin ve Güvenin: Kendinizi sevmezseniz, başkasının da sizi seveceğine inanmanız zorlaşır. Kendinizi güvende his edinki karşıdaki de güvenli olarak sağlıklı ve mutlu bir cinsellik yaşasın.

4.Partnerinize karşı sevgi ve saygı besleyin: Eşlerin birbirlerine karşı saygı ve sevgileri olmadığı takdirde mutsuz sağlıksız bir cinsel hayatları olur. Gün içinde güzel jest ve mimikler kullanmak. Güzel ve anlamlı bir bakış.Bir çiçek vermek.Telefonla hal hatırı güzel aşk sözcükleri ile ifade etmek, ya da sevgiyi belirten mesajları msn sine göndermek, sevgi ve ilgiyi ifade eden yollardan bazılarıdır.

5.Birbirinize zaman ayırın: Bir şeye biçtiğiniz değer ona ayırdığınız zamanla ilintilidir. Yeni tanıştıklarında öncellikli olarak zaman ayrılırken sonraları çocuk, iş, arkadaşlar, günlük sorunlara odaklanarak birlikte daha az vakit geçilmeye başlanır. Eşlerin birbirlerine ayırdıkları zaman ilk günkü gibi olmalıdır.

6.Tartışmaktan çekinmeyin: Çiftler arasındaki farklılıklar kaçınılmazdır. Tartışma ilişkinin doğal parçasıdır. Sağlıklı bir şekilde tartışabilen çiftler, her zaman aynı fikirde olmasalar bile duygularını paylaşabildikleri için aralarındaki bağı güçlendirirler.

7.Sık sık Dokunun: Dokunmak insan doğasında var olan bir duygudur. Birey için bir ihtiyaçtır. Dokunmanın vermiş olduğu rahatlıkla karşıdakine güven, destek, koruma, şefkat ve tabii ki heyecan verir.

8.Esnek ve değişime açık olun: İnsanlar değişebilir. Fizyolojik ve psikolojik değişimlere bağlı olarak sancılı veya sancısız değişim ve gelişim olabilir. Ancak partnerinin geçirdiği değişime uyum sağlayan ya da birlikte değişebilen çiftler, başarılı bir ilişki sürdürebilirler.

9.Spor ve İyi beslenin: Alkol ve kafein tarzı içeceklerden sakınmak gerekir. Cinsel hayatı olumsuz etkiler. Düzgün ve esnek bir vücuda sahip olmak için spor yapmak. Örneğin Eşinizle birlikte yaptığınız sabah yürüyüşleri genel anlamda sağlığınız ve cinsel yaşamınız için son derece önemlidir. Çünkü sinir sistemimiz, salgı bezlerimiz ve iç organlarımız arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Cinsel ilişkinizde bu küçük ayrıntılara dikkat ettiğinizde aranızdaki uyumun arttığını fark edeceksiniz.

SAĞLIKLI CİNSEL İLİŞKİNİN PÜF NOKTALARI

Sağlıklı bir cinsel yaşantıya sahip olabilmek ve cinsel ilişkimizi daha sağlıklı ve mutlu hale getirebilmek için dikkat etmemiz gereken birtakım can alıcı noktalar vardır. Belki zaman zaman bilmeden ya da bilerek ihmal ettiğimiz bu durumları tekrar gözden geçirerek her bir madde ile ilgili sıkıntılarımızın olup olmadığını değerlendirmek ve gerek görülürse cesaretli bir şekilde bir cinsel terapistten yardım almak.

1.Konuşma: Cinsel yaşam için en iyi ilaç iyi bir iletişimdir. Hoşa giden sözler, tatlı seslenişler.

2.Uygun Mekân: Çiftlerin rahat edebileceği bir ortam. Dinlendirici bir müzik, loş ışıklar, güzel kokular, mumlar, odanın renk seçimi lila, pembe vb. zevke göre seçilir.

Mutluluğunuzu hatırlatan resimler. Odanızı fazla kafanızı karıştıracak veya dikkatinizi dağıtacak eşyalardan arındırın. Sade ve sık sık havalandırabileceğiniz bir ortam. Yemekten hemen sonra sevişmeyin. Şişkinlik yapan veya partnerinizi rahatsız edecek ağız kokusu yaratacak yiyeceklerden sakınmak. Yorgun, aç ve kızgınken de cinsel, ilişkiden kaçının. Bireyin cinsel enerjisinde dengesizlik yaratabilir. Sevişmeden önce tuvalet ihtiyacınızı giderin.Çünkü basınç yapar.Buda sizi rahatsız eder.. Nefesinizi birlikte his edebilecek şekilde kontrol edin. Sevişmeden hemen sonra kasların gevşemesi ile birlikte bir rehavet oluştuğundan dinlenmek gerekir. Tekrar enerjinizi toparlayabilmenizi sağlar.

3.Ön sevişme: Ön sevişmeyi daha uzun ve haz alacak şekilde uzatmak. Kadının vajenedeki ıslaklığı erkeğin boşalmayı denetim altına alarak kadınlarda daha kolay orgazm olmasını sağlar.

4.Dokunma ve Okşama: Eşler öncellikle sevgi ve şefkat dolu dokunuşlarla birbirini çok iyi tanımaları gerekir. Eşler birbirlerinin vücutlarını iyi tanımak için saçına başına göz kapaklarına, dudaklarına, yüz, göğüs bölgesi, eller, kalça, bacaklardan ayak parmaklarına kadar cinsel haz alarak ve cinsel haz vererek sevgi ile dokunmak gerekir.

5.Rahatlık ve gevşeme: Sevişmeden önce ılık bir duş alınması. Cinselliğin tadını çıkarmak için olumsuz düşüncelerden zihni arındırmak gerekir. Öfkeli ve kızgın durumda iken duygu durumun mutlaka değiştirmek ve sakinleşmek gerekir.

6.Utanç duygusundan Kurtulma: Utanç duygusundan kurtulmak için cinsel öykü yazma tekniği, ayıp sözler ve eylemler tekniği kullanılabilinir. Yazamıyorsanız resim çizebilirsiniz.

7.Eşine karşı Sevgi ve saygılı olmak: Eşine sevgisini belirtmek için gün içinde küçük sürprizler yapmak. Fiziksel temasta bulunmak gerekir. Masaj yapmak. Seksle sevgiyi iç içe geçirebilmek.

8.Aşk Oyunları :Cinsel fanteziler eşi ile birlikte oluşturmak,erotik mesajlar,erotik giysiler,duyuları harekete geçirmek,küçük hediyeler,erotik masaj yapmak,farklı mekanlarda sevişmek,farklı rollere bürünmek,beklenmeyeni yapmak gibi.Aşk oyunları sevişirken eğlenmenizi sağlar.Cinsel hayatınızı monotonluktan kurtarır.

9.Cinselliğe iyi konsantre olma: Cinsel ilişki, esnasında kafanız açık olan ocağa, komşuya gidecek sese, açık kalan camı düşünür ve tam olarak yaptığınız işe kendinizi vermediğiniz de haz almadığınız gibi karşıdakine de veremeziniz. Boşalma gerçekleşmez. Boşalmanın önce zihinde gerçekleşmesi gerekir.

10.Güven: Karşılıklı sağlıklı cinsel yaşamın sürekliliği için güven mutlaka gerekir.
Sağlıklı mutlu ve renkli bir cinsel hayatınız olması dileği ile hoşça kalın.

Uz.Psik. Dan.
Hülya TOPAL

10.05.2009

VAJİNUSMUSLU KADINI ANLAYABİLMEK



VAJİNUSMUSLU KADINI ANLAYABİLMEK


Vajinusmus; kadının eşi ile cinsel ilişkide bulunmak istediği anda bilinçdışı olarak vajen (PC) kaslarının kendi kendine kasılmasıyla oluşan kitlenmeyle penisin vajeneye girişinin engellenmesidir. Buna bağlı olarak vücudun belli bölgelerinde ağrıların oluşumudur. Cinsel ilişkiye girmeden veya girme anında İstem dışı vajen kaslarında oluşan kasılma ve kapanmaya bağlı olarak meydana gelen ağrı,acı,sızı ve uyuşmaya vajinusmus denir. Kasılmaları kadının bacaklarında, kasıklarında, karnında ve hemen hemen tüm kaslarında hissedilecek kadar acı ve ağrıların oluşmasına neden olmaktadır. Ağrı ve kasılmaların getirdiği ağır yükler kadının kocasını itmesine, kendini geriye atmasına, bacaklarını kapatmasına veya rahat olması gereken pozisyondan farklı bir duruma girmesine neden olmaktadır. Arkasından ağlama krizleri kendini suçlamak, değersizlik duyguları, başarmamak korkusu, her defasında gireceği ilişkiden kaçma ve kaçınma ile kendini gösterir.Vajunusmuslu kadın ve eşi kendi kendilerine bu durum için bir çok anlamlar yükleyerek sebep aramaya çalıştıklarını görülür.

Kendileri için birçok nedenleri olabilmekle birlikte ilk başta bunu kabul edilir olarak görmek istemezler. Her gün bunu yapabileceği inanıcı ile birlikte her seferinde başarısızlık özellikle kadını derinden etkilemektedir. Bununla birlikte hele birde erkek olan eşin, kadını anlamaması ile kadının motivasyonunu daha çok düşürmektedir. Yaptığımız sayısızca vajinusmuslu kadınların çalışmalarında bilinçaltı nedenler her kadında farklılık göstermektedir. Tek başına kadınların bu sorunları ile merkezimize uğrayarak bunun üstesinden gelme başarısını gösterenler azımsanmayacak kadar çok. Ayrıca güçlenen kadın her anlamda hayatında bu ve daha önceki nedensiz olarak kendisinin bile fark edemediği korku ve kaygıları ilede başa çıkmaktadır. Buda kadının kendine olan güveni ile yaşamın diğer alanlarında da gelişmeleri görmesi ile kendini daha mutlu hissetmektedir. Her başarısı onu daha mutlu ederken ve hayatına tatlı heyecan katarak başarının şaşkınlığını yaşar.

Vajinusmuslu kadın sağlıklı olması gereken rahat ve zevkli bir cinsel ilişkiyi hiç yaşamayacağını zanneder. Bu nedenle olumsuz düşüncelerine bağlı olarak birçok olumsuz duygularında beraberinde getirmektedir. Karamsar, başaramamak, kendine güvenmemek, birçok yapması gereken işlerin arkasında bu durumuna sığınarak yaşamdan zevk alma isteğinin olmayışı. Korku, kaygı, panik atak, öfke, eşe karşı bazen ters anlamalar, kızgınlık, yorgunluk ve öğrenilmiş çaresizlik

Her cinsel deneyimindeki başarısızlık kendisini ve eşini hayal kırıklığına uğramasına neden olduğundan birbirlerini üzmemek adına cinsel yaşantılarını çeşitli bahanelerle ertelemekte veya vazgeçirmektedirler. Kaçma ve kaçınma davranışlarını göstererek cinsel yaşantılarını erteleyebilmektedirler.

Çoğunlukla ailelerine söylememe sıkıntısını çekebilmektedirler. Bu sıkıntı özellikle toplumsal baskı ve ailelerin çocuk sahibi olmaları istemeleri üzerine daha fazla kendilerinde hissetmelerine neden olmaktadır. Kadın vajinusmuslu ve çalışıyorsa iş hayatındaki performansını sebep olaraktan göstermektedir. Dikkat dağınıklığı işine yoğunlaşamadığından yakınabilmektir.

Kendini değersiz görebilmektedirler. Bu nedenle çarpık düşüncelerle kendilerini negatif yönde enerjilerini kullanırlar.’Herkesin yapabildiğini ben neden yapamıyorum. Benden sonra evlendiği halde çocukları oldu. Benden daha küçükleri yapabilirken ben neden yapamıyorum. Arkadaşlarım, ailem bende bir vajinusmuslu olduğumu bilirlerse inanmazlar, Ailem çok üzülür. Eşim ya beni terk edip giderse. Eşim her ne kadar beni seviyorsa ya bir gün bu durumdan sıkılırsa... v.b’Ayrıca vajinusmusun yüksek eğitimli, eğitimsiz, illeri yaş, uzun veya kısa flört, daha önceki sevdiği kişi ile hiçbir ilgisi yok. Yaptığımız vajinusmuslu çalışmalarımızda Mersin de eğitim düzeyi yüksek olanlar ilk sırayı alırken diğer illerde bunu takip etmektedir. Evhanımı,doktor,avukat,öğretmen,hemşire......her meslek grubunda psikolojik bir sorun olarak vajinusmuslan karşılaşmaktayız.

Kadının yetişme tarzına bağlı olarak bilinçaltındaki korkuları bilişsel, davranışsal, varoluşsal özelliğine göre ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle vajinusmuslu kadın tek bir kategoride değerlendirmek doğru değildir. Çözüm çalışmasında her kadına özel bireysel terapi gerekmektedir.

Vajinusmusun nedenleri farklı şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Kadının küçük yaştan itibaren bilinçaltındaki olumsuz cinsellikle ilgili düşünceler. Bedenini korumak amacı ile verilen yanlış mesajlar. Mitler, tabular, çarpık düşünceler veya buna bağlı olarak küçük yaşta zihninde cinsellikle ilgili anlamlandıramadığı bilişsel şemalar. Cinsel taciz, dini öğretiler, baba otoritesi, ailede cinsel bakışın aşağılayıcı pis olarak öğretilmesi. Cinsel eğitimini yanlış ve kulaktan dolma bilgilerle alınması. Ayıptır diyerekten kendi kendine anlamlandırmak ve sormamak. Vajinusmuslu kadınların evlilik öncesi yetersiz cinsel bilgiye sahip olmaları. Toplumumuzda giderek ortadan kalkan sağdıçlık kurumunun olmaması. Sayısızca nedenler farkında olarak ya da olmayarak kadının rahat ve huzurlu cinselliğini yaşamasına engel olmaktadır.

Vajinusmuslu kadınlar öncellikle bildikleri, duydukları tüm yöntemleri yanlış ya da doğru denemek için uğraşırlar. Alkol, uyku hapı, anastezi v.b.Doktora çoğunlukla gitmekten ve kendilerini muayene ettirmekten korkarlar. Ya da öncellikle bildikleri ve duydukları yöntemleri denedikten sonra bilimsel anlamda vajinusmus tedavisine başlamak isterler
Vajinusmuslu kadınlarla yaptığımız çalışmalarda vajinusmus nedeni her kadında farklı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle çalışmalar her kadında farklılık göstermektedir.
Vajinusmuslu kadına öncellikle bu sorun çözdüğünde neler hissedeceği? sorulduğunda Vajinusmuslu kadın kendini daha mutlu,sağlıklı düşünmek,özgür, kendine güvenen, işine daha konsatre olabileceğini belirtmektedir. Ayrıca şimdiye kadar ertelediği kariyer, iş imkanını değerlendirme, düzenli bir cinsel yaşantıya sahip olacağını söyler. Özellikle uzun yıllar bu sıkıntıyı çekenler hemen çocuk sahibi olmak istediklerini belirtirler. Her şeyden önemlisi yuvasını kurtaracağını söyler. Toplum içinde evli olup çocukları olanlara gıpta ile bakmayacağım.”Herkes bunu yaparken bende yapabiliyorum artık.”Başarmanın gururunu yaşayacağını söyler.”Yapmam gereken işleri ertelemeyecek daha mutlu bir şekilde yapacağını” söyler.”En önemlisi anne olacağım.””Eşimi mutlu edeceğim, artık üzülmeyeceğim.”Başkaları bana ilk gecen nasıl geçti sorusuna rahat anlatabilecek yaşantımın olacağını bileceğim. Kendimle gurur duyacağım.Artık bu sırrı saklama gereği duymayacağım.Eşimle olan ilişkim daha çok güçlenecek.Her ne kadar anlayışlı olsa bile ben bunu başarmak istiyorum.

Vajinusmuslu kadın öncellikle bilmesi gereken bu çektiği sıkıntının çözümü vardır. Cinsel yaşamını sağlıklı bir şekilde partneri ile sürdürebileceğini bilmelidir.Tıbbi anlamda öncellikle bir jineloga muayene olması gerekir. İnanarak ve güvenerek alanında uzman cinsel terapistlerden bilimsel tedavi ile yardım alarak üstesinden gelebileceğini bilmelidir.Vajinusmuslu eşler, uzmana giderken dikkat etmeleri geren önemli bir konu;cinsel terapistin alanında bilgi birikimi olmasına, sayısızca çalışma tecrübesi olan uzmana başvurmaları yararlı olacaktır.Her zaman için kendileri ile iletişim kurabilecekleri,güvenecekleri bir cinsel terapist olmalıdır.Özellikle vajinusmuslu kadının uzmanına güvenerek rahat ve çekinmeden her türlü sorusunu sorabilecek biri olmalıdır.
Vajinusmus durumu ne kadar inatçı ise bir o kadar da vajinusmus kadını da çalışmalarını ERTELEMEDEN-ÜŞENMEDEN-VAZGEÇMEDEN ödev ve sorumluluklarını sabırla yerine getirerek başarılı olacaktır. Her bir küçük başarıyı mutlulukla karşılayarak üstüne gitmek başarıyı arttıracaktır.

Bilişsel-davranışsal-var oluşsal-geştalt-bilinçaltı teknikleri (HİPNOZ, EFT, EMDR vb) eklektik psikoterapi ile vajinusmus çözülmektedir. Seanslar kadının mevcut olan vajinusmus altındaki nedenlere bağlı olarak değişmektedir. Seanslar 1-3 veya 12 seans arasında değişebilmektedir. Çoğunlukla 3 ile 4 seans arasında eşlerin birlikte gösterdikleri güven, inanç ve ödev çalışmaları ile başarıya ulaşılmaktadır. Herkese sağlıklı, mutlu ve keyifli yaşam dilerim.

Hülya TOPAL
Uz.Psik.Dan.

30.04.2009

Korkularımız bilinçaltı programızda saklıdır.





MERSİN TERAPİ MERKEZİ

Korkularımız bilinçaltı programızda saklıdır

İnsanlar, içgüdüsel olarak yaşamaya şartlanmışlardır aslında. Aynen hayvanlar gibi. Buna karşın, yaşama küsmek, karamsarlık, yaşamdan kopmak vb. durumlar biz insanoğlunun büyük ölçüde kendi yarattığımız ve zihnimize ( isteğimiz dışında) yüklenen hatalı düşünce kalıplarının sonucudur.

Bu düşünce kalıplarının en başında ise endişe, korku gelmektedir. Kısaca yaşama bakışımızı, sosyal olaylara tepkimizi veya tepkisizliğimizi, hatta ciddi kararlarımızı bile endişe ve korkularımız belirlemektedir.



Bununla ilgili küçük bir örnek vermek isterim.

Uzmanlar; ve bir kaç da aile fertleri arasında şöyle bir deney yapmışlar. Yere, 40- 50 cm. ara ile paralel, uzun iki çizgi çizdim . Ve herkese bu iki cizginin dışına basmadan, arasında yürümeleri söyledim. Her yaş gurubundaki kişiler bu aşamayı kolayca yaptılar. Daha sonra aynı genişlikte ve uzunlukta bir tahtayı, bu sefer yerden 10 cm. yukarı kaldırdım ve gene bunun üzerinde yürümeleri istedim.
Bu aşamada bazı kişiler yürümekte, dengelerini bulmakta zorlandılar. Üçüncü aşamada ise tahtayı yerden 1 metre yükseltilince hiç kimse yürüyemedi.

Şimdi düşünelim, yüzey, aynı. genişlik aynı. Peki o zaman neden aynı genişlik yerden yükselince yürümek giderek zorlaşıyor.
Evet, düşme korkusu.

Bu edinilmiş korkumuzdur.

Hiç şüphe yok ki, insanoğlunun kendini doğal olarak savunma mekanizması sayesinde, bizim için zararlı olacak durumlardan kaçınmak gibi bir özelliğimiz vardır. Örneğin bu denemeyi iki dağ arasında yapmak bizim bu savunma içgüdümüzü harekete geçirir. Ama sadece yerden bir metre yükseklik bu mekanizmanın harekete geçmesi için oldukça düşüktür.

Çocukluğumuzda hepimiz " koşma, düşersin" sözünü kaç kez duyduk acaba?
İnsan zihni en sadık hizmetkardır, ama ...me, ....ma, gibi ekleri anlamaz. Yani,bak/ma dendiğinde, zihnimiz bunu "bak" olarak algılar ve gereğini yapar.
Yukarıda söz ettiğim "koşma, düşersin" uyarısını da zihnimiz iki şekilde algılar. Birincisi "düşersin" sözcüğü ile "düşmek" fiilini anlar ( ve ne yazık ki gereğini yapar) ikinci olarak da "koşulunca düşülür" gibi bir önerme olarak kaydeder.
Her ikisi de, ömrümüzün sonuna kadar "koşmak"ile ilgili her karşılaştığımız durumda ( bilinç düzeyinde olmasa bile) bu iki kayıt sürekli tazelenir. Böylece bir korku zihnimizdeki ( ne yazık ki) yerini almış olur.
Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün.

30.04.2009

AFF EDEBİLMEK EN BÜYÜK ERDEMDİR

AFF EDEBİLMEK EN BÜYÜK ERDEMDİR

 

Aff etmek ve farklı bakış açısı edinebilmek her türlü sorunun çözümüdür aslında. Bizler hayatımız boyunca o kadar çok geçmişe takılırız ki zamanımızı sadece boşa harcamak ile kalmaz aynı zamanda canımızı tekrar tekrar acıtabiliyoruz. Bundan kurtulabilmenin yolu aff edebilmek ve bakış açımızı değiştirebilmekten geçiyor.

Aslında as olan gerçek zamandır. O da şimdiki içinde olduğumuz andır.Ne geçmiş nede gelecek zaman sanaldan öte değildir.Bu yüzden sadece ve bugünü yaşamalı yaşatmalı ve fark etmeliyiz. Geri sanal zamanların üzerinde hiçbir etkimiz olmayabiliyor.

Aff etmek üzerine size bir öykü aktarmak istiyorum.

 

 

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:

"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"



Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin." Öğrenciler bunu da yaparlar. "Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" Öğrenciler , bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:



"Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun. " Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.

Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:



"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde, hep yanınızda olacaklar."



Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:



"Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor." "Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık." "Hem sıkıldık, hem yorulduk?"



Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: "Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz.

Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir

Kendinizi aff edebilmeniz dileğiyle…

 

Sevgi ile kalınız…

 

Abdullah TOPAL

30.04.2009

BAŞARININ SIRRI İÇİMİZDE GİZLİ

       BAŞARININ SIRRI İÇİMİZDE GİZLİ

       

 

        Günümüzde ekonomik krizin dibe vurma noktasına geldiği ve çok sayıda insanımızın canın yakmaya başladığı bir zaman diliminden geçiyoruz. Bu krizden bir çıkış olabilmesi umuduyla sizlere içimizdeki gerçek gücü çıkarabilmek ve direncinizi artırarabilecek bir katkı sağlaması amacıyla  destek olmasını dilediğim yazıyı paylaşmak istedim. Başarının sırı içimizde gizli. Bunu anlar ve içimizdeki güçlü cevheri çıkarabilirseniz her türlü sıkıntınında üstesinden gelebilirsiniz. Bu cevher öylesine bir güç ki onu ancak ortaya çıkaranlar anlayabiliyor.  Bu aslında kendimize olan inancımız ve güvenimizdir. Onu her daim canlı diri tutabilirsek her türlü çözümü de bulabiliyoruz. Bu konuda size bir bir başarı öyküsü aktarmak istiyorum.

*      

 

İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Tıpkı şimdiki gibi.
Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı.Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti.


Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.
Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu.”Çok üzgün görünüyorsun.”
Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam.
İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim'dedi. Çek defterini çıkardı.
İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı.
Çeki ona verirken de şöyle dedi:
”Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al” dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.
İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500.000 dolar yazıyordu
ve imza ise John Rockefeller'e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına.
'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü.
John Rockefeller'e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti.
Bu değerli çeki kasasına koydu.


Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı.
Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı.
Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu.
Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.


Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı.
Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti.
Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü.
Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı.
Hemşire “Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir”dedi.
'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor.
Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi
.
Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.
İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı.
Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
Birden, hayatının akışını değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.

Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.
Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır.
Başka yerde aramaya gerek yok. Peki siz nerede arıyordunuz,arıyorsunuz?

Lütfen sizde içinizde ki cevheri çıkarın ve sırra ulaşın.

İçinizdeki gerçek güvenin ve inancın ortaya çıkabilmesi dileklerimle…

Sevgi ile  kalınız…

Abdullah TOPAL

 

 

30.04.2009

Bütün bakmak görmek ve algılamak için bakış acımızı değiştirmeliyiz.

 

 

Bütün bakmak  görmek ve algılamak için  bakış acımızı değiştirmeliyiz.

Bir zamanlar dört oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş. Böylece her birini uzak bir yerde duran Ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş. Ne gördüklerini not almalarını istemiş.Zamanı gelince soracağını da eklemiş.
İlk oğlan Kışın gitmiş, İkincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın ve sonuncusu sonbaharda.Herkes nasıl gördüğünü yazmış. Geri döndüklerinde, aradan uygun zaman geçince de   hepsini bir araya çağırmış ve ne gördüklerini sormuş.
İlk Oğlan Ağacın çok çirkin,  yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi.
İkinci oğlan Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı dedi.
Üçüncü oğlan başka fikirdeydi .Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.
Sonuncu Oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtti.

Yaşlı Adam Oğullarına hepsinin haklı olduğunu söyledi. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti. Onlara bir Ağacı veya  bir İnsanı kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra  yargılayamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Ya da neye sahip olup olmadıklarını ..... 

Gerçekleri ancak sonunda 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz  .

Eğer kışın vazgeçersen,  İlkbaharın nimetinden olursun, Yazın Güzelliğinden ve Sonbaharın bütünlüğünden de... 

Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.

Hayatınızı bir mevsim (bir dönem) yüzünden yargılamayın....

Abdullah TOPAL

PSİKOTERAPİST

 

 

30.04.2009

BAKIŞ AÇIMIZI BİRAZ DEĞİŞTİREBİLSEK YAŞAM ÇOK DAHA KOLAYLAŞACAKTIR

BAKIŞ AÇIMIZI BİRAZ DEĞİŞTİREBİLSEK YAŞAM ÇOK DAHA KOLAYLAŞACAKTIR

 

İnsanlar medenileştikçe (!) " kendine yardım" ile ilgili yayınlarda da ciddi bir artış oldu. Görsel, yazılı medyanın yanısıra konu ile ilgili bir çok da kitap da çıktı. Çıkmaya da devam ediyor.


Bunun bir nedeni olmalı.

Medenileştikçe doğamızdan uzaklaşmamız, bunun en büyük nedenlerinden biri diye düşünüyorum.

İnsanlar, içgüdüsel olarak yaşamaya şartlanmışlardır aslında. Aynen hayvanlar gibi. Buna karşın, yaşama küsmek, karamsarlık, yaşamdan kopmak vb. durumlar biz insanoğlunun büyük ölçüde kendi yarattığımız ve zihnimize ( isteğimiz dışında) yüklenen hatalı düşünce kalıplarının sonucudur.

Bu düşünce kalıplarının en başında ise endişe, korku gelmektedir. Kısaca yaşama bakışımızı, sosyal olaylara tepkimizi veya tepkisizliğimizi, hatta ciddi kararlarımızı bile endişe ve korkularımız belirlemektedir.

İsterseniz şöyle sakin bir zamanınızda, verdiğiniz herhangi bir kararınızı gözden geçirin.

Bununla ilgili küçük bir örnek vermek isterim.

Arkadaşlarım ve bir kaç da aile fertleri arasında şöyle bir deney yapmıştım. Yere, 40- 50 cm. ara ile paralel, uzun iki çizgi çizdim . Ve herkese bu iki cizginin dışına basmadan, arasında yürümeleri söyledim. Her yaş gurubundaki kişiler bu aşamayı kolayca yaptılar. Daha sonra aynı genişlikte ve uzunlukta bir tahtayı, bu sefer yerden 10 cm. yukarı kaldırdım ve gene bunun üzerinde yürümeleri istedim.
Bu aşamada bazı kişiler yürümekte, dengelerini bulmakta zorlandılar. Üçüncü aşamada ise tahtayı yerden 1 metre yükseltilince hiç kimse yürüyemedi.

Şimdi düşünelim, yüzey, aynı. genişlik aynı. Peki o zaman neden aynı genişlik yerden yükselince yürümek giderek zorlaşıyor.
Evet, düşme korkusu.

Bu edinilmiş korkumuzdur.
Hiç şüphe yok ki, insanoğlunun kendini doğal olarak savunma mekanizması sayesinde, bizim için zararlı olacak durumlardan kaçınmak gibi bir özelliğimiz vardır. Örneğin bu denemeyi iki dağ arasında yapmak bizim bu savunma içgüdümüzü harekete geçirir. Ama sadece yerden bir metre yükseklik bu mekanizmanın harekete geçmesi için oldukça düşüktür.

Çocukluğumuzda hepimiz " koşma, düşersin" sözünü kaç kez duyduk acaba?
İnsan zihni en sadık hizmetkardır, ama ...me, ....ma, gibi ekleri anlamaz. Yani,bak/ma dendiğinde, zihnimiz bunu "bak" olarak algılar ve gereğini yapar.
Yukarıda söz ettiğim "koşma, düşersin" uyarısını da zihnimiz iki şekilde algılar. Birincisi "düşersin" sözcüğü ile "düşmek" fiilini anlar ( ve ne yazık ki gereğini yapar) ikinci olarak da "koşulunca düşülür" gibi bir önerme olarak kaydeder.
Her ikisi de, ömrümüzün sonuna kadar "koşmak"ile ilgili her karşılaştığımız durumda ( bilinç düzeyinde olmasa bile) bu iki kayıt sürekli tazelenir. Böylece bir korku zihnimizdeki ( ne yazık ki) yerini almış olur.
Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün.

Eğer arzu ederseniz benzer durumları örnekleyelim ve bunları devre dışı bırakmak için kendi fikirlerimi de daha sonra paylaşayım sizlerle.

30.04.2009

ZOR İNSANLARLA BAŞ ETEMNİN ÜÇ YOLU

ZOR İNSANLARLA BAŞ ETEMNİN ÜÇ YOLU

 

Davranışın Ardındaki Olumlu Niyeti Bulun,


Eğer kaba, negatif, görgüsüz biriyle konuşuyorsanız, rahatsız, sinirli ve agresif olmanız çok kolay. Ancak bu, durumu daha da zorlaştıracaktır. Onun yerine başka bir yol deneyin.
Konuştuğunuz kişinin olumlu niyetini bulmaya çalışın. Yani kendinize şunu sorun: “Bu davranışın ardındaki ne gibi bir olumlu neden olabilir?”
Konuştuğunuz kişi sinirliyse, acısını ve sinirini ifade ettiğini düşünebilirsiniz. Doğru cevabı
Bulamayabilirsiniz ama önemli olan olumlu bir yön bulmaktır.

Karşınızdaki kişinin negatif davranışının altında aslında pozitif bir mesaj olduğunu varsayarak, ona daha sabırlı yaklaşabilir, hatta sempati duyabilirsiniz. Böylece daha az stresli
Bir iletişim kurmuş olursunuz.

Kendi Duygusal Yerinizi Seçin,
Duygusal yerinizi seçmek yani olaylar karşısında nasıl davranacağınıza karar vermek bir yetenektir. Stresli bir durumun içindeyseniz ve etrafınızdaki herkes gerginse onlara katılmanız
Gerekmiyor. Sakin ve objektif olursanız daha fazla şey başarabilirsiniz. Sakin olup çözüm aramak yapacağınız bir seçimdir. Maalesef sürüde bir koyun olup kalabalığı takip etmek
Tabii ki daha kolay. Ama bunun yerine kendinizi ortaya koyun ve çözüm bulmada ne kadar becerikli olduğunuzu gösterin.

Konudan Uzaklaşın,
Kendinizi yüksek tansiyonlu bir tartışmanın içinde bulduğunuzda, kendinizi konudan biraz Uzaklaştırın, dışarıdan bakmaya çalışın.

Şöyle düşünün: Odanın başka bir köşesindesiniz, tarafsız bir gözlemci olarak uzaktan kendinizi başkalarıyla iletişim kurarken izliyorsunuz.

Bunu yaptığınız zaman durumu idare etmek için daha iyi çözümler bulacak, kendinizi daha az rahatsız hissedeceksiniz. Ayrıca bu yaklaşım, başkalarının özellikle zor insanların yol açtığı  stresten daha az etkilenmenizi sağlayacak.

Bu 3 ipucu günlük konuşmalarınızda kullanabileceğiniz birkaç örnek. Bir kere alıştığınızda ,İnsanlarla konuşurken olaylara dışarıdan bakmak daha da kolaylaşacak.

Stres mi rahat bir yaşam mı? Hangisini tercih ediyorsunuz?

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

MUTLU OLABİLMEK BİZİM SEÇİMİZDİR

MUTLU OLABİLMEK BİZİM SEÇİMİZDİR

 

92 yaşında, ufak tefek kendinden emin ve gururlu , her sabah sekizde giyinip kuşanan ve her ne kadar kör bile olsa saçlarını kıvırıp makyajını mükemmelce yapan yaşlı hanım bugün bir huzur evine taşındı. 70 yaşındaki kocası ise geçenlerde gereken hamleyi yapıp Allah'ın rahmetine kavuşmuştu. Huzur evinin kapısında sabırla beklenen bir kaç saatin ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümsedi.

Yürütecini asansöre yönlendirdiği sırada, kendisine odasını anlatmaya başladım, penceresinde asılı perdelerden de söz ettim. Ben anlatırken, az önce kendisine köpek yavrusu verilmiş sekiz yaş Mutlulkındaki küçük bir kızın heyecanıyla " o perdeleri pek severim " dedi


"Mrs. Jones henüz odayı görmediniz, biraz bekleyin demiştim ki "

Bunun onunla bir ilgisi yok" dedi.

"Mutluluk zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir. Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam, mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir. Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten, benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır"

Bir seçme hakkım var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hala çalışan vücut parçalarım için şükrederim. Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir. “

” Yeni güne ve hayatımın sadece bu döneminde, biriktirdiğim mutlu anılara konsantre olacağım. Yaşlılık banka hesabı gibidir. Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından..”

Bu nedenle benim tavsiyem, hatıraların banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır. Anı bankamı doldurmaktaki katkın için sana teşekkür ederim. Hala oradan mutluluk çekiyorum. !

Mutlu olmak için su beş basit kuralı hatırla:

1. Kalbini nefretten arındır

2. Zihnini endişelerden arındır

3. Basit yasa

4. Çok ver

5. Daha az bekle

Aile, bilmem farkında mısın, eğer yarın ölecek olsak çalıştığımız şirket daha bir kaç gün bile olmadan yerimizi dolduruverir. Oysaki ardımızda bıraktığımız ailemiz bizim kaybımızı ömürlerinin sonuna kadar hissedecektir. Gelgelelim ki, ailemizden daha çok işimize veririz kendimizi, pek de akıllıca bir yatırım değil, ne dersiniz?

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

Hepimiz Birer Değeriz, İnsan Olduğumuz İçin

       Hepimiz Birer Değeriz, İnsan Olduğumuz İçin

İyi bilinen bir konuşmacı, seminerine 20 dolarlık bir banknotu göstererek başladı. 200 kişinin bulunduğu odaya, bu parayı kim ister diye sordu ve eller kalkmaya başladı ve konuşmacı bu parayı sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım dedi.

Parayı önce buruşturdu, ve dinleyicilere hala bu parayı isteyen var mı diye sordu, eller yine havadaydı. Bu sefer, konuşmacı peki bunu yaparsam dedi ve 20 doları yere attı onun üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu.

Ve konuşmacı şöyle dedi arkadaşlarım burada çok önemli bir şey öğrendiniz, burada paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yinede istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 20 dolar.

Bugün yaşanan bir anımı paylaşarak önce gülümsetmek istiyorum hepinizi:)) benim büromda tüm çalışanlarla birlikte şans oyunu oynadık:)) insanız yaşamımızı devamlı kılmak için para da önemli hepimiz biliyoruz...süper loto devretmiş 12.hafta ve hasılat otuz bin gibi olunca rağbet çok fazla, umut, şans diyerek bende dahil olmak üzere milyonlarca insan kim bilir kaç kupon oynamıştır, buruşuk da olsa, piste olsa,temizde olsa elbetteki hepimizin ihtiyacı var..en azından hepimiz ne için çalıştığımızı biliyoruz..

Ben yine duygusal , başka yakaşımla bir iki cümle yazmak isterim müsadenizle...
Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötü hissederiz, fakat ne olduğu yada ne olacağı önemli değil, hiçbir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz yada pis, hırpalanmış yada kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir.

Beni sevenler benim değerli olduğumu her zaman bileceklerdir, hayatım ve kendim çok değerliyim ama değerim ne yaptığım değil kim olduğumla alakalıdır. Ben sizlerden biriyim, yazan, duygularını ifade etmeye çalışan, insanları çok seven, her şeye değer veren, sevince, neşeye, gülümsemeye, göz yaşıma, sevgime, aileme, arkadaşlarıma..yani bana ait olanlara değer veririm ve çok önemlidir.

Hiç bir zaman ödün vermedim bunca yaşantımda. Hayat mücadelesini verirken yaptığım hiç bir şey benim kişiliğimden veya bana verilen değerden bir şeyler alır götürür mü diye düşünmemi gerektirmedi. Yoksa onca hırpalanış yada karşıma çıkan engeller karşısında kendimde bulduğum güç, verilen emek , bazen gözyaşı , bazen kızgın sinirli dışa vurum , kimi zaman adil olmayan haksız tavırlara kafa tutuşum ve her şeyden önemlisi de yılmadan bir şeylerin savaşını veriş irade ve sabrını nasıl bulabilirdim eğer kendimi değerli hissetmeseydim yada benim olan her bir şeyin değerini anlamasaydım..

Her zaman elimde olanları düşünüp kaybetmeme mücadelesini verişim bir değerdir verilen önce kendimce, sonra dışarıdan gelen iyi tepkiler bana verilen değer göstergesi olarak kabul edilebilir. Yanlışlarımla, hatalarımla kendimi seviyorum ve çok değer veriyorum.. Mükemmel değilim, kimsede olamaz zaten. Kusurlarımız ve yanlışlarımızla bence hepimiz birer değeriz...önce insan olduğumuz için... Ve şu birkaç aydır yaşanan üzüntülü anlar, sevdiğim değer verdiğim birkaç insanın yaşam mücadelesine bir de iş yerinde saygı duyduğum kayıpları yaşamak , insanlara çevreme bakışı açımı değişikliğe uğrattı...benim için değerli olan her bir insana ve her bir şeye yaklaşımlarım, tavrım ve davranışlarım çok daha yumuşadı, daha bir esnekleşti..biraz sükunet ve sessizlikle beraber çok daha anlayış kattı. Benim, bana ait olanlara daha bir değer vererek yaşamaya başladım.

 MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

DEĞERLERİMİZ VE EĞİTİMİMİZ

DEĞERLERİMİZ  VE EĞİTİMİMİZ

 

On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi. Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı.Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi.

Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı. Baba oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı. Önce balığa, sonra oğluna baktı.
'Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum,' dedi.
'Baba!' diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.
'Başka balıklar da var,' dedi babası.
'Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!' dedi çocuk.
Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı.
Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi..

Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City' nin ünlü mimarlarındandır. Babasının küçük evi hâlâ o adadadır. Oğlunu ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.

Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat değerler konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi değerler doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir.
Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz? Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.
Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız. Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.

ÇOCUĞUNU ÖYLE KARŞILA Kİ;
eve geldiği zaman, en güzel yere geldiğini hissetsin....
EŞİNİ ÖYLE KARŞILA Kİ;
yanına geldiği zaman, en doğru insana kavuştuğunu hissetsin....
ANNENİ ÖYLE KARŞILA Kİ;
doğumundaki ağrıları lezzetle takas etsin...
BABANI ÖYLE KARŞILA Kİ;
ömür boyu bir başka evlada imrenmesin...
FAKİRİ ÖYLE KARŞILA Kİ;
ona serdiğinden büyük, bir dua sofrası sersin....
ZENGİNİ ÖYLE KARŞILA Kİ;
Senin gönlünü gördüğünde, kendi gönlünün fakirliğinden kahretsin.....

sevgiyle kalın....

mersin terapi merkezi

30.04.2009

Öğrenme Hakkında Öğrendiklerim!

Öğrenme Hakkında Öğrendiklerim!

Ben eğitime inanmıyorum. Paylaşıma inanıyorum. Eğer karşıma biri bana bir şey öğretmeye kalkarsa kalkanlarım kalkıyor ve öğrenmek istemediğimi fark ediyorum. Öğrenme birinin birine ders verdiği bir durum olmaktan ziyade bir alışveriş olduğuna inanıyorum. Yıllık bütçemin önemli bir kısmını ayırarak öğrendiğim bilgileri sizinle paylaşmak isterim. En azından şimdi bir kısmı.

- En önemli iki engelinizi var; biri mevcut tekniklerinizdeki yetersizlik. İkincisi yetersizliklerinize olan inancımız ve bağlılığınız.

- Bir şeyi biliyor olmanız o şeyi uygulayamıyorsanız sizi mutlu etmez. Bildiklerinizi uygulayabildiğiniz kadar öğrenmişsiniz demektir.

- Öğrendiğiniz bir şey hakkında birşey yapmadıkça ve onu yapana kadar, bir şey ööğrenmiş sayılmazsınız.

- Okumayan bir insanın okuyamayana insandan hiç bir farkı yoktur.

- İye başlamadan önce tüm ışıkların yeşili göstermesini bekleyenler, asla evden dışarı çıkamazlar. Bunlar kararsız ve erteleyenlerdir ve hiç bir şey yapamazlar.

- Eğitime bağlı iyi performans gelişimi kısıtlar.

- Geleceği bugünden okuyun.

- Şu anda istediğiniz ve ilerde olmasını beklediğiniz her şeye sahip olmadığınızdan eminim. Öteyandan tüm bunlar ulaşılabilir yerlerdedir ve onlara hiçbir zaman hayal etmediğiniz kadar çabuk erişebilirsiniz. Ağırlık çalışan bir insanın kaslarını geliştirmesi gerektiği gibi, siz de yaşamın sunduğu şeylere ulaşmak ve istediğiniz şeyleri elde etmek, bunu hak etmek uğruna bazı niteliklerinizi geliştirmeli, yeni nitelikler edinmelisiniz.

- Başarının bedeli başarısızlığın bedelinden çok daha düşüktür.

- Kötü beslenmekten dolayı gıdasız kalmış bir kişi ne kadar dengeli olursa olsun, tek öğünlük mükemmel bir yemek yiyerek fiziksel sağlığına tam anlamıyla ulaşamaz.

- Kazanmak onun için gerekli çabayı harcadığınız zaman olağan bir sonuç olur.

- Eğer elinizdekileri kullanırsanız, size daha çok şey verilir. Yaşam, bunları kullanmadığınız zaman yitreceğinizi de bilmelisiniz.

- Sahip olduklarınız istemek zorunda olmadığınızda istediklerinizi elde edebilirsiniz.

- Çabalar ve kaybederseniz. Kaybetmekten bir şeyler öğrenebilirsiniz ve kbu kaybınızı büyük ölçüde aza indirir. Hiçbirşey yapmadığınızda öğrenecek çok az şeyiniz olur.

- Her tür psikoterapinin temel amacı hastanın kişisel imajını değiştirmeye yöneliktir (Maxwell Maltz)

- Hem başarının hem de mutluluğun başlangıç noktası sağlıklı bir kişisel imajdan geçer.

- Motivasyon, amaç belirleme ve olumlu düşünme gibi unsurlar, kendinizi kabul etmedikçe işe yaramazlar. Başarıyı ve mutluluğu hak ettiğinize inanmalısınız ki bazı şeylere sahip olabilesiniz.

- Benliği ile ilgili sorunu olan insanlar aslında zayıf bir kişisel imaja sahiptirler.

- Kötü veya iyi bellek yoktur. Bellek ya eğitilmiştir ya da eğitilmemiştir.

- Çoğu insanın yeni şeyler denememesinin nedeni başarısızlıktan korkmalarıdır.

- Dünyada en yoksul insan gülümsemesi olmayan insandır.

- Çevredeki insanların düşünme biçimleri tutumları ve davranışları bir ölçüde size de geçer.

 MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

Başarılar Ya Kıskanılır Yada Modellenir

Başarılar Ya Kıskanılır Yada Modellenir

Hepimiz kısa bir süre başarılı olan insanlar hakkında bir iki satır okumuşuzdur. Altın madalya kazanırlar; servet sahibi olurlar ya da bir filmle yıldızlaşıp sonra da ortadan kaybolurlar. Bir de Marilyn Monroe ve Howard Hughes gibiler vardır; yaşamları pahasına sıradışı bir başarı kazanırlar. Bu örnekler bana ilham vermiyor!

Benim odaklandığım ve büyülendiğim insanlar, yaşamın pek çok alanında başarılı olup bu başarıyı ömür boyu tekrarlayabilenlerdir.  Bana ilham verenler bu insanlardır! Onları inceledim ve aşağıdaki özelliklerin hepsinde ortak olduğunu gördüm:

1. Çok çalışırlar!

Evet, aynı zamanda büyük oynarlar! Erken kalkarlar; nadiren şikayet ederler; başkalarının performans göstermesini isterler; ama kendilerinden sıradışı performans beklerler. Sürekli ve üst düzeyde başarının ilk adımı, çok çalışmanın işe yaradığını bilmektir.

2. İnanılmaz derecede meraklı ve öğrenmeye heveslidirler

Çalışırlar; soru sorarlar ve okurlar; hem de hiç durmadan! İlginç bir nokta daha var. Çoğu, okulda başarı göstermişse de farkları, öğrendiklerini uygulamaları ya da bunlardan yararlanmalarıdır. Sürekli başarı, verileni ezberlemek değil, bilgiyi alıp yeni ve önemli biçimlerde yaratmak, yapılandırmak ya da uygulamaktır. Başarılı insanlar, her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenmek isterler!

3. Çevre edinirler

Pek çok insan tanırlar ve çok farklı kişiliklere sahip insanlarla tanışırlar. Arkadaşlara, komşulara, iş arkadaşlarına ve barmenlere kulak verirler. "Partinin en neşeli insanı" olmak zorunda değildirler. Aksine, çoğu sessizdir; hatta utangaçtır; ama insanlara ve ilişkilere değer verirler. Başarılı insanlar, ilişkilerine değer veren ve tekrar aramayı unutmayan insanların isimlerinin bulunduğu bir kartvizitliğe sahiptirler.

4. Kendilerini geliştirirler ve asla vazgeçmezler!

"Bir gecede üne kavuşanlar"ın kibirli olmalarına ve hızla silinmelerine rağmen, gerçekten başarılı insanlar, kişilikleri, liderlik ve yönetim becerilerinin yanı sıra yaşamın her tür detayı ile ince ince uğraşırlar. Bir ilişki ya da iş anlaşması bozulduğunda, bundan ders alabileceklerini düşünür; bir dahaki sefere daha iyisini yapacaklarını umarlar. Başarılı insanlar, hatalara müsamaha göstermezler; onları düzeltirler!

5. Sıradışı bir yaratıcılığa sahiptirler

"Neden olmasın?" diye ortalıkta dolanırlar. Başkalarının sorun ya da kısıtlama gördükleri noktalarda yeni bileşimler, olasılıklar, fırsatlar ve mücadeleler keşfederler. Gecenin bir yarısında, "Buldum!" diye bağırarak uyanırlar. Tavsiye isterler; denerler; uzmanlara ve amatörlere danışırlar; her zaman daha iyi, hızlı ve ucuz bir çözüm ararlar. Başarılı insanlar, bir şeyler yaratırlar!

6. Kendilerine güvenirler ve sorumluluk alırlar

İnanılmız derecede başarılı insanlar, suçlanma endişesi taşımazlar ve şikayet ederek zaman kaybetmezler. Kararlarını verip yollarına devam ederler. Bazen bunu uç noktalara taşıdıkları için eleştirilirler. Jimmy Carter kendi çantasını taşırdı; oysa bir başkanın bunu "yapmaması" gerekirdi! Son derece başarılı insanlar inisiyatif alırlar ve başarının sorumluluklarını kabullenirler.

7. Genellikle rahattırlar ve bakış açılarını korurlar

Çok başarılı insanlar, stres ya da karmaşa zamanlarında bile soğukkanlılıklarını korurlar; zamanlamanın, mizahın ve sabrın değerini bilirler. Nadiren telaşa kapılırlar ya da fevri karar verirler. Alışılmamış derecede başarılı insanlar, bir kriz anında dahi rahat nefes alırlar; doğru sorular sorarlar ve sağlam kararlar verirler.

8. Son derece başarılı insanlar, şimdiki zamanda yaşarlar

"Şu an"ın kontrol edebilecekleri tek zaman olduğunu bilirler. İnsanların gözlerinin içine bakma; söyleneni dinleme; yemekten, güzel bir şaraptan, müzikten ya da bir çocukla oynamaktan zevk alma konusunda "Tanrı vergisi" bir yeteneğe sahiptirler. Hiç koşturuyor gibi görünmezler ve çok iş hallederler! Her günü sonuna kadar kullanırlar. Başarılı insanlar, zamanı boşa harcamaz; kullanırlar!

9. "Ufka bakıp" geleceği görürler

Trendleri gözlemler; değişikliklere dikkat eder; kaymaları görür ve başkalarının gözünden kaçan nüansları duyarlar. Nike giyen bir basketbol oyuncusu önemsizdir; bunları giyen komşu çocuğu ilginçtir; bunlardan isteyen kendi genç çocuğunuz bir yatırım fırsatıdır! Son derece başarılı insanlar, şimdiki zamanda yaşarlar ve bir gözleri daima geleceğe bakar!

10. Her zaman başarılı olan insanlar hemen yanıt verirler!

Bir yatırım getiri sağlamıyorsa, satarlar. Bir fırsat gördüklerinde, telefona sarılırlar. Bir ilişki soğumak üzereyse, onu canlandırmak için kendilerine zaman tanırlar. Teknoloji, yeni bir rakip ya da ekonomik durumdaki bir değişiklik, ayarlama yapılmasını gerektiriyorsa, ilk ve en hızlı tepkiyi veren onlardır.

Bu özellikler bir arada olduklarında işe yarar ve başarılı insanlara ciddi avantaj kazandırır. Öğrenmeye doymayan insanlar olduklarından, değişime akıllıca tepki verebilirler. Kişisel ilişkileri güçlü olduğundan, işler kötü gittiğinde başvurabilecekleri iyi danışmanları ve "iyimser düşünce stokları" vardır.

Son olarak, bu özelliklerin hiçbiri genetik değildir! Öğrenilebilir! Ücretsizdir ve kullanabileceğiniz becerilerdir. Hemen başlayın!

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

 

30.04.2009

Açılan Zor Kapıların Arkasında Yakalanan Yaşam

       Açılan Zor Kapıların Arkasında Yakalanan Yaşam

Bir tanıdığını hastanede ziyarete giden adam , yanlış koğuşa girmiş , fakat orada yaşlı ve yalnız bir hasta görünce bırakıp gidememişti. Yaşlı hastayla ilgilenip biraz muhabbet eden adam, yüzü kırışmış, ellerinin derisi çalışmaktan aşınmış hastanın , en fazla duruşundaki sakinlik, vakar ve olgunluğu hayretle karşılamıştı.

Adam, kendisiyle bir saat muhabbet ettikten sonra vedalaşmaya hazırlanırken yaşlı hastanın söylediği bir sözü , büyük filozofların söylediği sözler kadar önemli gördüğü için , o günden sonra herkese tekrarlayıp duracaktı.

Şöyle demişti yaşlı adam ve yalnız hasta:

’kötü günleri , diğerlerinden daha zor açılan kapılara benzetirim. Fakat en zor açılan kapılar bazen en güzel yerlere çıkarlar. Kapıyı açıp içeri girmeden fikir yürütmek doğru olmaz.’




Kötü günler, yaşanan çirkinlikler, hayal kırıklıkları, başarısızlıklar, mutsuzluklar da yaşamımızın birer parçasıdır. Bazen kötü başlangıçlar güzel şeylerin devamı şekline dönüşebilir. Yanlış yapılan bir hareketin ardından doğruları görmekte mümkündür. Zorluklar olacaktır elbette hayatımızda ama güçlükle, fedakarlıklar yapılarak elde edilen şeyler bizim için o kadar anlamlıdır ki kaybetmeme savaşını yaşarız çoğu zaman.

Yılgınlığa yer yok bu yaşamda ….zor mu açılıyor kapı, açılmıyor mu? Çilingiri biziz, uğraşmalıyız, açabilmek için anahtarlarımız, sevgi, yaşama bağlılık, direnmek, kazanmak… kaybedeceğiz de kimi zaman, ama yeniden bir daha denemeliyiz…yok ki başka alternatifimiz…Beni hiçbir şey hayatımdan bezdiremez… çünkü zorluklarım ve baş edemediğim her olay bana daha da sıkı sarılmam için bir empozedir yaşam adına…daha iyisine, gerekirse daha zor koşullara…biliyorum ki zor elde edilen şeyleri kaybetmeme mücadelesi daha da kuvvet veriyor bize, direnç katıyor gücümüze.

Hayatımızın kapıları çok yeter ki zorluklar bizi yıldırmasın…. Deneme gücü olsun yüreğimizde ve beynimizde. Hepimize uygun açılacak bir kapı bulunur elbette. Yaşama doğarken bir kazanç ile başlarız, anne ve babamızın sevgisi ile üreyen ve dünyaya gelen, birer sabiyizdir hepimiz..... acılardan uzak, zorlukları bilmeyen, yani hiç bir şeyden habersiz büyümeye başlarız.. ta ki kendi ayaklarımız üzerinde durup, kendi kararlarımızı almaya başlayana kadar.

Çoğumuz aile sevgisi ve terbiyesi, desteği, manevi gücü ile, yani çocukluğumuzu yaşayıp, gençliğe adım atana kadar onların kanatlarının sıcaklığı ile yaşarız da, hep de böyle sürüp gidecek kolaylıkta sanırız yaşamı.Oysa neler bekler bizi, nasıl zorlu kapılardan geçip, neler yaşayacağımızın düşünü bile barındıramayız yüreklerde ve aklımızda...

Herkes şanslı değildir, bazı yoksunluklara yada eksikliklerimize kader de diyebiliriz.Maddi manevi gücü sağlayacak bir ailesi olmadan, değerleri verebilecek bir ortamdan yoksun pek çok insan vardır aramızda. Ama dediğim gibi belirli bir çağa gelene kadar yaşanan tüm terslik ve zorluklar pek anlam taşımaz, çünkü derler ya ' gençlik vardır serde' çok doğru.

Ancak bir şeyler isteme arzusu içimizde yerleşince başlar o zaman zorlu bir sınav hayat yolunda. İçimizde var ise direnme gücü, hayat ile savaşım duygusu, elde etmek istediğimiz olgular için zorlu kapıları aralama ve açma yolunda işte o zaman başlar mücadele..Kimi zaman kilitsiz kapılar çarpar elimize, yüzümüze, gönlümüze kapatılır....

Eğer yaşamayı seven bir fert isek, zorluklar, güçlükler, hatta kayıplar bile tutunmak için hayata birer kamçı olmalıdır. Öyle yılmak, pes etmek ne getirir bize umutsuzluk, keder...ardından kim bilir ne karamsar duygular... itemem ben hayatı ...seviyorum çünkü.Yüreğinde sevgi olan; yaşama ve insanlara karşı , hele de istediklerini elde etme duygusu taşıyan herkes mücadele edecek, yok başka çaresi hayatı devam ettirebilmek için.

Evet kaybettiğim sevdiğim insanlar oldu, sevgilerinden yoksun kaldım..Baba sevgisi tatmadım ama annemi canımı verecek kadar çok sevmeyi öğrendim, tabi ki ailemin diğer fertlerini de. Yoksun kalındı, zorluk çekildi, ayrı kalındı…ne vardı elde olan şey biliyor musunuz sevgi ve yaşam.Mücadeleyi, zorluklara göğüs germeyi, elde etmek için bir şeyleri annemin çocukları için verdiği yaşam mücadelesini örnek aldım, her zaman.

Şimdi mi! Kırk küsurluk bir yaşam.. yolun yarısı çoktan tamamlanmış…Tam tamına yirmi dokuz yıllık bir çalışma hayatı ve hayat mücadelesi, neler yaşanmadı ki… hiçte kolay değildi bu günlere gelmek…. on yedi yıllık güzel ve paylaşımları hoş olan mutlu bir evlilik….ailemden ayrı kalmak….yaşama ortak edilen arkadaşlıkların ihaneti.. kayıplar…yitirmeler.. Hayat zaten zorlu bir sınav ise önümüze açmak üzere sunulan kapıların açma kilidi ve şeklide bizim seçeneğimiz. Ben yaşamayı ve zorlukların beni yıldırmamasını seçtim. Eğer böyle olmasaydı şu anda ben bu satırları sizlere yazamazdım, böyle bir şansı kendim yarattım.

Arkadaşlar ben bunları parmaklarıma engel olamadan, klavyemin tuşlarını sanki onca yaşanmışlığımın uzun, ama çok uzun metrajlı bir film olduğunu hatırlayarak, ama kısa bir çekim gibi hızla akıp giden yaşamın gerçek bir hikayesi, benden alıntıdır.

Hayat sizlere daima kolaylıklar getirsin, zorluklara dayanma gücü versin, kayıplarınız zamanlı olsun ki fazla acı vermesin… kaybedilenlere değil de kazanacaklarımıza doğru ilerleyelim….

Zor kapılardan hepimiz geçiyoruz, açılamayanların arkasında gözyaşlarımı akıttığım çok olmuştur, utanmadan, insancılca kimi zaman acizlik, kimi zaman hırstan…rahatlattı.. duygularımı yumuşattı… aklı selim düşünme derler ya kararlı olmaya itti. Zorluklar karşısında yılmamaktır beni yaşatan, daha çok hayata asılmama sebep olan.
Kendi aklımca alınan kararlar doğrultusunda bir yol çizmişim o nedenle iş ve özel hayatımda saysam üç beş yardım isteğidir beni sevenlerden..iyi ki sevgimi vermişim kendimi sevdirmişim.

Bu çıkarsız, insanca duyguların bana geriye dönüşünün olabileceğini hiç hesaba katmamıştım …yoksa kim benim için kendini riske atardı…Yardım aldım işim konusunda…bana kapıyı kapatmaya çalışanların suratına ben kapattım kapıları…onun için ayaktayım ve hala çalışma hayatım devam ediyor... tabiki teşekkürü ve minnet duygusunu unutmayarak ....

Bazen pas anahtar gerekli bizler için… nerde nasıl ne zaman ne yaşayacağımızı bilme gibi bir kehanetimiz yok.. kimin ne zaman nerde zor anlarda yardım ve destek vereceği de belli değildir…onun için her zaman sevgiyle yapılan yatırımlar, her şeyden daha fazla faiz getirir insana … çaresiz kalındığında hani derler ya ‘’ Hızır gibi yetiştin’’olmalı insanlık klasörümüzde.. olmalı ki dosyaları karıştırırken işte bu diyebilmeliyiz... zor anın kolayca atlatabileceği takviye desteğiyle…

Özelimde ise hayat arkadaşımla verdiğimiz’ karar verdik,dönüşü yok, ölene kadar’ sözüne sadık kalarak, her yerde her zaman her türlü zorluğa karşı diyerek ....bir yaşam mücadelesidir devam ediyor… her şeye rağmen yaşamak çok güzel .... açılan zor kapıların ardından göz yaşı da olsa, bazen kayıplar verilse de... sonunda bizim azim, direnme, çabalama, bir kez, on kez.... tekrar tekrar... yeniden başlamak... denemeler hayat derslerinde... isteğimize en uygununu bulana kadar…nefes alıp yaşıyor olmak çok güzel...

Çoğu zaman anahtar bizim parmaklarımız ucundadır.. ..tam istenilen olmasa da , uygun bir kapı bulana kadar açıp kapamaya değer.

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

 

30.04.2009

EMOTRANCE - DUYGULARI SERBEST BIRAKMAK TEKNİĞİ


EMOTRANCE - DUYGULARI SERBEST BIRAKMAK TEKNİĞİ


Bu tekniğin temelide duyguları serbest bırakmak üstüne kuruludur.
Enerjinin vücutta düzgün bir şekilde hareket etmesi gerektiği
ilkesinden yola çıkarak, bloke olmuş duyguların serbest kalıp
akmasını sağlar. Bu teknik de çok basit ve bir o kadar etkilidir.

1- Tek başınıza çalışacaksanız, bir kağıda sizi duygusal olarak
rahatsız eden bir ifadeyi yazın. "Sen işe yaramazsın" , "Sen
aptalsın" , "Sen çirkinsin" , "Seni artık sevmeyeceğim" vb... Bu
ifadeyi, "Sen" şahıs zamiri ile yazmaya özen gösterin.


2- Bu ifadeyi gördüğünüzde oluşan duygunun vücudunuzda nerede
olduğuna dikkat edin. Eğer yazdığınız ifade duygusal olarak size bir
şey hissettirmiyorsa, sizi duygusal olarak rahatsız eden bir ifade
bulun.


3- Duyguyu vücudunuzda hissettikten sonra dikkatinizi muhafaza etmek
için ellerinizi bu bölgeye koyabilirsiniz.


4- Ve şöyle sorun: "Bu duygu hareket etmek isteseydi nereye doğru
hareket ederdi?" (Sağa, sola, yukarı, aşağı vb..)


5- Çoğu insan ani bir içgörü ile duygunun nereye hareket etmek
istediğini algılar ve "sağa gitmek istiyor" gibi bildirimlerde
bulunurlar. Eğer böyle bir içgörü alamadıysanız, yazdığınız ifadeye
tekrar bakarak duygunun "en kuvvetli" şekilde vücudunuzda yine
oluşmasını sağlayın ve soruyu tekrar sorun.


6- Nereye hareket etmek istediğini algıladığınız anda duyguyu o yöne
doğru serbest bırakın.


7- Bu uygulama serisine, bütün duygu serbest kalana kadar devam edin.


8- Eğer 2 kişiyseniz, Örnek olarak: Mesela arkadaşınız size "Sen
çirkinsin" ifadesini söylerken sizde içinizde oluşan duyguya dikkat
edip bu seriyi uygularsanız çok daha etkili olacaktır. Böylece
duyguyu oluşturma sürecini arkadaşınız üstlendiği için sizin içinize
dönmeniz daha kolaylaşacaktır.

 

 

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

Vazgeçilmezlere reçetedir

Vazgeçilmezlere reçetedir

 

Bir gün bir doktora, "gerginlik ve tedirginlikten" şikâyetçi olan bir hasta gelmiş Yapması gereken çok işinin bulunduğunu; fakat kendisinin rahatsız, işlerin ise beklemeye tahammülü olmadığını söylemiş.
Doktor;
— Bu işleri başka biri yapamaz mı? Ya da bir başkası size yardımcı olamaz mı? diye sormuş.
Adam;
— Onları yalnız ben yapabilirim; bütün işler bana bakıyor! diye cevap vermiş.
Doktor;
— Sana bir reçete vereceğim Bu reçeteyi aynen tatbik etmen gerekiyor! diyerek, yazıp eline vermiş

Adam reçeteyi eline alıp baktığında, hayretler içinde kalmış Reçetede, "Her gün en az iki saat işi bırakıp yürüyüş yapacaksın ve her haftanın yarım gününü bir mezarlıkta geçireceksin" yazıyormuş.
Hasta adam;
— Yürüyüşü anladık ama; neden mezarlık? diye sormuş Doktor,

— Oraya gidip mezar taşlarına bakmanı istiyorum Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur Sen de onlar gibi ölüp mezarlığa gömülünce, kendinden başkasının yapmasına imkân olmadığını zannettiğin işlerin, başkaları tarafından da yapılmaya devam ettiğini göreceksin, demiş

Evet, bulundukları noktada kendilerini "vazgeçilmez" gören; halbuki orada, problem çözmek yerine problemin bir parçası olduğunun farkına varmayan insanlar için de, doktorun reçetesi geçerli değil mi?

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

DIŞA DÖNÜKLÜK İÇE DÖNÜKLÜK SİZ HANGİ ÖZELİKLERE SAHİPSİNİZ?

DIŞA DÖNÜKLÜK İÇE DÖNÜKLÜK

 

Toplantılarda, arkadaş gruplarında veya herhangi bir organizasyonda birileri hep konuşur fikirlerini hararetle ortaya koyarken birileri hep sessiz kalır, fikirlerini ortaya koymazlar. Acaba bu kişilerin konu hakkında hiçbir fikirleri yok mudur? Toplum içinde konuşmaktan mı çekinirler? Eleştirilmekten mi korkarlar? Aklımıza bir çok ihtimal gelebilir bu insanları kendilerine güvensiz, antisosyal olduklarını bile düşünebiliriz. Tabi ki bu ihtimallerde olasıdır ama ya bu tutum onların kişiliğin bir gereği ise…

Kişilerin içedönükler ve dışa dönükler olarak ayrıldıklarını biliyor musunuz? Dışadönüklük veya içedönüklük'ün birbirlerine göre bir üstünlüğünün olmadığını?  Sadece bu durumun kişiliklerinin bir parçası olduğunu olayları değerlendirme ve tepki verme şekillerinin farklığından kaynaklandığını?

Dışadönükler başka insanlar ile birlikte vakit geçirip enerji kazanabilir ve sonra kendi başlarına yapmaları gereken bir işe odaklanabilirken, içedönüklerde ancak yeterince kendi başlarına kaldıkları zaman enerjilerini toplayabilir ve ortak yürütülmesi gereken projeler içinde başarı sağlayabilirler.

Dışadönükler önce eyleme geçip sonra düşünürken içedönüklerin öncelikle düşünmek için zamana ihtiyaçları vardır. Toplantılara aktif iştirak edememelerinin temel nedeni de budur. Ancak toplantıda gündem belirli ise ve konu dışına çok çıkılmamışsa içedönüklerden çok orijinal fikirler gelebilir. Toplantılar iki oturumda gerçekleştirildiğinde emin olunki ikinci oturumda çok iyi düşünülmüş ve planlanmış bir proje büyük bir ihtimalle bir içedönükten gelecek ve gerçekten buna inanıyorsa fikirlerini ondan beklenilmeyen bir performansla hararetli bir şekilde savunacaktır.

Okullarda bazen çok aktif şekilde derslere katılanlardan sınavlarda daha yüksek not alan içedönüklere sıklıkla rastlamak mümkündür.

Dışadönükte düşünceden önce eylem gelir onlar eylemi gerçekleştirirken düşünürler içedönüklerin ise eylemden önce kendileri ile baş başa kalıp düşünmeleri için zamana ihtiyaçları vardır. Dışadönüklerin yetenekleri çok kolay anlaşılabilirken içedönüklerin yeteneklerini anlamak o kadarda kolay değildir. Onların potansiyellerinin içlerinde gizli olduğunu düşünerek onlara yaklaşmak gerekir.

Bu nedenle çevremizde gördüğünüz içedönükleri ‘antisosyal', ‘kendine güvensiz', ‘hiçbir konuda fikri olmayan boş' şeklinde etiketlemeden önce onların içlerinde gizli cevherleri görmeye onlardan gelebilecek orijinal fikirlerinden yararlanmaya çalışalım.

Belki de bu tür önyargılarımız nedeniyle bir çok içedönüğü kendi kabuklarına çekilmeye ittik. Özellikle eğitimciler ve ailler için bu iki ayrı kişisel özelliğin farkında olmak çok önemli. İçedönük olan çocuğun özgüvenini yitirmesine neden olmamak, yeteneklerini ortaya çıkarmasına ve geliştirmesine olanak sağlamak açısından…

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

Kendinizi "Test" Edin

Kendinizi "Test" Edin

 

Pek çoğumuz, "acaba benim de ruhsal bir sorunum var mı?" diye merak ederiz. İşte sizlere, bu konuda kendinizi sınayabileceğiniz bir "test" hazırladık. İlgileniyorsanız, lütfen bu sorulara cevap verin.

Eğer sorulardan birine cevabınız "evet" ise, "ruhsal bir sorununuz olabilir".
Bu sorulardan ikisine "evet" diyorsanız, bir psikiyatra danışmanızda yarar var.
Ancak üç soruya birden "evet" diyorsanız, sizi ilk fırsatta merkezimize bekliyoruz.

Son zamanlarda hayatla başa çıkmada kendinizi güçsüz, isteksiz ve başarısız buluyor musunuz?
Evet
Her zaman yaptığınız işler size zor geliyor mu?
Evet
Canınızın hiçbir şey istemediği, her zaman zevk aldığınız arkadaş gruplarından bile sıkıldığınız oluyor mu?
Evet
Her zamankinden daha öfkeli ve kırıcı mısınız?
Evet
Geceleri uyumakta zorluk çekiyor musunuz?
Evet
Sabaha karşı içinizde bir sıkıntı ile uyandığınız oluyor mu?
Evet
Sabahları yataktan kalkmak ve yeni bir güne başlamakta zorlanıyor musunuz?
Evet
Bazen içinizin çok sıkıldığı sanki çatlayacak gibi olduğu, nefes almakta zorlandığınız oluyor mu?
Evet
Ölüyorum veya bayılacağım gibi hissettiğiniz zamanlar oluyor mu?
Evet
Deli olacak, aklınızı kaybedecek gibi hissettiğiniz zamanlar oluyor mu?
Evet
Evde yalnız kalmaktan veya sokağa yalnız çıkmaktan korkuyor musunuz?
Evet
Sık sık, çeşitli nedenlerle hastanelerin acil servislerine başvurmak zorunda kalıyor musunuz?
Evet
Sık sık bedensel tetkikler yaptırıyor, sizde ciddi bir hastalığın var olduğunu, ancak bunu doktorların bir türlü teşhis edemediklerini düşünüyor musunuz?
Evet
Uzun yola çıkmaktan, toplu taşıt araçlarına binmekten, özellikle uçağa binmekten korkuyor musunuz?
Evet
Yüksek yerlere çıkmaktan, karanlıktan, asansöre binmekten geniş meydanlarda dolaşmaktan korkuyor musunuz?
Evet
Toplum içinde konuşmaktan çekiniyor musunuz?
Evet
İnsanlarla konuşurken konu bulmakta zorlanıyor musunuz?
Evet
Toplumda sık sık yüzünüz kızarıyor mu?
Evet
Alıngan mısınız, insanların size güldükleri, alay ettiklerini düşündüğünüz oluyor mu?
Evet
Şüpheci misiniz, insanların sizi sevmediği, beğenmediği veya size sürekli kötülük yapmaya çalıştıklarını düşünüyor musunuz?
Evet
Eşinizi veya sevgilinizi, ilişkilerinizi olumsuz etkileyecek kadar çok kıskanıyor musunuz?
Evet
Şiddete başvurduğunuz oluyor mu?
Evet
Çok titiz misiniz, tekrar tekrar temizleme, silme süpürme, tekrar tekrar el yıkama gibi alışkanlıklarınız var mı?
Evet
Kapıyı, pencereyi, elektrik düğmelerini ve gaz musluğunu kapatıp kapatmadığınızı defalarca kontrol ediyor musunuz?
Evet
Bütçenizi zorlayacağını bildiğiniz halde ısrarla alış veriş yapıyor ve sonra pişman oluyor musunuz?
Evet
Kafanıza takılan, saçma olduğunu bildiğiniz halde kafanızdan bir türlü atamadığınız takıntılarınız var mı?
Evet
Son zamanlarda cinsel performansınızda belirgin bir değişiklik yani bir düşüş var mı ve bu durum sizi korkutuyor mu?
Evet
Son zamanlarda dikkatinizi toplayamıyor ve sizin için önemli şeyleri unutabiliyor musunuz?
Evet

 MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

ZAMANINIZI YAVAŞLATIN

ZAMANINIZI YAVAŞLATIN

YAŞAM HIZINIZI DÜŞÜRÜN

HAYATI FARKINDA OLUN

 

Yaşamı öylesine hızlı yaşıyoruz ki sanki zamanı bitirecekmişiz durmadan gaza basıyoruz. Oysa ne kadar hızlı gidersek gidelim yetişmemiz gereken yere zamanında varamıyabiliyoruz. Son zamanlarda bu yarış çidden çok  önemli bir hal aldı.Yaşamı yarışırcasına yaşamak diyorum ben buna.

Oysa yaşam bir sonuç değil süreç olmalı bana göre.

“Neden her şey bu kadar hızlı” diye soruyoruz sık sık. “Neden bir an önce yola çıkmalıyız, yemeğimizi daha hızlı bitirmeli ve daha çabuk gitmeliyiz? Sözümüze çabucak başlamalı, hızlı düşünmeli, düşünmeden, daha duyar duymaz hemen cevap vermeli, daha hızlı gitmeli, daha az beklemeliyiz? Daha hızlı uçmak, daha hızlı okumak, daha az uyumak, daha çabuk unutmak  bize pek çok şey kazandırdı. Ama aynı hızla çok daha fazla şeyi kaybettirdi. “ Hemen uyumalı, ama eskisinden daha erken kalkmalıyız. Trenlerin, otomobillerin, uçakların hızını daha da arttırmalıyız. Gideceğimiz her yere daha hızlı varmalı, vardığımız yerlerde yeni hızlar bulmalı, aramalı, yaratmalıyız. Daha hızlı yemek pişirmeli, daha hızlı yemeli, su ve yiyecek ihtiyacınızı kapsüllerle, tabletlerle ve mümkünse serumlarla damardan karşılayıp zaman kaybetmemeliyiz. Kahvelerimiz kadar otobüs ve trenlerimiz de “express” olmalı.

 

Hızlanan ve değişen sadece biz insanlar ve ürettiklerimiz! Hızımız arttıkça dünya ile paylaştığımız zaman küçülüyor. Yaşamın doğal ve yavaş olan o güzel süreçlerine sırt dönüşler, boş verişler, unutuşlar artıyor. Bu mesafeler arttıkça da yalnızlaşmalar daha bir çoğalıp yoğunlaşıyor. Sonrası mı? Daha çok telaş, hiddet, öfke, içsel çatışma ve daha çok stres. Psikomatik sorunları artmış, depresyonlu, panik bozuklukları pik yapmış, mutsuz, keyifsiz daha çok insan. Daha çok koroner kalp hastası, hipertansiyonlu ve obez! Daha çok antidepresan ve anksiyolitik ilaç kullanımı!...

 

 

Hızımızı hiç olmazsa biraz azaltamaz mıyız? Eğer;     

        Daha yavaş ve daha derin nefes almaya,        

        Yavaşlayıp hayata daha çok dokunmaya,

        O’nu daha çok kavramaya,

        Daha çok onun olmaya ihtiyacımız varsa –hiç olmazsa birazcık- yavaşlamak zorundayız.

 

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

Ben doğuştan şanslıyım ya siz

Ben doğuştan şanslıyım ya siz

Neden bazı insanlara talih hep güler de bazılarının yanına bile yaklaşmaz?

Neden bazı insanlar her yaptıklarında muhteşem sonuçlar alırlarda bazıları ne yapsalar işe yaramaz?

Neden bazı insanlar hep mutludurlar ve ne yapsalar mutlu olurlarda bazıları da  hep mutsuz?

Neden bazı insanlar çok başarılarda bazıları da ne yapsalar başarısız olurlar?

Bu ve bunun gibi yüzlerce soruyu sizlerde sorabilirisiniz değil mi?

Yaptığı araştırmalar sonunda bu sorunun yanıtını bulduğunu iddia eden, Hertfordshire Üniversitesi Psikoloji profesörlerinden Richard Wiseman, ortaya çıkardıklarını "Luck Factor - Şans Faktörü" adlı bir kitapta yayımlamış.

Aşağıda, bu kitabın ve profesörün yaptığı araştırmaların bir özetini bulacaksınız.

 

“Bundan on sene önce şansı araştırmak üzere yola çıktım. Bu araştırmadan maksadım, neden bazı insanların hep doğru zamanlarda doğru yerde olduklarını bulmanın yanında, neden bazılarının da başına devamlı kötü şeyler geldiğini ortaya çıkarmaktı.

İngiltere’de yayımlanan gazetelere ilan verip kendilerinin hep şanslı veya şanssız olduklarına inanan insanların benimle irtibata geçmelerini istedim. Yüzlerce kadın ve erkek müracaat etti. Seneler boyunca, bu gönüllülerle mülakatlar yaptım; hayatlarını yakından takip ettim ve onların üzerinde bazı deneyler gerçekleştirdim. İlk ortaya çıkan netice, bu insanların, şanslarının veya şanssızlıklarının sebeplerini bilmemekle beraber, davranış ve düşünce tarzlarının, hayatlarındaki iyi veya kötü talihe yol açtıklarıydı.

Şanslılar hep fırsatları yakalarken, şansı olmayanlar bu fırsatları kaçırırlar. Bunun sebebinin insanların fırsatları görebilme kabiliyetlerindeki farklılıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için de basit bir deney yaptım. Şanslı ve şanssız insanlara bir gazete verdim ve gazetede kaç adet resim olduğunu bulmalarını istedim. Gazetenin sayfalarından birine de ‘Bunu gördüğünüzü, deneyi yapan insana söyleyin ve 250 Sterlin kazanın’ diye bir ilan koydum. Bu, yarım sayfa büyüklüğünde ve çok iri puntolarla dizilmiş bir ilandı. Buna rağmen, genel olarak şanslı insanlar bu ilanı gördüler; ama şanssız insanlar görmediler.

Şanssız insanlar, şanslı insanlara nazaran daha endişelidirler ve bunun yarattığı gerginlik, beklenmedik şeylerin farkına varmalarına mani olur. Netice olarak, başka bir şeyi düşündükleri için fırsatları kaçırırlar. Mesela, bir partiye gidip kendilerine mükemmel bir eş bulmaya çalışırken, iyi insanlarla arkadaş olma fırsatını kaçırırlar. Gazete ilanlarından belli bir iş ararken, başka çeşit iş ilanlarını görmezler.

Şanslı insanlar ise daha rahat ve açıktırlar. Onun için de her şeyi görebilirler. Araştırmalarım, şanslı insanların dört prensip neticesinde şanslı olduklarını ortaya çıkardı:

1- Bu insanlar, fırsat yaratmak ve fırsatların farkına varmak konusunda ustalaşmışlardır.

2- İç güdülerine kulak verip şanslı kararlar alabilirler.

3-Pozitif düşünerek kendi kehanetlerini gerçekleştirebilirler.

4- Esnek davrandıkları için de kötü şansı, iyi şansa çevirebilirler.

 

İşte ben şansımı yaratabiliyorum.Sizde yaratabilirisiniz.Şans denilen şey aslında bizim zihinsel kurulum programmızdan başka bir şey değil  bana göre.

Sizlerde yaşamınızı şanslı olarak sürdürebilirsiniz. Çünkü, bilinçaltı programınızı yeniden programlayabiliriz.

Şansınızın sizinle olabilmesi dileğiyle.

Sevgi ile kalınız…

 

 

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

 

 

Abdullah TOPAL

 

Uzm.Psikolojik Danışman

Hipnoterapist&Psikoterapist

www.mersinterapi.com

 

30.04.2009

öğrendim ki...

Öğrendim ki...
Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız.
Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz,
Gerisini karsı tarafa bırakırsınız.

Öğrendim ki...
Güveni geliştirmek yıllar alıyor,
Yıkmak bir dakika.


Öğrendim ki...
Hayatında nelere sahip olduğun değil
Kiminle olduğun önemli.

Öğrendim ki...
Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün
Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.

Öğrendim ki...
Kendini en iyilerle kıyaslamak değil
Kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.

Öğrendim ki...
İnsanların basına ne geldiği değil
O durumda ne yaptıkları önemli.

Öğrendim ki...
Ne kadar küçük dilimlersen dilimle
Her isin iki yüzü var.

Öğrendim ki...
Olmak istediğim insan olabilmem
Çok vakit alıyor.

Öğrendim ki...
Karşılık vermek
Düşünmekten çok daha basit.

Öğrendim ki...
Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek
Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.

Öğrendim ki...
'Bittim' dediğin andan itibaren
Pilinin bitmesine daha çok var.

Öğrendim ki...
Sen tepkilerini kontrol edemezsen
Tepkilerin hayatini kontrol eder.

Öğrendim ki...
Kahraman dediğimiz insanlar
Bir şey yapılması gerektiğinde
Yapılması gerekeni
Şartlar ne olursa olsun yapanlar.

Öğrendim ki...
Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.

Öğrendim ki...
Bazı insanlar sizi çok seviyor
Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.

Öğrendim ki...
Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz
Bazıları hiç karşılık vermiyor.

Öğrendim ki...
Para ucuz bir basarî.

Öğrendim ki...
En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz.

Öğrendim ki...
Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları
Kaldırmak için elini uzatır.

Öğrendim ki...
İki insan ayni şeye bakıp
Tamamen farklı şeyler görebilir.

Öğrendim ki...
Asık olmanın ve askı yasamanın çok çeşidi vardır.

Öğrendim ki...
He şartta kendisiyle dürüst kalanlar
Daha uzun yol yürüyor.'


Öğrendim ki...
Hiç tanımadığın insanlar,
iki saat içinde,
senin hayatini değiştirir.

Öğrendim ki...
Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır.

Öğrendim ki...
Duvarda asili diplomalar
İnsani insan yapmaya yetmez.

Öğrendim ki...
Ask kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır.

Öğrendim ki...
Karsındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin
nereden geçtiğini bulmak zor.

Öğrendim ki...
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
Gerçek askların da!

Öğrendim ki...
Tecrübenin kaç yabgunu partisi yasadığınızla ilgisi yok,
Ne tur deneyimler yasadığınızla var.

Öğrendim ki...
Aile hep insanin yanında olmuyor.
Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik değil.

Öğrendim ki...
Ne kadar yakin olursa olsunlar
En iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir.
Onları affetmek gerekir.

Öğrendim ki...
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor.
Bazen insanin kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Öğrendim ki...
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın
Dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.

Öğrendim ki...
Şartlar ve olaylar,
Kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.

Öğrendim ki...
İki kişi münakasa ediyorsa,
Bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez.
Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.

Öğrendim ki...
Her problem kendi içinde bir fırsat saklar.
Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.

Öğrendim ki...
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.

Ataol Behramoğlu

30.04.2009

HAYAT SEÇİMLERDEN İBARETTİR

HAYAT SEÇİMLERDEN İBARETTİR

 




Hayat seçimlerden mi ibarettir gerçekten… Seçim yapmak alternatifler arasından bir tercihte bulunmak demektir. Bu açıdan bakıldığında aslında karşılaştığımız her olayda, kendimizi içinde bulduğumuz her koşulda önümüzde en az iki seçenek oluyor ve biz birini tercih ediyoruz. Bazen ‘başka seçeneğim yoktu’ gibi bir tabir kullandığımız zamanlarda oluyor belki. Kendimizi köşeye sıkışmış gibi hissettiğimiz seçtiğimizi tercihe zorlanmış gibi hissettiğimiz anlar… Kendi isteklerimiz, hedeflerimiz veya beklentilerimiz doğrultusunda hiçbir seçeneğimizin olmadığı koşullarla da karşılaşıyoruz ve belki de kötünün en iyisini tercih etmek durumda kalıyoruz… Sonuçta yinede bir seçim yapmış oluyoruz… Aslında hiçbirinin tercihimiz olmadığı seçimlerimizden sonra yeni bir seçim yapmak durumdayız. Ya seçimimizle barışık yaşamayı tercih edeceğiz onu kabulleneceğiz ya da onunla sürekli çatışma halinde olacak, onu zorla kabul ettiğimizi sürekli anımsayarak yaşayacak ve isyan edeceğiz.



Aslında seçimin perde arkası da çok önemli. Seçim aşmasına nasıl geldik? Sadece ‘an’a bakarak bir değerlendirme yapamayız. Bizim irademiz dışında bize sunulan seçenekler arasında bir tercih yapıyormuşuz gibi hissederiz genellikle. Aslında birazda kendimiz hazırlıyoruz seçeneklerimizi, her seçimimiz ileride oluşacak bir seçeneğin temelini oluşturuyor. İçinde bulunduğumuz durumu sorgularken birazda önceki seçimlerimizin izlerini görmeye çalışmakta fayda var.



Her şey sadece bizim seçimlerimizin sonucu mu? Hayır… Bir arkadaşım ne üzerine olduğunu hatırlamıyorum ama bana ‘Hayat insanın insana takdiridir’ demişti. Onu şimdi daha iyi anlıyorum. Birileri bir şekilde biz istesek de istemesek de yaşamımıza giriyor ya da doğumumuzdan beri yaşamımızın bir parçası oluyor. Bizi irademiz dışında bir takım seçimlere itebiliyor ve biz de belki birilerini farkında olarak veya olmayarak seçimlere itiyoruz.



Hayatımda kendi elimle hazırlamış olduğumu düşündüğüm seçeneklerim de oldu, “neden ben, neden bu aşamaya geldim bunda benim ne gibi bir payım olabilir” diye düşündüğüm seçimlerimde oldu. Sonuçta her zaman önümde iki ayrı seçenek vardı ve ben birini seçtim. Seçimlerim yeni seçeneklerimi doğurdu. Yeni seçimlerim yeni seçeneklerimi doğuracak.



Seçeneklerimi zenginleştirebilmek için kendi lehime çevirebilmek için ne yapmalıyım? Bu soruyu sorarak yaşamak gerekiyor. Gözlerimizi etrafımıza çevirmemiz ve bizim için sunulan yeni fırsatları görmeye çalışmamız… Yaşamımıza giren insanların üzerimizdeki etkilerine bilinçli bir şekilde yön vermemiz… Her zaman kötü de olsa yapmış olduğumuz seçimlerle barışık yaşamamız, onların bize öğrettiklerini görmeye çalışmamız ve öğrendiklerimizle yeni seçimlere yelken açmamız…

MERSİN TERAPİ MERKEZİ

30.04.2009

BEN BİLİNÇALTIYIM, BEN NE DERSEM O OLUR !

BEN BİLİNÇALTIYIM, BEN NE DERSEM O OLUR !


Değişimin her türlüsü zordur. İster evinizi değiştirin, isterseniz düşüncelerinizi… Ya da bir alışkanlığınızı… Faydası ister olsun ister olmasın bütün değişimler büyük bir çaba gerektirir. Bütün değişimler büyük bir enerji ister ve tabi ki bütün değişimler büyük bir sabır bekler…

İşte bu kadar çok özveri gerektirdiği için değişim zor, sevimsiz, hatta bazen ürkütücü gelir gözümüze.

Yoksa sabahları erken kalkmaya alışmanın, bizleri olumsuz etkileyen bir düşüncemizi değiştirmenin, daha zarif veya daha atletik görünmek için spora gidip diyete başlamanın ne gibi bir sevimsiz yanı olabilir ki? Ya da sıkıcı?… Öyle değil mi?

Şimdi size bir soru: Hayatınızda kaç kere taşındınız? Yeni bir eve, yeni bir okula, yeni bir iş yerine…

Hemen hemen herkesi yaşadığı değişimlerden biridir taşınmak.

Kendinizi ya da evinizi bir yerden bir yere taşırken aklınıza çengel gibi takılan “Acaba”larınızı hatırlıyor musunuz?

“Acaba çok zorlanacak mıyım?”
“Acaba, neler olacak?”
“Acaba nasıl bir yer?”
“Acaba alışabilecek miyim?”

Böyle sürüp giden sürüsüne bereket sorular…

Tıpkı mekan değiştirmek gibi diğer bütün değişimlerde de bu ve bunlara benzer sorular oluşur.

“Acaba daha iyi mi olacak yoksa daha kötü mü?”



Değişimi, biz, kendimiz gerçekleştiririz…

Değişimi, biz, kendimiz gerçekleştiririz. Ev sahibimizin birden bire Almaya’dan gelecek olan oğlu için evden postalaması halinde evimizi değiştirmek ya da ekonomik krizle beraber para konusundaki alışkanlıklarımızı değiştirmek gibi zorunlu değişimler de yaşarız elbet ama bunların sayısı üçü beşi geçmez herhalde.

E biz kendimiz için kötü bir şey istemeyeceğimize göre –ki hiç birimizin sadist olmadığını farz ediyorum– o zaman hayatımızda değiştireceğimiz yerlerimiz, düşüncelerimiz, alışkanlıklarımız elbette bizim için daha hayırlı, daha iyi olacak sonuçlar doğuracaktır. Şimdi mantık oalrak doğru. Bu durumda aklınıza şu soru gelecek:



O Zaman Neden Bize Yararlı Olan Değişimleri Gerçekleştiremiyoruz?

Gerçekleştiremiyoruz çünkü gerekli motivasyonu, sabrı, çabayı, enerjiyi kendimizde toplayamıyoruz. İşin kolayına kaçıyoruz ve kemikleşmiş alışkanlıklarımızı bırakmak istemiyoruz!

“Ne yani, ben fazla yemek yemekten, tembellik yapmaktan, olumsuz düşünmekten vazgeçmek istemiyor muyum?”

“Beni kötü şekilde etkileyen bu alışkanlıklarımmı kendi isteğimle mi bırakmıyorum?”

Aklınızdan geçen bu sorunun cevabı kısa ve net: EVET!

Cevap oldukça şaşırtıcı değil mi? Hem değişimi gerçekleştirmek istiyoruz hem de bunu gerçekleştirmiyoruz.

Ama durun! Açıklayabilirim. Bu çelişkili gibi görünen durumu açıklamak için çok sağlam bir delilim var BİLİNÇALTI...



Bilinç İle Bilinçaltı Farkı

Bilinç, zihninizin düşünen, yargılayan, mantık kuran kısmıdır. Bilinçaltı ise hayatta yaşadığınız her deneyimin depolandığı koskocaman bir arşiv deposudur. Anne karnından başlayarak ölene kadar duyduğunuz, gördüğünüz, yaşadığınız, tattığınız, şahit olduğunuz her olayı bu arşiv deposunda saklar. Zihnin ‘akılcı, sorgulayan’ bölümü dışında kalan her şeyi kapsayan bilinçaltı hiçbir bilgiyi atmaz ve bu bilgileri ilerleyen zamanlarda sizi korumak için kullanır.


Bilinç Erkek, Bilinçaltı Kadın Gibidir…
Ne kadar akılcı olmaya çalışsa da bilinç her zaman bilinçaltının karşısında yenik düşer.

MERSİN TERAPİ VE HİPNOZ MERKEZİ

30.04.2009

ÇOCUKLARINIZA SORUMLULUK BİLİNCİ KAZANDIRMAK İSTERMİSİNİZ

ÇOCUKLARINIZA SORUMLULUK BİLİNCİ KAZANDIRMAK İSTERMİSİNİZ

 

Son zamanlarda danışmanlık kapsamında onlarca gençte sorumluluk duygusu oluşturmak için çok yoğun caba harcıyorum. Sorumluluk duygusu almak sadece gencin sorunu olarak algılanmaktadır. Bu eksik ve yanlış yanılgı için sizlere bir öykü aktarmak işitiyorum.

Yavrularımıza küçük yaştan itibaren sorumluluk vermeliyiz. İlerlemelerini engelleyecek şekilde kol kanat germek, onların gelecekte özgüveni eksik ve başarısız birer birey olmalarına sebep olabilir.
 
Yapmanız gereken; çocuklarınızı küçük sorumluluklar vererek büyük sorumluluklara hazırlamaktır!

Bu konuda size bir öykü aktarmak istiyorum.

 

Ormanda yaşayan kaplan çiftin bir oğlan yavrusu dünyaya gelir. Baba kaplan, bu durumdan çok hoşnut bir şekilde eşine “Bizim oğlan bir kahraman olacak’’ der. Yavru kaplan biraz büyüyünce, anne kaplan babayı memnun etmek için avını yavru kaplana verip babasına göstermesini ister. Bunu gören baba çok mutlu olur ve “Benim yavrum kahraman oldu’’ der.
 
Babanın mutlu olduğunu gören anne her gün kendi avını yavrusuna verip babasına göstermesini ister. Derken günlerden bir gün baba kaplan ölür. Anne kaplan yavrusundan avlanmasını ister. Ancak yavru kaplan annesine:
 
“Anne sen bana avlanmayı hiç öğretmedin, avlanmayı bilmiyorum ki” der. Anne yavrusuna hak verip avlanmaya devam eder. Bir süre sonra anne kaplan da ölür. Yavru kaplan yanında annesi olmadan ne yapacağını bilemez ve ormandaki kurtların, tilkilerin, çakalların artıklarıyla karnını doyurmaya başlar. Hayatının sonuna kadar ormandaki diğer hayvanların artıkları ve alayları ile yaşamak zorunda kalır.

Sorumluluk bilinci kazandırmak ebeveynlerin tutarlı olmasından ve yaşma gerçekçi bakmaklarından geçiyor.

Unutmayınız acıdığınız yavrunuza yaşam çok acımasız davranıyor ve asla bu konuda istisna tanımıyor. Siz çocuğunuza iyilik yaparken farkında olmadan çok büyük zarar veriyor olabilirisiniz.

Sağlık ve sıhhatler diliyoruz.

 

 

Abdullah TOPAL

Uzman Psikolojik Danışman

www.mersinterapi.com


 

 

18.03.2009

VAGİNİSMUS ( İLK GECE-İLİŞKİYE GİRME KORKUSU)

VAGİNİSMUS ( İLK GECE-İLİŞKİYE GİRME KORKUSU)

            Tüm korkular gibi  vajinismus (ilk gece korkusu )’ da  yaşayan kişiler için hayatı çekilmez kılan kokulardan biridir.Toplumumuzda oldukça yaygın olarak görülmektedir.Özellikle eğitim düzeyi yüksek kadınlarda görülmesi şaşırtıcıdır . Vajinismus, vajina kaslarının  kasılarak cinsel ilişkiye olanak vermemesidir. Vajinismus da olduğu gibi fobilerin  (Korkular )  tümü  yaşayan kişiler açısında aşılması çok güç ,çözülmesi imkansıza yakın sorunlar olarak görülür, bu durum çözüme ulaşılmadığı taktirde kendi kendini besler ve güçlendirir, çoğu kişi bir süre sonra korktukları şeyi telaffuz  etmek düşünmek bile istemez , uzaklaşmaya çalışırlar.
            Cinsel soğukluk ile vajinismus arasındaki fark ; cinsel soğuklukta ilişkiye girmekten zevk alamama, vajinismus da ise zevk alma ve istek olmasına karşın zarar görme korkma  , duygusu söz konusudur.

Neden kaynaklanır?
            Korkular fizyolojik , anatomik yapıyla ilişkili  değildir.Psikolojik tabanlıdır .Sosyal çevre ,aile , yanlış öğrenme, bilgisizlik , önyargı ,yanlış anlatımlar ,ya da sadece bilmemekle başlayan bir tedirginlik , çocukluktan kalma korkular, ayıp, günah gibi kavramlar olabilir .Tıbbi olarak kabul görmeyen kızlık zarının kalınlığı gibi yanlış bir düşünce olabilir .Bu korku zamanla  içinden çıkılmaz gibi gözüken bir hale gelir Ancak bazı durumlara da bu ön yargıların ortadan kaldırılması ile kendiliğinden de ortadan kalkabilir.Korkular genelde kadının zihninde simgesel olarak aşırı büyüttüğü penisin yüzünden acı çekme parçalanma korkusudur.Hamile kalma korkusu da buna neden olan başka bir neden olabilir.
İnsanın en temel ihtiyaçlarının içinde yer  alan başka bir faktör bulunmaktadır ..Bu da korunma içgüdüsü;Uğrayabileceği dışsal tehditler karşısında ki bilinçdışı olarak kendini savunmak için otomatik olarak işleyen bir mekanizmadır.
            Kaybetme korkusu işin diğer bir boyutunu oluşturur.Psikolojik bir etmen olarak bu da sürecin içerisinde yer alabilir.Şöyle ki özellikle toplumumuzda bekaret bir kızın uzun yıllar taşıdığı korumak zorunda olduğu ,sadece kendinin değil gelecekteki eşi ,tüm aile ,tüm sülale ve hatta tüm insanlık için
Saklamak korumak zorunda olduğu bir hazinedir,Kişinin tüm saflığını temizliğini temsil eder,dikkat edilirse özellikle korku flimlerinde de  bir bakire kız portresi vardır saf  bakire temiz yüzlü ve beyazlar giymiş.Kadın olduğunda cinsel hayatı başladığında bu saflık temizlik kaybedilecek kirlenmişlik ve suçluluk hissi yerine bırakacağını bilinçaltından eşleştirebilir.Bu mekanizmaların büyük çoğunluğu bilinç altında yaşanır.gerçek sebebinin yada sebeplerinin ne olduğu konusunda yapılan psikoterapi hipnoterapi seansları ve diğer bilinçaltı yöntemler ayrıntılı olarak fikir sahibi olmamızı sağlar.
           
Hipotalamus , amigdala vs gibi kullanılan  teknik terimler ile anlatılmaya çalışılan  nedir?

Beyinde yer alan bu ilkel beyin dediğimiz alanlar  hacim olarak beynin çok küçük bir alanını tutsa da etkileri oldukça fazladır. İnsanoğlunun erken çağlarından gelen savunma mekanizması savaş ya da kaç tepkisi insanın ayakta kalma mücadelesinde insanı koruyarak tehlikelerden uzak kalmasını baş etmesinin güç olduğu  durumlarda vücuda aşırı enerji yükleyerek hızla kaçabilmesi veya kendini savunabilmesi savaşabilmesi için gerekli enerjiyi sağlamıştır. Adrenalin miktarındaki artış, kaslarda sertleşme, hızlı nefes alarak kana oksijen ve şeker pompalama ve sonuç savaşmaya ya da kaçmaya hazır bir hale gelme .İşte bu mekanizma tetikleyici işledikten sonra kasılama ve kendini kapatmayı başlatan süreçtir.
Peki artık karşınıza bir aslan ,bir timsah,insan yiyen bir dinazor çıkma şansı yok(dinazor fikirli insanlar hariç), bir kedi , kelebek , asansör , kapalı yer ya da vajinismus bunlar çağdaş korkularımız
ama beynin  genetik  kodlaması hala savaş ya da kaç sistemiyle genetiğinden getirdiği savunma mekanizmalarını uygulamaya devam ediyor burada öncelikli işlem bu tetikleyici mekanizmanın işler hale gelmemesini sağlamak gereklidir.
 Korkuları dışsal kokular dediğimiz tetikleyicisi bir olaya bir yere bir kişiye bir canlıya bir duygu ya da anıya bağlı olan korkuları psikolojik tetikleyicileri kaldırmadan çözmeye çalışmak ve buna hazırlamadan bununla yüzleştirmek ihtiyaç duyan kişiye eziyet çektirmekten başka bir şey değildir.
           
           
Peki nedir sorun ?

          Sorun şudur ki; dışsal korku beynin içinde yaşanan öğrenilmiş bir olgudur,otomatik olarak verilen ilkel beyin tepkileri savunma mekanizmaları, korkuyu çözmekten uzak körükleyici ve etkilerini  arttırıcı bir yapı ortaya çıkartmaktadır.Sorunu yaşayan kişinin duyduğu acıma korkusu , kasılma ve kendini kapama sonucu sertleşen erkeğin cinsel organının(penisin ) yaptığı bası  acıya olan korkuyu ,zarar görme korkusunu pekiştirir.Hatta hafifi bir baskı bile büyük acı hissi uyandırabilir.Hatta bu korku öle bir hal alabilir ki çok daha önce bu aşamaya bile gelmeden ağlama ve panik şeklinde kendini gösterebilir panik atak benzeri belirtilere neden olabilir.
          Bu sorun ilaçla çözülemez, sorunu yaşayan kişiye ilaç tedavisi verilmez; çünkü medikal tedavi ile çözülebilecek bir sorun değildir.
Yaşayan kişinin ve yakın çevresinin hayatını çekilmez ve içinden çıkılmaz hale sokar.Yanlış yaklaşımlar , baskı ve amatör girişimler ile çözüme ulaşılamaması çözümün zor olduğuna ya da olmadığına olan inanma isteğini körükler.Korkudan korkmak mı ? Sorunu  çözmekten korkmak mı daha baskın hale gelir bilinmez hale sokar.Bunu kişi bile bir süre sonra anlayamaz.İşte kronikleşme yıllarca bu sorundan kurtulamamanın nedenlerinden bazıları bunlardır.Vajinismusu yaşayan kişi erkeklere karşı bir korku duyuyor olabilir , yaşanmış kötü bir tecrübeye sahip ,görmüş ya da duymuş olabilir(taciz,tecavüz,dayak,zorlama vs.) , bilmediğinden başlayan bir korku olabilir(temel cinsel bilgi ve eğitimleri ailesinden doğru bir şekilde almamış olabilir).Sebepleri her ne olursa olsun  beynimizin içinde kişinin psikolojisinde çözülmesi gereken bir sorundur.

Genel olarak bilinmesi gerekenler nelerdir?

          Aslında çoğunlukla korkularının yersiz olduğunu bilirler.Temel fizyolojik gerçeklerden haberdar olsalar dahi  bilmek mevcut durumu çözmeye yetmez.Kadının cinsel organı ilişki sırasında erkeğin cinsel organının büyüklüğüne göre kendisini ayarlayabilir  10 kata kadar büyüyerek küçülebilir herhangi bir zarar görmeden.Zarın kalınlığının fazla olması diye bir etmen tıbbi olarak kabul görmemektedir.Tüm kasılmalar ,bulantılar, ağlama, krizleri,acı ,dünya başına yılıyor hissi,utanma vs tamamen korkuya bağlı gelişen psikolojik hislerdir.İlişkinin başarılamaması da ayrı bir durumdur .Başarısızlık ,ümitsizlik,yetersizlik ,aşağılanma ,özgüven yetersizliği hislerine neden olabilir veya pekiştirebilir .Kişi kendinde bir eksiklik olduğu düşüncesi altında ezilebilir içine kapanabilir ya da saldırganlaşabilir.Cinsel olarak isteksiz olduğu şeklinde kendisini kandırabilir.Kızgınlık, öfke , kırılganlık, evlilik sorunları ,geçimsizlik  dolayısı ile korkusundan uzaklaşma şeklinde ortaya çıkabilir.Çoğu kadın aynı korkuları doktor muayenesine gittiğinde de benzer şekilde yasar rahatsız olur ve özellikle tıbbi muayeneden uzak durur kaçar.Çözümde antidepresan ya da sakinleştirici ilaçlar cinsel istek azalması ve isteksizlik yaratmaktan başka bir işe yaramaz.Kas gevşeticiler alkol vs ile yine aynı şekilde korkuyu kaldırmak mümkün olmadığın dolayı başarısızlık yaşanır.Lokal olarak uygulanan uyuşturucu ve gevşeticiler de erkek cinsel organında uyuşmaya neden olabilir ya da ilaçsız  yapılan tekrar denemelerde başarısızlık ,korkunun devamı,panik ,kasılma,bulantı ,istek azalması kesilmesi ve acı hissi tekrarlanabilir. Sorun ilk olarak beyinde psikolojide bitirilmeli korku ortadan kaldırılmalıdır. Vajinismus diğer korkular gibi bir korkudur tamamen psikolojik bir sorundur ve psikolojik yöntem gereklidir.Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Köpek korkusu olan bir kişiyi ilaç ile ya da alkol ,ile uyuşturarak ya da uyutarak eline bir köpek verelim. İlacın ya da alkolün etkisi geçtikten sonra aynı köpeği tekrara bu kişinin eline verelim .sonuç sizce ne olur? Tabiî ki korkunun geçmesi beklenemez vajinismusta da aynı durum söz konusudur.sorun kökünden çözülmedikçe kişi ilişkiye giremez. Öyle ki normal doğum yapmış olmasına rağmen hala normal ilişkiye giremeyen kadınlar vardır. Başarısızlıkla sonuçlanan tekrar deneyimlerin yıkıcı etkisini göz ardı etmemek gereklidir.

Doğru yaklaşım ; Türk toplumunda (kapalı bir toplumdur) ergenlik ile birlikte özellikle kız çocuklarında anne ve ailenin bayan büyüklerinin doğru bir şekilde bilgilendirmesi gereklidir.Çünkü toplumumuzun genelinde bunu öğrenebilecekleri başka bir yer yoktur.Gazetelerimizde çıkan komik Güzin abla yazıları da bu konularda annelerin kızlarının cinsel eğitimlerinde onları ne kadar yalnız başlarına bıraktıklarının birer göstergesidir.Böylece bu korku oluşmadan en basında bilinçli şekilde engellenmiş çok daha kısa sürede ve kolay olarak çözümlenmiş olur.

           
            Nasıl çözülür ?
           
          Hipnoterapi ve psikoterapi seanslarında yapılan çalışmaların tamamı korkuyu beyinde ruhsal olarak yaşandığı yerde bitirmek içindir.Temel psikolojik yaklaşımlarda hipnoz seansları içerisinde kullanılır örneğin ;
          Davranışçı Terapi ‘nin bir yöntemi olan sistematik duyarsızlaştırma (korkulan bir şeyi örneğin bir kediyi ilk önce resmini göstermek ,sonra o resme dokunmasını sağlamak,sonra bir kedi filmi izletmek,daha sonra kediyi uzaktan izletmek ,yavaş yavaş yaklaştırmak , dokunmak en sonunda sevmek)
Gibi farklı yaklaşımlar ve tedavi enstrümanlarının birlikte kullanımına imkan vermektedir hipoz ve hipnoterapi.        
          Bunun gibi daha pek çok psikolojik tedavi yöntemi psikoterapi ve hipnoterapi altında birlikte kullanılarak optimal sentezlere ulaşılır.Bu anlamda psikoloji eğitimi psikolojik teori ve terapiler mesleki hakimiyet ve tecrübe önemlidir.(örneğin:davranışçı terapi,bilişsel terapi,varoluşcu terapi,vb….)
            Gerekli görüldüğü durumlarda yaş geriletmesi kullanılarak  erken çağlarda çocukluk ya da ergenlik dönemlerinden kaynaklanan olumsuz hatıra ve  izlenimler silme ,yüzleştirme, duygu veya anlam değiştirmek suretiyle sorunun ilk tetikleyici noktasından yola çıkarak sonuca ulaşılabilir.
            Temel bilinçaltı yöntemleri ile imgesel olarak bilinçaltı düzeyde yaşananlar incelenerek bunların çözümlenmesi sağlanır.
            Bilinç düzeyinde korkmanın gereksiz olduğu bilinse de bunun bilinçaltına da anlatılması bilinç altınında bunu kendi dilinde bilmesi ve kabullenmesi sağlanır.
            Psikoterapi seansları  psikolojik olarak bilinç düzeyinin de buna  hazırlanması ,rahatlamayı gevşemeyi öğrenmesi ,özgüven oluşturulması,kabullenmesi , anlaşıldığını bilmesi  gibi sorunu yaşayan kişi açısından çok önemli ihtiyaçların karşılanmasında kullanılır.
            Hipnoz ve hipnoterapi seansları içerisinde  tüm engellerin kaldırılmasının ardından hipnoz altında imajinasyon teknikleri kullanılır . Kişi bunu bilinçaltının ve bilincinin görmesi kabullenmesi ve yaşadığı korkunun anlamsızlığına karar vererek dışlaması neticesinde bu sorundan tamamen kurtulup geride bırakır.

         Kendine ,psikoterapistine olan güven ,çözüleceğine olan inanç, çözülmesine dair istek ,doğru yöntem ve terapi  
Sonuç
         İnsanın altından kalkamayacağı çözemeyeceği hiç bir şey olmadığı , kokudan korkmaktan başka korkulacak bir şey olmadığıdır.

Psikolog Tülay KÖK

18.03.2009

Vajinismus da Sıkça Sorulan Sorular

 

Sorunun yaşanma süresi önemlimidir?

Vajinismus da Sıkça Sorulan Sorular

     Vajinismus sorununda sorunun yaşanma süresi önemlidir.Sorunun ortaya çıkışı ile birlikte özellikle bir yıldan az evli çiftlerde bu sorunun çözüm süresi daha kısa olmakta ve sorun daha kolaylıkla aşılabilmektedir. Bu süre arttıkça sorun pekişir, yıllar geçtikçe zorlaşan sorun bir de bunlar hatalı ve eksik yöntem ve uygulamalar içeren çalışmalar neticesinde başarısızlıklarla sonuçlandığında buna ümitsiz , güvensizlik, suçluluk ,kabullenme,kızgınlık gibi insani duygularda eklenince sorun daha zorlu bir hal alır.
 
 Sorunun çözümü ne kadar sürede ve kaç seans da mümkündür?
    Ortalama olarak sorunu yaşayan kişilerin %70 lik bir kesiminde 3-6 seanslık çalışma sorunun aşılması için yeterli olmaktadır.Kalan %15 1-3 seans içerisinde sorunu aşabilirken %15 lik kesim için sonum 6-8 seans gerektirmektedir.

Gerekli seansların tamamlanması için ideal süre 3 haftadır . Ancak gerekli çalışmaların 6-8 gün zarfında tamamlanması da mümkün olmaktadır.

 
 Vajinismus sorunu yaşayan bir kişi hiç bir şekilde ilişki yaşayamazmı?
    Vajinismus olup da çocuk sahibi olan kişiler bile mevcuttur. Vajinismus psikolojik sebeplerle vajinal kasların istemsiz kasılması ve buna bağlı olarak meydana gelen olumsuz durum yada sıkıntılardır. Yani vajinismus olan bir kişi bazen ilişkiye girebilirken bazen de kesinlikle istemsiz olarak bunu başaramayabilir. Bunun nedeni sorunun temelde var olması ancak bazen gerekli gevsemeyi sağlayabiliyor olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bazı vajinismuslar ise ilişkiye girmeyi başarmalarına karşın bunu aşırı ağrılı hissederler genellikle bu ağrı fiziksel değil ruhsal olarak hissedilen bir ağrı olur, zorla da olsa kısmen başarılan ilişki neticesinde ağlama krizleri, suçluluk duygusu, kendinden yada eşinden nefret etme, aşağılanma hissi, kirlenmişlik duygusu gibi pek çok duygusal sıkıntıda sorunun kökten halledilmediğine işarettir.
 Vajinismus sorunu yaşayan kişilerin karekter yapıları arasında bir ilişki mevcutmudur?
      Sorunu yaşayan bayanların aslen çok belirgin bir özelliği benzerliği yoktur. Her kültür grubundan , tüm ekonomik kesimlerden, hemen hemen her şehir bölge ve sosyal yapıdan bu sorunu yaşayan bayanlar çıkmaktadır. Yaş grupları eğitim düzeyleri aslına bakarsanız belrgin ayrım noktası buralarda oluşmamktadır. Ancak aile yapıları eş secimleri ve sornuna bakış açıları bakımında belirli gruplamalar yapılabilme imkanı mevcuttur.
 
Vajinismus sorunu yaşayan bayanların eş seçimlerinde bir benzerlik mevcutmudur?
       Bu sorunu yaşayan bayanlarda eş ecim tercihleri belirgin yapıdadır . Yani vajinismus sorununu yaşayan bayanlar belli başlı yapılardaki eşlere sahiptir. Eşler anlayışlı fedakar, özverili ve çok sabırlı insanlardır genellikle.Bu sorunu yaşayan baynı genellikle zorlamaz üzerine gitmez ve üzmezler. Bu nopktada bu yaklaşımın temel sebeplerine inmek ve eşleri irdelemek gerektiğinde vajinismus eşlerinde belli gruplamalara ulaşmak mümkün olmaktadır. Vajinismus eşlerinin bu davranış yapılarını destekleyecek sebepleri ve psikolojik yapıları mevcuttur ki bu konu ayrı bir başlıkta ve oldukça geniş olarak incelenemsi gereken bir konudur
 
Vajinismus eşlerinin bu derce anlayışlı olmalarının sorunu pekiştirici yanı varmıdır ve neden bu kadar anlayıslı davranırlar?
     Bir önceki soruda belirttiğimiz üzere eşlerin davranışlarını sebeplerini belli başlı gruplara ayırarak irdelemek gerekir ki bu konu oldukça spekülatif olacağı için çok fazla açmak yerinde de olmayacaktır.

Örnek olarak bir açılım vermek gerekirse;

Eş anlyışlı sabırlı ve vajinismus sorununu yasayan çiftine karşı aşırı anlayışlıdır.Çünkü oldukça kıskanç ve henüz güven ilişkisini iç dünyasında kuramamıştır. Eşi bu sorunu yaşadığı sürwecede sonsuz bir güvence altındadır. Binlerçe birbirinden yakışıklı ve cazip erkek bile olsa risk payı sıfır olacaktır.Kıskanmasını gerektirecek bir sebep kensinde olmamyacak ve bu durum gizliden gizliye işine gelecektir.Kıskançlık duygusu o derece güçlüdür ki mevcut duruma her durumda razıdır.

gibi gruplar mevcuttur ki bu gruplaran bazıları oldukça kronik ve ilginç düşünce ve davranış yapılarına sahiptir .

 
Vajinismusun oluşmasında Ailelerin etkisi nedir ve ne derecede etkililerdir?
    Vajinismus sorununu oluşmasında ailerin payı oldukça büyüktür. Ancak bu sorunu yegane kaynağı ailelerdir de diyemeyiz, sosyal yapı, gelenek, kültür, çevre,arkadaşlar, yanlış ve eksik aktarılan bilgiler özellikle çozukluk ergenlik dönemlerinde sounun temellerin atılmasında etkile olan etmenlerin büyük bir kısmını oluşturan yapılardır. Pek çok beklenen olası etmenin mevcut olmayısına karsın bazen yanlış öğrenilmiş bir bilgi, bir teraddüt, yanlış intiba yada fikrin bilinçaltına yerleşmiş olmasının bile bu soruna sebep olabileceğinide unutmamk gerekir.
 
Bir oran ve genelleme vermek gerekirse bu sorunun çözümü ne dercede mümkündür?
    Bu sorunu çözümü sorunu çözmek istiyor ise sorunu yaşayan bayan kesinlikle %100 mümkündür . Tekrar söylemekte fayda var bu sorunun çözümü kesinlikle mümküdür dedik ancak her uzman bu sorunu yaşayan herkesi bu sorundan %100 kurtarır demek değildir. İletişim, inanç yada gerekli sıcaklık oluşmayabilir, seansların tamamlanmaması mümkün olabilir,kişi sorunu çözme yönünde istek yada kararlılığa sahip olmayabilir, buna hazır olmayabilir, pek çok olası nedenden dolayı bu sorunda mevcut uygulamaların ve uygulama yapan uzmnaların %90 üzerinde bir çözüm oranı yakalamalaları oldukça iyi bir orandır.Her ne olursa olsun ne kadar mükemmel olusa olsun %1-10 orasında en iyi uzmanın dahi fire oranı söz konusu olabilir . %90-95 üzerinde net başarı oranını yakalayabilen uzman sayısının da çok az sayıda olduğunu belirtmek gerekir.%100 garantisini vermek psikolojik anlamda hiçbir sorunda  doğru olmadığı gibi bu oranları telaffuz eden yöntem ve arkadaşlarımızın iddialarında yanıldıklarını sıklıkla gözlemlemekte ve kendilerini mahcup etmememkteyiz bu iddiarında . %100 ciddi bir iddiadır aşırı ego kökenli bir söylemdir diyoruz ve Önemli olanın en yüksek başarı düzeyine ulaşmak için en fazla gayreti göstermek ve iyi niyetle çalışmak olduğunu söylüyoruz.Tüm hipnoz profesyonelleri olarak bunun için hep birlikte gayret göstermekteyiz. Umarız ki %90-95 üzeri başarı düzeylerine sahip sahip sayısız uzman yetişir ve bu u alanda bu ve bunun gibi sorunlardan muzdarip insanlarımıza yardımcı olurlar.
 
Vajinismus sorunu ne derece yaygın bir sorundur?

     Vajinismus sorunu aslında en az diğer psikolojik sorunlar kadar yaygın bir sorundur. Günlük yaşamınızda fazla karşılaşma ve duymazsınız , çok yakınlarınız dahi bu sorunu uzun yıllarca yaşamış olsalar dahi sorun genellikle iki eş dışına çıkmaz eşler harici genellikle kimse sorundan haberdar değildir. Hatta sorun çözüldükten sonra bile bu sorunun varlığı konusulmaz ve çözümlendiği dile getirilmez. Dolayısı ile var olan ve gözükmeyen bir sorudur denilebilir.

Hatta ve hatta yüzlerce danısanımız bu sorunu aşmayı başarmışken bunlardan sadece  birkaç yüz kişide 1 kişi ancak kendini ifade edecek yazı yazmayı başarabilmiştir..

 
Vajinismusun oluşmasına neden olabilecek belli başlı bir kaç neden sayabilirmisiniz?

Bu nedenlerin neredeyse tamamı bilinçatı düzeyde gerçekleşir . Sorunun kaynağında bulunan nedeni sorunu yaşayan kişi bilmez, bilse bile bunu biliyor olması sorunun çözümünde hiçbir anlam tasımaz. Bilinçaltı düzeyde

-Ailenin yüzünü kara cıkartmamak,
-İki insanın birlikte olmasının çok ayıp olduğu ve kesinlikle olmaması gereken bir şey olduğu,
-Anne yada babanın üzüleceği düşüncesi,
-Eski sevili, unutamadığı bir insan,
-Eşine olan Kızgınlık,
-Kişinin kendisine duyduğu nefret ve öfke,
-Çinsel ilişki üzerinde küçüklükte kurulmuş yanlış inanışlar,hatalı bilgiler,
-Arkadaşlar aile bireyleri,okul çevresindeki kişilerce yada komsularca söylenmiş ve kişinin farkına bile varmadığı halde bilinçaltına işlemiş bir söz yada düşünce ,

ve daha sayılamayacak kadar çok sey bilinçaltından cıkabilir.Bunların hiç biri tekrar söylüyoruz. bilinçli şekilde düşündüğünüz bildiğiniz kabullendiğiniz yada istediğiniz düşünceler değildir. Bu düşünceler ölesine derine gizlenmiştir ki bunu bulmak bir cımbızla cıkartmak ve ortadan kaldırmak derinlemesine bilinçaltı çalışmaları ile mümkündür.

 
Sorun psikolojik bir sorun ise neden kişiler bunu kendi başlarına aşmayı başaramamaktadır?
   Bu sorunu kişiler kendi başlarına aşamazlar, Bunu asıl sebebi istemsiz kasılma kavramında belirtildiği üzere kasılmalar bilinç dışı ve istemsizdir. Kişinin iradesinde ve kontrolünde gerçekleşmez.Bilinçli müdehaleler bu nedenle yetersiz kalır. Bilinçli zihinde sorunu çzömeyi ne kadar isterseniz isteyin. Ne kadar bilgi ve ayrıntıya sahip olursanız olun, kendinizin ve düşüncelrinizin kontrolünü ne kadar hakim olursanız olun. Bilinçaltı bunlardan haberdar olmadığı için , kendi kendini koryabildiği ve düşüncenin doğru yada yanlış olmasına bakmaksızın bir asker gibi kendine verilen görevi yapmak için elinden gelen herşeyi yatığından dolayı bu sorunun çözümünü kişiler kendi abşlarına yapamazlar.
 
Hipnoz ve hipnoterapi destekli vajinismus çözümümüne yönelik pek çok uzman mevcuttur bu uzmanlar yada çalışmaları arasında farklar mevcutmudur?

    Hipnozun teknik yapısı ve mekanizması bu alanda çalışan yeterlilik düzeyi yüksek uzmanlar açısından belirgin bir fark yaratmaz. Vajinismus sorununda uygulanması gereken alternatif psikolojik yöntemler ve bilinçaltı teknikleride aslına bakarsanız belirgindir. Ancak bu çalışmalarda temel farklılığı oluşturan noktalaradan bir taneside budur . Psikoterapi becerisi ve tecrübesi belirgin bir ayrım noktasıdır. Bir ayrım noktası ise vajinismus sorununu uzmanın iyi tanıması ve olası tüm psikolojik çözüm yöntem ve alternatiflerine hakim olmasıdır.Bilinçaltı çalışmalarında geniş bilgi ve tecrübe ve önemli ölçüde kıvrak zeka ve analiz yeteneği ise kişilik yapısnın olamazsa olmaz bir parçası haline gelmiş olması başarının % sini kesinlikle etkileyen bir başka unsur olarak karşımızdadır. Bilinçaltı standart bir dil kalıbında değildir. Ancak ince ayrıntılar ile kendisini anlatır ve ifade eder , bu ayırırmı yapabilecek yetenek ve tecrübede olmalıdır terapist.Son olarakda bu sorunu yaşayan bir bayanın psikolojini anlayabilmeli ve bu sorunu çözmek ,sorunu yaşayan bayanın duygu ve hislerine karşılık verebilmek ve dugusal olarak iletişim kurabilmelidir ki bu belkide en önemlisidir. Yardımcı olmak isteği ve arzusu terapiste azim enerji verir yapacağı çalışmasına gönlünü ve ruhunu katmasını sağlar. Çok mahrem ve özel bir alanda yaşanan duygusal ve psikolojik özellikleri oldukça yoğun olarak taşıyan böyle bir sorunun çözümü için bu niteliklere sahip olmak ve bunlar için gayret göstermek bu alanda çalışan ve calışmak isteyen uzmanların önceliklerini teskil etmelidir..

Bunları yapabilen her hipnoterapist gerekli desteği verebilir.

 
Alkol, kas gevşeticiler , uyusturcu özelliğe sahip metaryaller botoks vb alternatifler ile sunulanlar faydalı olabilir mi yada olmaz ise neden olamaz?
    Bu yöntemlerdeki temel bakış açısı davranışçı yöntemdir. Yani kişi bir kez bunu herhangi bir destekle yapabildiğini görürse bilinçaltıda bunu bir şekilde anlar ve sorunun olmadığana inanır böylece sorun ortadan kalkar. Bu düşünce yanlış değildir.Aancak ;o kadar eksik ve şansa kadere dayalı bir yaklaşımdır ki bu sorunda . Sorun bu dercede basit bir yapıya sahip değildir aslında. Bahsedilen yöntemler davarnışçı psikolojik yöntemlerlede aynı oranda başarı ihtimali tasır ki bu oran gerçekten düşük bir orandır. Sorunu bir bütün olarak ele almak ve mekanizmasını bu dercede basite indirgemek büyük hatadır. Bahsi geçen davranışçı yöntemler diğer çalışmalarla birlikte kullanılır , hatta pek çok çalışmanın birer parçasıdır ancak bir bütün yada cözünü tümünü teşkil edemez. Mekanizmanın temel çözülme noktaları farklıdır. Bu noktaların aşılmasıyla birlikte bahsi geçen davranışçı psikolojik yöntemler kullanılır. Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz fet edilmeye calışılan kale ve kalesini savunan askerler benzetmesini kullanmıştık. Kaleye yapılan saldırılar yıkılan duvarlar kırılan kapılar bilinçaltının güçlü askerlerince çar çabuk tamir edilir demiştik. Bilinçaltı kalelerini savunan askerler bunu doğruluğunu ve yanlışlığını sorgulamaz sadece kendilerine verilen görevleri en iyi şekilde yerine getirirler. Yani bir kale dıştan değil içten fethedişlirse, gönüllerin tethinin kalelerin fethinden önde geldiği bir durumda gerçek sonuç söz konusu olacaktır diyebiliriz.
 
Vajinismusda sorunun çözüm maliyetleri nedir ?

Vajinismus sorunu , sorunun popüleritesinin ( medyatik yönünün)yüksek olması , aile olma kosulunun belkide gereklerinden biri olan ailelerin çocuk sahibi olma arzusunun yüksekliği, sorunun gerçekten bir çift olmanın önünde yarattığı engelin büyüklüğü ve oldukça geniş kitleleri kapsaması ve çok sayıda bayanın bu sorunu az yada çok yaşıyor olması nedeniyle sayısız uzmanın ve uzmanlığın ilgi odağı olmasına neden olmuştur.Pek çok yöntem ve pek çok mesleki grup bu alan şu yada bu şekilde ilgi göstermiştir. Dolayısı ile bu durum tam bir yöntemler karmaşası vaadler denizi halini almıştır. Aslen konunun psikolojik kökene sahip olması psikolog ve psikiyatristlerin mesleki eğitimleri kapsamında değerlendirilmesi gerekir .
Bahsi geçen çok sayıda yöntemin yanlış yada sorunun çözümünde eksiklikleri mevcut oluşu sorunu yaşayan bayanları pek çok başarısız girişim neticesinde en yüksek maliyete sahip olan uzman iyidir düşüncesine sevketmiştir. Bu alanda gerçekten uzmanların ve yüksek başarı oranını yakalayabilen uzmanların uyguladıkları yöntemler , izledikleri yollar yöntemlerin ayrıntılarına inildiğinde aynı yada birbirine çok benzer nitelikteki yöntemler ve yöntemler birliğinden oluştuğu görülür. Bu sorunda %90 üzerinde bir başarı oranını elde etmek önemli bir ölçüttür ve bunu başarabilen yöntem ve uzman saysı da sınırlıdır. Bu nedenlerle bu sorun grubundaki ücretlendirme politikalarının çıtası diğer sorunlara nazaran astronomik denilebilecek rakamlardan başlar ve çok astronomik rakamlara doğru ilerler. Bu rakamların neler olduğu konusuna yapacağınız araştırmalar neticesinde rahatlıkla ulaşmanız mümkün olacaktır.

Sorunun bizce çözümü ve maliyeti tüm diğer sorunlardan ayrılacak nitelikte olmamasıdır. Yani bu sorun herhangi bir psikolojik sorundan çok daha zor değildir,çok daha olağan dısı değildir,dünya dısı bir yöntem ile çözülmez,diğer psikolojik sorunlara nazaran çok daha aşırı bir emek gerektirmez. Hatta ve hatta pek çok psikolojik sorunun çözümü ve yapılan calışmalarda sarfedilen emek miktarı vajinismus sorunu ile kıyaslandığında daha yüksek emek miktarlarında oluşur.

Dolayısı ile bu sorununda diğer psikolojik sorunlardan bir farkı olmadığı gerçeği ile bizce sorunun maliyeti sorunun çözüm seans sayısına bağlıdır. Seans ücretlendirmesi ise seans basına yapılır ve tüm psikolojik sorunlarda olduğu gibi gerçekleşir. Bu sorunun 1-8 seanslık çalışma arasında herhangi bir seans sayısında çözülebildiğini belirtmiştik.Sorunu yaşayan grubun %70 lik kesiminde bu sayı 3-6 seans olduğunu ve kalan %30 unda yarısının 1-3 kalan yarısının da 6-8 seans gerektirdiğini dikkate alırsak sorunun çözüm emek / seans maliyetinin onlarca kat düşük olması gerektiğini söylemek yanlış olmaz.
Emek bilgi kesinlikle değerlidir. Ancak İnsan yaşamı ve mutluluğu bir o kadar değerlidir ve her ikisi denge noktasında birbirlerini istismar etmeksizin varolmalıdır kanımızca. Sosyal ve bireysel kaliteyi yükseltmek insanlarımıza artı değer katmak yolunda ideallere ve mesleki etiğe sahip uzmanlar olarak

önceliğimiz önce insandır.

Antalya Hipnoz - Psk.Tülay KÖK

10.02.2009

YAŞAM HIZINIZI DÜŞÜRÜN ÇÜNKÜ HAYATIN TEKRARI YOK

YAŞAM HIZINIZI DÜŞÜRÜN ÇÜNKÜ HAYATIN TEKRARI YOK

Yaşam hızla işliyor ve biz ise bu hıza ayak uydurmak için hızlanmaya çalışıyoruz. Oysa peşinden koştuğumuz ve yakalamaya çalıştığımız zaman bizim elimizde değil onu yakalayabilmek… En son ne zaman durup soluklandığınızı, ayağınızı gaz pedalından biraz kaldırıp hız azalttığınızı hatırlıyor musunuz? Ne kadar hız yaparsanız yapın, zamana asla yetişemez, onu sahiplenemez, eksiksiz ve kayıpsız kullanamazsınız.Çünkü ışık hızında yol alamıyoruz bizler daha. Hızlanan ve değişen sadece biz insanlar ve ürettiklerimiz! Hızımız arttıkça dünya ile paylaştığımız zaman küçülüyor. Yaşamın doğal ve yavaş olan o güzel süreçlerine sırt dönüşler, boş verişler, unutuşlar artıyor. Bu mesafeler arttıkça da yalnızlaşmalar daha bir çoğalıp yoğunlaşıyor. Sonrası mı? Daha çok telaş, hiddet, öfke, içsel çatışma ve daha çok stres. Psikomatik sorunları artmış, depresyonlu, panik bozuklukları pik yapmış, mutsuz, keyifsiz daha çok insan. Daha çok koroner kalp hastası, hipertansiyonlu ve obez! Daha çok antidepresan ve anksiyolitik ilaç kullanımı!... Yavaşlattığınız bir hayatın en azından onu daha çok hissedeceğiniz ve fark edeceğiniz için daha uzun, daha güzel ve daha kaliteli olacağını ve yarışı hızlı koşanın değil, iyi koşanın kazanacağını unutmamanızda fayda var! Bu hafta sizlere küçük bir kızın bunu değiştirebilme çabasının öyküsnü aktarmak istiyorum. "Bizim kentimiz" isimli bir oyun vardır. Bu oyundaki en dokunaklı sahnelerden biri küçük Emily'nin ölüsü, mezarlığa ötürülüsü ve orada Tanrının ona bir gün için yasama geri dönebileceğini söyleyişidir. Kız geriye dönüsünde on ikinci yas gününü yeniden yasamayı ister. Evinin merdivenlerinden doğum günü elbisesini giyinik olarak iner. Sacları bukle bukledir. Pek mutludur. Annesi ona pasta yapmakla meşguldür. Ve dönüp kızına bakmaz. Baba eve girer. O anda elindeki defter, kağıt ve kazandığı paralarla meşgüldür. O da Emily'e bakmaz. Erkek kardeşi de sahnededir, o da Emily'i görmez. Sonunda Emily sahnenin ortasında doğum günü giysileriyle yapayanlız kalır ve söyle der; "Lütfen biriniz bana bakin" Annesinin yanına gider ve, "Anne, lütfen yanlız bir dakika bana bak" der. Ötekilere de yalvarır. Kimse onu duyup bakmaz. O zaman kız Tanrıya döner ve suna benzer bir şeyler söyler; "Beni alıp götürün. İnsan olmanın bu denli güç olduğunu unutmuşum ben. Hiç kimse çevresindekilere bakmıyor artık" Simdi birbirimizi dinlemenin tam zamanı. İşitilmeye muhtacız biz. Lütfen bir birbirinizi görün,fark edin, işitin ve dinleyin … Durun nefes aldığımızı fark edelim. Çünkü hayatın tekrarı yok.

Abdullah TOPAL

Uzman Psikoterapist

19.01.2009

Yaşamak direnmektir, direnmek kazanmaktır. Ya siz?

Yaşamak direnmektir, direnmek kazanmaktır. Ya siz?

Yaşamak direnmektir ve direnmek ise başarmaktır diyor ustalardan biri. Hayatımızda doğduğumuz günden bu güne onlarca olumsuzlukla karşılaşmışsızdır. Bu karşılaşama eğer bizim tarafımızdan üstesinden gelinebilen bir durum haline gelmiş ise bu bizde başarı programı olarak işleniyor. Eğer  bu durum bizde aşılmamış ise genellikle öğrenilmiş çaresizlik durumuna gelebiliyor. Direnebilen ve cesur olanlar hayatta çok muhteşem başarılara imza atabiliyor. 
Bu hafta canımızdan çok sevdiğimiz, onlar için her şeyi feda edebileceğimiz çocuklarımız karne alıyorlar.Karneler beklide onların başarı ölçüleri olarak verilmiş olsa bile başarısız olan öğrencilere hayatı öğrenilmiş çaresizliğe dönüştürmemeliyiz. Aslında bu durumu pozitif olarak işlemeli, ders alabilmesi için ona öz güven aşılamalı ve eksikliklerini tespit ettirerek onlara bunu verebilirsek başarılı olma yoklunda tıkanmışlıkları açabiliriz. Bu durumlar iyi kullanıldığında başarı için direnebilmek,mücadele,inanç ve istek aşılanabilir.Unutulmamalıdır ki eksiklikler  tespit edilmeden ve giderilmeden sonuç da değişmeyecektir.
Çocuklarımızın travmatik süreçlere maruz kalmamaları için empatimizi güçlü tutmalıyız.

Size bir direneme öyküsü anlatacağım. Mafya tarafından fidye için yanlışlıkla kaçırılan adamın hikayesini bilirsiniz. Mafya yanlışlıkla kaçırdığı suçsuz adamı çölün ortasında ölüme terk edip kaybolmuş.epey bir şaşkınlıktan sonra düşünmeye başlamış genç adam.aklına henüz dördüncü sınıfa giden on bir yaşındaki oğlu gelmiş.oğlu uzakta ve yaşadıkları kasabada yapayalnızmış.bir yıl önce karısını bir trafik kazasında kaybetmişti.oğlu için,onun geleceği için yaşamak zorunda olduğunu biliyordu.bunları düşünce yüzünde bir intikam ifadesi oluşmuş.bekle beni yavrum geliyorum,senin için yaşayacağım, seni asla yalnız bırakmayacağım demiş, güneşin battığı yöne doğru yürümeye başlamış.yürümüş yürümüş,yürümüş…aç ve susuz tam üç gün yürümüş umutları bitmek üzereymiş.üç gün boyunca bir vahaya ulaşamamış.ama kararlıymış yavrusuna kavuşacakmış,vazgeçmemeye yemin etmiş.yürümüş.susuzluktan çatlayan dudaklarından akan kanı eme eme yürümüş…birden muhteşem bir şey olmuş ve bir vaha görmüş yaklaşmış kurtuldum yavrum geliyorum diye diye koşmaya başlamış. Vahanın yanına geldiğinde su diye elini daldırdığı şeyin kavurucu sıcağı adeta bir serap tokadı savurmuş adama. Lanet olsun deyip yürümeye devam etmiş. kısa bir süre sonra yeniden bir vaha görmüş.ağaç çiçek su her şey varmış.yine koşmuş ve bu seferkinin kesinlikle vaha olduğunu düşünerek yaklaşınca çöl sağır edercesine bağırmış. Ben bu kadar cömert değilim serap görüyorsun seraaaap.!genç adam yılmadan yıkılmadan yürümeye devam etmiş.oğlu bir an olsun aklından çıkmamış.tekrar bir vaha görmüş koşarak yüz üstü suya atlamış.ağzına dolan kumlar yine serap diye bağırmış.hiç hali kalmamış ama her gördüğü vahaya koşuyormuş her seferinde serap olsa da.artık beşinci günde bitmiş,sürünerek gidiyormuş oğluna, yeniden bir vaha görmüş,kumlara tutuna tutuna gitmiş.bu kaçıncı seraptı Allah bilir…hızı tamamen biten genç adam artık sürünemiyormuş bile. Yeniden bir vaha görmüş.biraz daha gitmiş .biraz daha sürünmüş.güçlükle şunları mırıldanmış.beni affet oğlum gelemiyorum.biliyorum bu da serap,bir sonraki de. Elveda yavrum! Kendini güneşin eriten sıcağına bırakmış ve teslim olmuş ve kısa bir süre sonra da ölmüş.ertesi gün aynı yerden bir kervan geçmiş.kervanın kılavuzu genç adamın cesedini görmüş ve şöyle seslenmiş:su içmeyi bırakında çabuk buraya gelin.burada bir ölü var.suya 10 metre kala susuzluktan ölmek kim bilir ne acıdır.

Her yıl binlerce insan çok iyi çalışmasına rağmen başarıya yaklaşmasına rağmen sırf biraz daha mücadele etmediği için başarısızlığa uğramakta .hedefe çok yaklaşmasına rağmen çalışmayı bıraktığı için başarısızlığı yaşamaktadır.hayatta ilk hamle tabiî ki çok önemlidir.ama bunun kadar önemli olan diğer bir noktada son vuruştur.bazen kazananlar kaybedenlerin hataları sonucu kazanırlar.hayatta hatalarınızdan ötürü başkalarının kazanç kapısı olmamanız dileklerimle….
 Ne olursa olsun asla vazgeçmeyin çünkü vazgeçmek kalıcı sorunlarınıza geçici çözüm olur. Şu ana kadar çalışıp emek verdiğiniz ve belli bir noktaya getirdiğiniz çalışmalarınızı bundan sonra da devam ettirmelisiniz ki alacağımız sonuçlarla istediğiniz sonuçlar aynı olsun .Bazen kazananlar kaybedenlerin hataları sonucu kazanırlar ve sizler şu ana kadarki çalışmalarınızı sonuna kadar devam ettirmelisiniz ki sizin hatalarınız başkalarının kazanma noktası olmasın.Sınavlara hazırlanmada Son dönem hazırlıklar gerçekten de sonuç açısından çok önemlidir. Geçen süre kadar önemli olan diğer bir nokta da, kalan süreyi çok iyi değerlendirmektir.
 Sevgi ile kalınız…

Abdullah TOPAL
Uzman Psikolojik danışman& Psikoterapist
www.mersinterapi.com

08.01.2009

Hipnozda yaşamak bilinçli yaşamaya ihanet etmektir.

Hipnoz Ortamında Yaşamak ;Hipnoz bilinçli yaşamanın tersidir

          Şimdi bana soruyorlar. " Hipnoz nedir? hipnoz nasıl bir şey?
          Aslında hepimizin bildiği ama bildiğinin farkında olmadığı bir durum. Hepimizin sürekli içinde olduğu ama içinde olduğunu fark etmediği bir durum.
          Hipnozda yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatmam için tam tersi bir durum olan bilinçli yaşamayı anlamanızı sağlamak istiyorum. Evet, bilinçli yaşamak hipnozda yaşamanın tersidir. Günlük yaşamımızda ne kadar az bilinçli yaşarsak o kadar hipnozda yaşıyoruz demektir.

O halde nedir bilinçli yaşamak?

          Uyurgezer gibi yaşamanın tersidir. Farkında olmadan yaşamanın tersidir. Hipnoz uyurgezer bir yaşamdır. Sadece inançlarına ve toplumun koyduğu kurallara körü körüne bağlı olarak yaşamanın tersidir. Körükörüne inanç hipnoz telkinidir. Zihnimizi, aklımızı otomatiğe bağlayarak yaşamanın tersidir.

          Hipnoz ilkelliğe dönüştür

          Hipnoz ilkelliğe kaçıştır

Bilinç, evrensel evrimin en üst basamağıdır. En azından şu anda. Hipnoz ise bilinçaltının gücü elinde tutmasıdır. Olasılıkla evrim süreci içinde bilinç daha üst kavrama düzeylerine doğru evrimleşecektir. Bilinç hem canlı türlerinin üst basamağa geçmesiyle evrimleşmekte, ya da bilinç geliştikçe o canlı daha üst evrim basmağına geçmektedir. İnsan ırkının evriminde de bilincin evrimini görürüz. Bilincin evrimi hipnozdan yani ilkellikten kaçıştır. Hipnoz ilkelliğe dönüştür.

Bilinç yaşamı sürdürmenin en önemli aracıdır. Çevremizin farkında oldukça, eylemlerimizi bu farkında olduğumuz olaylara göre biçimleriz, hipnozdan uzaklaşırız. Yani bilinç çevremizdeki gerçekliğin farkında olma durumudur. Hipnoz ise gerçeklikten kaçıştır. Bu aynı zamanda bir güçtür. Çevremizin farkında olabilme gücü. Eskilerin deyimiyle bir melekedir. Bilincin insanda evrimleşmiş ve olgunlaşmış şekli akıldır. Akıl kavram ve düşünme gücü kazanmış bir bilinç şeklidir. Bilincini ve gerçekliğini kaybetmiş herkes hipnozda yaşar.

Bu nedenle insanda bilinç isteme bağlıdır. Yani etrafımızın farkında olmayı istemli olarak arttırabiliriz ya da umursamayız. O halde etrafını umursaman yaşamak bir çeşit hipnozda yaşamaktır. Hipnozdaki kişi çevresini umursamaz, kendi içine dönmüştür. Olaylara daha fazla odaklanmayı seçebiliriz. Ya da boş vererek ilgilenmeden yaşarız. Hipnozda yaşama şansımızı otomatiğe bağlarız. Yaşamımızı içimizdeki otomatik pilota devrettiğimiz oranda hipnoz altında yaşama süremiz artar.

Hipnozun dili hayallerdir.

Hipnozda yaşamak sanki iyi ve tercih edilen bir durummuş gibi görünebilir. Günlük yaşantımızda zihnimizi ne kadar az enerji harcatarak sürdürürsek, sanki o kadar "huzurlu ve etkilenmeden" yaşayacağımızı ileri sürenler olabilir. "Otomatik yaşamanın nesi kötü" diyenler olabilir. "Otomobil sürerken bir taraftan aracımı sürerim bir taraftan radyodaki haberleri dinleyebilirim" diyenler olabilir. Ama hangi eylem olursa olsun otomatiğe bağlandıkça riskimiz artar. Zihin içinde bulunduğu durumu arttırma eğilimi taşır. Yani zihnimimzi otomatiğe aldıkça hipnoz ortamına kaymaya başlarız. Hipnoz ortamına kaydıkça gevşer ve rahatlarız, gevşedikçe bu durumdan daha çok hoşlanır, daha çok gevşeriz. Reflekslerimiz zayıflar, etraftan gelen uyarılara tepkimiz azalır. Yavaş yavaş hayal ve rüya dünyasına kaymaya başlarız. Hipnozun dili hayallerdir. Orada gerçek ve hayal birbirine karışmıştır. Bilinçaltında gerçekle hayal aynı şekilde kodlanır.

hipnoz dili hayal gören bir dildir Bazı insanlar hep rüya görerek yaşarlar. Gündüzleri hayal ve rüya görerek yaşarlar. Hipnozda yaşarlar ama bunun farkında değillerdir. Düşünme çabası olmadan otomatik yaşantıya kendilerini bağlamışlardır. Düşünmezler ama düşündüklerini sanırlar. Gizli hipnoz telkinleriyle doldurulmuş beyinlerindeki bu düşünceleri kendi düşünceleri zannederler. Sabah kalktıkları andan akşam yatana kadar tüm yaşamları otomatikleşmiştir. Akıl körelmiştir. Akıl köreldikçe öz saygı ve öz etkinlikte körelir.

Ne alakası var demeyin. Zihin ne kadar az çalışırsa kişinin kendi yaşamında değişiklik yapma arzusu da o ölçüde azalır. Bir süre sonra böyle bir gücünün olduğunu düşünemez hale gelir. Zihin bir sis perdesi arkasında kalmıştır. Gerçeklerden kaçarak yaşam otomatik bir yaşamdır. Sorumluluk hissetmeden olan yaşam hipnoz ortamında süren bir yaşamdır.

Bilinçli yaşamaya çalışmak, her şeyin farkında olarak yaşamaya çalışmaktır. Eylemlerimizin, davranışlarımızın, yaşamdaki amacımızın, değerlerimizin, inançlarımızın farkında olarak yaşamaktır. Yeteneklerimizin en iyisi neyse onu ortaya koymaya çalışarak yaşamaktır. Bildiğimizle, gördüğümüzle uyumlu davranmaya çalışarak yaşamaktır. Bilinçli yaşam hipnozdan kaçıştır. Bilinç güçlendikçe geçmişin hipnozu bozulur. Hipnoz tedavilerinin amacı geçmişin hipnozunu bozmaktır.

Hipnozda yaşamak bilinçli yaşamaya ihanet etmektir.

Farkında olupta bunu eyleme dökmemek ikinci bir ihanettir. Kendini yok sayan, geçersiz sayan bir zihin yapısına dönüşmektir. Yani bilinçli yaşamak sadece görmek, anlamak ve bilmek değildir. Bu algılarımız eyleme çevirmeye çalışmak, eyleme geçmek demektir. Yanlış bir şey yaptığımın farkında olmama rağmen bu yanlışımı telafi edecek hiç bir girişimde bulunmamak eylemli bir yaşam değildir. Bu bilinçli yaşamdan kaçıştır. Hipnoz ortamına kaçıştır. Bilinçli yaşamak her an farkında olmaya, tetikte olmaya çalışmak değildir. O an içinde bulunduğumuz durum hangi zihinsel durumda olmamızı gerektiriyorsa o zihinsel durumu seçerek yaşamaktır. Bazı durumlarda zihnimizi dinlendirmek ve boşaltmak gereği duyarız. O zaman uyumak, meditasyon yapmak ya da kendine hipnoz yapmayı seçmek bilinçli bir karardır ve bilinçli yaşamın bir parçasıdır.

Hipnoz ortamında yaşayan gerçeklere saygı duymaz. Gerçeklere saygı duymayan kendi gerçeklerine de saygı duymaz. Kendi ihtiyaç, arzu ve duygularını görmezden gelir. Gördüğümüz gerçeği sevmeyebiliriz. Ama gerçek o gerçektir. Biz sevsek de sevmesek de o odur. Görmezden gelmeye çalışmak negatif hallüsinasyondur ve hipnoz ortamının en önemli belirtilerinden biridir. Bir kişi derin hipnoz halindeyken bir telkin vererek gözlerinin önünde hiç bir şey olmadığı telkinini vererek koca masayı görmemesini sağlayabiliriz. İşte buna negatif hallüsinasyon deriz. Yani olan bir şeyi görememek. Günlük yaşamda da gerçekleri görmezden gelmek, görememek en belirgin hipnozda yaşama şeklidir. Bir şey doğru ve gerçekse benim onu görmemem onu yok etmez
Sadece benim aklımın çalışma gücünü yok eder.
Hipnozda yaşayan bir kişinin aklı iyice pasifleşmiştir. Zekasını kullanmaktan korkar. Sürekli rüyada yaşar. Şimdiyi değil ya geçmişi, ya geleceği hayalleyerek yaşar. Gerçeklerden kaçarak, kendi içine kaçarak, hipnoza kaçarak yaşamaya çalışır. gerçeklerden kaçış hipnoz kaçıştır Korkutan ve acıtan gerçeklerden kaçarak yaşar. Yaşam çizgisinde nerede olduğunun farkında olmadan yaşar. Eylemlerin yaşam amacıyla uyumlu olup olmadığını düşünmeden yaşar. Çevreden gelen uyarıları takmadan yaşar. Zorluklar karşısında hemen pes ederek yaşar. Yeni bilgilere tüm kanallarını kapatarak yaşar. Hatalarını kabul etmeden ve yok sayarak yaşar. Dünyayı tanımadan ve anlamadan yaşar. Evet işte hipnozdan korkmaya hiç ihtiyacınız yok. Çünkü çoğumuz zaten o tanıdık hipnoz ortamının içinde yaşıyoruz.

 

 

Hipnozda yaşamak bilinçli yaşamaya ihanet etmektir.

Farkında olupta bunu eyleme dökmemek ikinci bir ihanettir. Kendini yok sayan, geçersiz sayan bir zihin yapısına dönüşmektir. Yani bilinçli yaşamak sadece görmek, anlamak ve bilmek değildir. Bu algılarımız eyleme çevirmeye çalışmak, eyleme geçmek demektir. Yanlış bir şey yaptığımın farkında olmama rağmen bu yanlışımı telafi edecek hiç bir girişimde bulunmamak eylemli bir yaşam değildir. Bu bilinçli yaşamdan kaçıştır. Hipnoz ortamına kaçıştır. Bilinçli yaşamak her an farkında olmaya, tetikte olmaya çalışmak değildir. O an içinde bulunduğumuz durum hangi zihinsel durumda olmamızı gerektiriyorsa o zihinsel durumu seçerek yaşamaktır. Bazı durumlarda zihnimizi dinlendirmek ve boşaltmak gereği duyarız. O zaman uyumak, meditasyon yapmak ya da kendine hipnoz yapmayı seçmek bilinçli bir karardır ve bilinçli yaşamın bir parçasıdır.

Hipnoz ortamında yaşayan gerçeklere saygı duymaz. Gerçeklere saygı duymayan kendi gerçeklerine de saygı duymaz. Kendi ihtiyaç, arzu ve duygularını görmezden gelir. Gördüğümüz gerçeği sevmeyebiliriz. Ama gerçek o gerçektir. Biz sevsek de sevmesek de o odur. Görmezden gelmeye çalışmak negatif hallüsinasyondur ve hipnoz ortamının en önemli belirtilerinden biridir. Bir kişi derin hipnoz halindeyken bir telkin vererek gözlerinin önünde hiç bir şey olmadığı telkinini vererek koca masayı görmemesini sağlayabiliriz. İşte buna negatif hallüsinasyon deriz. Yani olan bir şeyi görememek. Günlük yaşamda da gerçekleri görmezden gelmek, görememek en belirgin hipnozda yaşama şeklidir. Bir şey doğru ve gerçekse benim onu görmemem onu yok etmez
Sadece benim aklımın çalışma gücünü yok eder.
Hipnozda yaşayan bir kişinin aklı iyice pasifleşmiştir. Zekasını kullanmaktan korkar. Sürekli rüyada yaşar. Şimdiyi değil ya geçmişi, ya geleceği hayalleyerek yaşar. Gerçeklerden kaçarak, kendi içine kaçarak, hipnoza kaçarak yaşamaya çalışır. gerçeklerden kaçış hipnoz kaçıştır Korkutan ve acıtan gerçeklerden kaçarak yaşar. Yaşam çizgisinde nerede olduğunun farkında olmadan yaşar. Eylemlerin yaşam amacıyla uyumlu olup olmadığını düşünmeden yaşar. Çevreden gelen uyarıları takmadan yaşar. Zorluklar karşısında hemen pes ederek yaşar. Yeni bilgilere tüm kanallarını kapatarak yaşar. Hatalarını kabul etmeden ve yok sayarak yaşar. Dünyayı tanımadan ve anlamadan yaşar. Evet işte hipnozdan korkmaya hiç ihtiyacınız yok. Çünkü çoğumuz zaten o tanıdık hipnoz ortamının içinde yaşıyoruz.

Neden Hipnozda yaşıyoruz?

Bizim kültürümüz, değer yargılarımız, geleneklerimiz, göreneklerimiz, inançlarımız toplumu hipnoz ortamında yaşamaya iten, teşvik eden özellikler taşıyor.
Sorma yap düzeni bu.
Askeri toplum düzeni bu. Sorarsan, araştırırsan, sorgularsan, başına kötü bir şey gelir. O nedenle sorma yap. Çocukken evde annen baban ne derse sorma yap. Nedenini sorma. Öğrenmeye çalışma. Öğrenmeye çalıştığın bir an bir bağırış, bir tepki.. hele biraz daha itiraz edersen terliği yersin. Çocuk kendini korumak zorunda. Anne babaya muhtaç. Sorarsa, aklını çalıştırmaya çalışırsa tehlike var. En güvenli olanı anne babanın istediği gibi, onların dediklerini otomatik olarak yaşamak. Zaten çocukta bilinç gelişmemiştir. Çocuk hipnoz ortamında yaşar. Büyüklerden verilen her telkin hipnoz ortamında verilmiş telkin gücündedir. Kendi istek, duygu ve arzularımızı bilinçaltımızın derinliklerine gömerek, onları yok sayarak yaşamaya çalışmak. Böyle yaşamak zorunda kalmak.

Evde, okulda, askerlikte, evlilikte sormadan kendi istek ve arzularını hissetmeden ya da hissettiklerini söyleyemeden, hipnoz olmuş şekilde yaşamak. Sorma yap dünyası bu.

Sosyal Fobi hipnoz olmuş şekilde yaşamaktır

Bilinçaltı bilgileri değişik kaynaklardan toplar ve hepsini yaşamayı sağlamak üzere işleme koyar. Eğer kendini ifade etmek tehlikeliyse o arzuyu siler yok eder.
Eğer duygularını fark etmek, ifade etmek, boşaltmak tehlikeliyse duygularını gizlemeyi, hissettirmemeyi sağlar. Duyguları uyuşturmak hipnozdur
Eğer düşünmek, fikrini söylemek tehlikeliyse susturacak yönde programları işletir.
Kişi topluluk önünde konuşacağını hissettiği anda içinde bir korku başlar. Elleri titrer. O nedenlede konuşmaktan, topluluk içine çıkmaktan ya da kalabalıklarda fikrini, kendini ifade etmekten kaçmaya başlar. ( Bu duruma sosyal fobi diyorlar!)
Nereye kaçmaya başlar. Kendi hipnotik dünyasına doğru kaçar. Hipnoz ortamında yaşamayı seçer. Bilinçaltının kendine uygun gördüğü yaşamı yaşamayı seçer. Bilinçaltı diye bir varlığın bile farkında olmadan yaşamaya başlar.

hipnoz derinleştikçe kişi uykuda gezer Bilinçaltı gözlemleyerek öğrenir. Çok konuşanın, fikrini ifade edenin başına ciddi tehlikeler geldiğini görür duyar ya da öğrenirse bu eylemden kaçmaya, kişiyi hipnoz etmeye, zihnin bilinçli çalışmasını durdurmaya ve tamamen otomatik yaşamı seçici davranışları ön plana çıkarmaya başlar.

Eğer inançları sorgularsa cehennemde yanabilir. Eğer emirlere karşı gelirse askerliği uzayabilir. Eğer öğretmenin söylediklerine itiraz ederse öğretmen ona takabilir. Eğer babasının söylediklerini sorgularsa harçlığı azalabilir. Cinselliği sorgularsan ya soruların yok sayılır ya şiddetli tepki alırsın. Böylece bulaşılmaması gereken alanları öğrenmiş olursun. İçinde isyan eden parçanı susturmanın tek yolu her şeyi uyuşturan o hipnoz ortamında saklanmaktır.

O halde düşünmeden, kendini yok ederek yaşa. Yani hipnozda yaşa. Hipnoz ortamında yaşa hem de kendi kendini değersizleştirerek yaşa ki, başına aklını, bilincini kullanmaya kalkarak tehlikelere sokma.

Hipnozdan çıkmadan yaşamak, bilinçaltının daha menfaatinedir.

Bilinçaltı öğrendiği, algıladığı bir bilgiyi yargılamadan eleştirmeden kabul eder. Hele bu bilgi daha önceden bilinmeyen bir bilgiyse zaten sorgulayacak bir durumda yoktur. Soba elini yaktığı zaman en garantili iş bir daha sobaya yaklaşmamaktır. Acaba neden yaktı, her zaman yakar mı, elimi yakan başka bir şey mi, çünkü annemin elini bazan yakmıyor gibi zihni çalıştırıcı eylemleri kullanma melekesi kayboldukça o soba tehlikelidir. 80 yaşına da gelse, sobacı mağazası görünce karşı kaldırıma geçer. Ne de olsa otomatik yaşarak 80 yıldır sobadan başına bir tehlike gelmeden yaşamıştır. O halde bu şekilde yaşamak, hipnozdan çıkmadan yaşamak, onun daha menfaatinedir.

Hele bir de fikirlerini söyledikten sonra alay edildiysen, küçük düşürüldüysen, eleştiri aldıysan, asla bir daha fikirlerini açık etmezsin. Bunu kazara eyleme geçirmemek içinde bilinçaltı ben işe yaramaz, yetersiz, beceriksiz, suçlu bir varlığım duygusunu yerleştirir. Öğrenmek ve sorgulama hakkın yoktur artık. Ve kullanılmayan her organ gibi akılda her geçen gün küçülür, dümura uğrar.

böyle yaşamak istiyorsan hipnozdan çıkma sakın Gerçekleri görmek, gerçeklerin doğruluğunu araştırmak, fikirlerine saygı duymak gibi kavramlar sözlük ve bilinçdışına itilir. Robotlaşmış bir hayat en güvenilir hayat haline gelir. İtaat edersen başına bir şey gelmez. Kendi hakkını ararsan tehlike başlar. Üstelik bencillikle suçlanırsın. Mütevazilik, başını öne eğmek, büyükleri konuşurken susmak, onların sözünü kesmemek, durup dururken keyifli olmak, şarkı söylemek, eğlenmek, ya da duygulu sahnelerde ağlamak hep yasaklanana ayıplanan şeyler olur. Artık büyüdükçe " sen zaten yoksun" duygusu iyice yerleşmeye başlar. Ben yokum dedikçe daha derin daha derin hipnoza girmeye başlarsın.

Analitik hipnoz tedavisi geçmişin hipnozunu bozar

Bir gün gelir " yeter artık" dersin ama ne yaparsan yap eski alışkanlıklar, eski korkular hemen paçandan aşağı seni çeker. "Hooop" derler. Nereye gidiyorsun. Kendini canavarlara yem yapacaksın. Otur oturduğun yerde. Çünkü artık hipnoz çok güçlü hale gelmiştir. Hipnotik yaşama iten kalıplar kırılamaz, yıkılamaz, sökülemez kadar sağlamlaşmıştır.
keyifle yaşa, hipnozu boz İşte bu nedenle hipnozu ancak hipnozla bozabiliriz. O hipnoz halindeyken edindiğimiz duvar yazılarımıza, bilinçaltındaki o eski kalıplara, yine hipnoz ortamında daha güçlü inançlarla, kurgularla, gerçeklerle saldırırsak başarı şansımız artar. Savaşmak için sahaya inmemiz, yani hipnoza girmemiz gerekir. Hipnoz tedavisi bilinçaltına "yeter artık" diyen bir isyandır.
Savaşmak için korkusuzca onun sahasına inme durumudur. Zaten o yaşadığımız hipnoz ortamının sınırlarını daraltma mücadelesidir. İçinde bu mücadele arzusunu, bilinçaltında yerleşmiş ama artık kendi yaşantısını, sınırlayan o inançları, kalıpları sorgulama cesaretini bulanlar için analitik hipnoz son derece etkin, inanılmaz diyeceğim ölçüde olumlu sonuçlar veren bir iyileşme yöntemidir. Ama kendinden korkan, kendi içindeki gücü açığa çıkarmaktan korkan, hipnoz ile yaşamayı bir yaşam biçimi haline getirmiş kişiler için analitik hipnoz tedavisiyle iyileşeceğini düşünmek sadece boşa zaman harcamaktır. Bu iyileşme arzu ve gücünü hissetmeyen kişilere bilinçaltı hiç bir şekilde yardımcı olmaz. Bilinçten gelen o olumlu değişme arzularını hissetmedikçe, algılamadıkça kişinin hipnoza girmesine bile izin vermez.

Kaynak

www.hipnozmerkezi.com

 

08.01.2009

Analitik hipnozun basit hipnozdan farkı nedir?

Analitik hipnozun basit hipnozdan farkı nedir?

Saymakla bitmeyecek sorunlarımdan bazıları şunlar,
Her şeyden nefret ediyorum, sık sık ölmek istiyorum. Ölmek konusunda icraata başlayacak cesaretim yok. Şişko ve ağır kanlı olmaktan ve işimden de nefret ediyorum.(X) yaşındayım . En çok ömrümü çürüten her günümü ve anımı cehenneme çeviren (…..dan) nefret ediyorum. Cevabınızı bekliyorum.

Tam analitik hipnoterapiyle halledilecek sorunlar. Olumsuz duygularla yüklüsünüz ve bu duygular ciddi bir şekilde yaşamınızı etkiliyor. Çok rahatlıkla halledilir.
İleri düzey analitik hipnoterapi kişilere yaşamında önemli değişiklikler yapma olanağı sağlayan güçlü ve etkili bir işlemdir.
Ben bu işi çok ciddiye alıyorum. Benimle çalışmayı seçen bir çok kişinin yaşamında mükemmel güzel sonuçlar elde ettim.
Benim uyguladığım teknikler basit hipnozun çok ötesindedir. Basit stresten kurtulma,kendini geçici olarak rahat hissettiren tekniklerin çok ötesindedir.
Analitik hipnoterapi içsel değişimler yapmanızı sağlayan bir işlemdir. Düşünce ve duygularınızda gerçek değişim sağlayan bir işlemdir.
hipnoz uyuyarak yapılmaz.
Yaşamınızda gerçekten ciddi, anlamlı ve kalıcı değişiklikler yapmak istiyorsanız, en derinde yatan duygularınızın değişmesi gerekir. Çünkü duygularınız düşüncelerinize, beklentilerinize ve niyetlerinize hükmeder.
Yani duygularınız sizin bilinçli iradenize hükmeder.
İnsanların aslında her gün bir çok hoş, mutlu olaylarla karşılaşır. Ama duyguları bunları fark etmesine izin vermez. Kişi bu hoşlukları tanıyamaz, fark edemez, kabul edemez.
Duygular irade ve mantığa hükmeder. İşte bu nedenle alışkanlıkların değişmesi çok güçtür.
Bir değişiklik yapmak istersiniz. Bu mantıklı bir arzudur. Ama derin duygularınız bu değişikliğe ikna olmazsa irade ve mantık her zaman savaşı kaybeder.
Hayal iradeyi yener.
Duygularımız başarı ve başarısızlıklarımız yaratan etken güçlerdir.
Duygularımız mutluluğumuz ve umutsuzluğumuzu yaratan etken güçtür.

Biraz durup düşünürseniz anlayacaksınız.
Tüm alışkanlık, eylem, davranış, dürtü ve yönelimlerimiz derinde yatan duygularımız tarafından beslenir.

ve harekete geçirilir. Sigara alışkanlığı, aşırı yemek yemek, ya da kötü dediğimiz alışkanlıklarımız sadece bir buzdağının görünen kısmıdır. Vahşi bir bitkinin toprak üstündeki çiçek ve yapraklarıdır.

Derinde yatan sorunları değiştirmeden alışkanlığı kaldırmaya çalışmak boşuna bir çabadır. Bir süre sonra yeniden ortaya çıkar. Daha kötüsü kendini başka bir sorun yada semptom ( hastalık belirtisi) olarak gösterir.

İleri teknik hipnoterapi kökte yatan, derinlerde yatan sorunları ortaya çıkaran ve çözen güçlü yöntemlerin birleşimidir.
Çok kısa sürede kendinizi çok daha iyi hissetmenizi sağlayan, gerçek değişimi sağlayan güçlü yöntemlerin bir arada uygulanmasıdır.
Bu teknikle 3-5 seans sonunda çok önemli, anlamlı, belirgin bir değişim ortaya çıkar.
Seanslar sonunda gerçekten değişirsiniz.
Yaşama bakışınız, kendinize bakışınız değişir. Yeni bir içgörü kazanırsınız.
Yaşamı yeni bir gözle görürsünüz. Almanız gereken kararları, almayı düşündüğünüz karaları uygulama gücünü bulursunuz. Kendinizi bambaşka bir açıdan görürsünüz. Ve bunların hepsi bu kısa sürede olur. Kendiliğinden olur.

Sorunumdan ne kadar sürede kurutulabilirim?

Kısa süre nedir uzun süre nedir onu da söyleyeyim, daha önce gördüğünüz tedavilerle mukayese yapın. Tedavi nadiren kadar altı seansı geçer. Ortalama seans süresi de iki saattir.
Kısası da tabiki bir seans süresinde elde edilen sonuçlardır.
Basit fobiler (buna vaginismus da dahil) tek seansta sonuç verebilir.
Seans süresi Tabiki ne sonuç istediğimize göre değişir. Kişinin bir çok sorunu olabilir ama o sadece bir tekine önem verir ve ondan kurtulmak ister. Örneğin toplulukta konuşma korkusu gibi. Böyle bir durumda seans kısa sürer. Ama depresyon gibi bir çok sorunun çorbası olan durumlarda seansların süresi uzar ama sonuçta ısrar edilirse hepsi temizlenir. Anlattıklarım abartı değildir. Azı vardır fazlası yoktur. burada mucize falan yoktur.
Neden sonuç ilişkisini iyi değerlendirmek vardır. Bilinçaltını iyi tanımak vardır.Önemli olan alınan sonuçlardır. Ve bugüne kadar aldığım sonuçları bizzat kendim gözlemledim.

Sonuçlarınız her zaman iyimidir?

hipnoz tedavisi keyifli bir yolculuktur

Sonuçlar çoğu zaman iyi olur. Bazan olmaz. Neden olmaz? Aslında doğru yoldasınızdır ama her nasılsa kişi bir şekilde yanlış yolda olduğu izlenimine kapılır.
O fobisi bir şekilde depreşir ve ya tedaviye uyum göstermez, ya tedaviyi yarım bırakır, ya ikna olmaz, ya da iyileşemeyeceğine olan inancı depreşir.
Ama böyle durumlar çok azdır ve ben zaten böyle bir duruma izin vermem.
Daha ilk baştan kişinin bilinçaltıyla gereken uyumu kurmaya başlarım, ilk andan itibaren beklenen değişim yoluna kişiyi çıkarmaya başlarım.
Bir kez yola çıktıktan sonra geriye dönüş olmaz. Değişime giden kapı açılır.
Bazan bu uzun sürer bazan kısa. Ama sonuç her zaman olumludur. hem de öyle kısmi bir rahatlama falan değil.
Tam iyileşme halini bahsediyorum. başlangıçta eski bir dostunuzu kaybetmiş gibi hissedersiniz, her an geri dönecek beklentisi içinde olursunuz ama dönmez, dönemez. Çünkü o davranışa, o korkuya neden olan program değişmiştir.

Bu değişim kendiliğinden olan bir değişimdir. Herhangi bir irade değişimi gerektirmez.

Hipnoz tedavi süresini önceden kestirebilir miyiz?

Tedavi süresini etkileyen etkenler

1- Kişinin kendisiyle olan samimiyeti.. sorunlarını kabul etmedeki dürüstlüğü.. sorunlardan kurtulma arzusu
2- Hissedilen sorunların saflığı ve gücü.. rahatsız eden duyguların şiddeti.. ne kadar şiddetliyse o kadar kısa sürede netice verir.. sorunlar ne kadar belirsizse ve şiddeti düşükse tedavi süresi o derecede uzar..
3- Kişinin duygularını hissetme ve ifade edebilme, serbest bırakabilme alışkanlığı.. duygularını ne kadar kolay ifade edebilirse o kadar kısa sürer..
4- Kişinin sorunlarına neden olan olaylaral yüzleşebilme cesareti..
5- Olayları fazla analiz etmeden tedaviye tam uyum gösterme arzusu ve çoşkusu..
6- Kişinin değişime hazır olmaması. değiştikten sonra yaşamında yapacağı değişikliklerin sonuçlarından korkması..
7- Kullanılan değişik antidepressif ve psikolojik beyin ve vücut uyuşturucu ilaçlar.

Bu koşullar uygun olduğu sürece tedavi süresi kısalır. Ama yinede belli düzeyde sonuç almak için en az 3 seans ( 3x2 saat) çalışma gerekir.. Ama ortalama makul süre 5 seansttır... Tüm bu seansları sıkışık bir zamanda yapmak çok arzu edilen bir durum değildir. 2 seanslık yoğun bir çalışmanın arkasından 5-10 günlük aralarla çalışmak daha iyi sonuç verir. Sorunların sayısı arttıkça seans sayısıda artar tabiki..

Sizinle yaptığım 2 seans sonunda istediğim değişiklikleri bulamadım.

hipnoz tedavisi sonu iyi biten bir yolculuktur

o kadar başarılı seansttan sonra gelişme olmaması mümkün değil. Büyük olasılıkla bir çok olaya bakışınız değişmeye başlamıştır, ama içerden değişimler hemen fark edilmez.
Bazen tedavi gören hastalar değişimin farkında olmaz, etrafı onu uyarır. Onun çok değiştiğini, olumlu olduğunu söyler.
Bazende etkiler aylarca sonra ortaya çıkabilir. Bazı hastalarım başlangıçta pek bir şey değişmedi derler.
Ama aradan aylar geçtikten sonra " biliyor musunuz ben gerçekten çok değiştim" diyerek bana teşekkür ederler.
Ama makul ve gerçekçi olmak gerekir. Siz bana bir çok sorunla geldiniz. Multiple skleroz, allerji, depresyon, sigara sorunu vs.. Bunların hepsinden kurtulmak içinbir iki seanstta mucize beklediniz her halde, ama ne yazıkki bu tip mucizeler her zaman mümkün değil.

Ancak yönteme inanıp ısrarlı olunduğu zaman sonuç alınır. Benim 20 seans gelen hastam bile olmuştur, ama sonunda istenen netice elde edilmiştir.
Özellikle fiziksel semptomların hemen geçmesini beklememek gerekir. Temel olaylara ulaştıkça çözüldükçe, daha derinden ve içten seanslar yapıldıkça sonuçlar kendini gösterir.
Yani hedeflere adım adım ulaşmayı bilmek gerekir. 2 metre yüksek atlamayı hedef almış bir kişi için tek amaç 2 metre atlamaksa 1.99 atlasa bile bunu başarısızlık görür. Hele bir de zaman limiti koyduysa artık çalışmayı bırakır. Ama belki o 1.99 a 1.70 den ulaştı bunu görmez bile.

1. Kendinize ve değişimlerinize karşı dürüst olun.
2. Önceliklerinizi belirleyin.
3. Ne istiyorsunuz. makul zamanda makul hedefler koyun.
4. Israrlı olunduğu zaman hangi yöntemle çalışılırsa çalışılsın sonuç alınacağına inanın.
5. Yapılan her çalışma A dan B ye yaklaştırır ama hemen B ye ulaştırmaz. Aldığımız her sonucun keyfini çıkarmayı bilmemiz lazım.
( Rahatlıkla hipnoz oldunuz, bir çok önemli olaya regresyon yaptınız, yakın zamanlarda sizi rahatsız eden olaylara bakışınızı değiştirdiniz, af etmenin nasıl bir şey olduğunu yaşadınız.. Bunlar az şeyler mi?)
6.Sorumluluğun sizde olduğunu bilin. Kimse sizi hasta etmedi. Bunlara siz kendiniz izin verdiniz, yerleştirdiniz. İsteyerek ya da istemeyerek fark etmez.

Kaynak

www.hipnomerkezi.com

08.01.2009

HİPNOZLA TEDAVİ OLMANIZ İÇİN 10 ÖNEMLİ NEDEN

Hipnozun Üstünlüğü

HİPNOZLA TEDAVİ OLMANIZ İÇİN 10 ÖNEMLİ NEDEN

1. Hipnoterapide iyileşme daha tedavi anında başlar.

Terapistin sizin için harcadığı her an sizin değişiminizi bir adım daha olumlu yöne getirir.
Halbuki ilaçla tedavide iyileşeceğinizin ne zaman olacağı hakkında bir bilginiz yoktur.

2. Hipnozun yan etkisi kişinin kendini daha iyi hissetmesidir.

Seans sırasında ve sonrasında kendinizi daha rahat, daha mutlu, daha gevşemiş ve huzurlu hissedersiniz. Ve bu hisler kalıcıdır. Bir insan sesi ne kadar zarar verirse hipnozda ancak o kadar zarar verir.
Halbuki ilaçla tedavide başınıza neler geleceği belli olmaz. Mideniz delinebilir, böbrekleriniz çürüyebilir, allerjik reaksiyonlar olabilir. ABD de bir numaralı ölüm nedeni ilaçların yan etkisidir.

İlaçların ne kadar yaşamı tehdit edici olduğunu öğrenmek için tıklayınız.

3. Hipnozda tedavi seans esnasında gerçekleşir.

hipnoz kadar rahat başka bir tedavi varmı

Hipnozda terapistiniz sizi verilen önerileri yerine getirip getirmeme konusunda suçlayamaz. Çünkü o anda orada seansta birlikte çalışırsınız ve sizin verilen telkin ve önerileri kabul edip etmediğiniz o anda bellidir. Tedavi sadece hipnoz seansı boyunca hastaya bir sorumluluk yükler. Daha sonraki değişim otomatik ve kendiliğindendir.
Halbuki standart ilaçla tedavide hastaya büyük sorumluluk yüklenir. Düzenli alması gereken ilaçlar vardır. Diyeti vardır. Eğer iyileşmezse doktorunuz mutlaka onun verdiği programa uymadığınız yerleri bulup çıkarır ve topu hastaya atar. Doktorun sorumluluğu yazdığı reçete ile sınırlıdır.

4. İyileşme gittikçe artan bir ivmeyle devam eder.

Hipnozla tedavide alınan her olumlu sonuç bilinçaltının uyumunu ve kişinin iyileşme beklentisini arttırır. İyileşme gittikçe artan bir ivmeyle devam eder.
Halbuki standart tedavide doktorun koyduğu teşhis doğrultusunda iyileşme şansı bellidir. İlaçlar etki etmezse, ya da hastalık ilerlerse.. vs gibi doktorunuz size hep korkutucu ve olumsuz bilgiler yükler. Çünkü ilerde olabilecek bir terslik durumu için şimdiden kendini emniyete alması gerekir. Hiçbir doktor suçun kendisinde olmasını istemez.

5. Hipnozda hastalıklar sadece çözülebilir sorunlardır.

Hipnozla iyileşmiş en az bir olumlu durum varsa, örneğin bir kanser hipnozla iyileşmişse, artık her kanserin hipnozla iyileşme şansı vardır. Yani hipnozda istisna yoktur.
Aksine her türlü durumu değiştirme inancı vardır. Hipnozda hastalık yoktur. Sorun vardır ve geldiği gibi gider.
Halbuki günümüz tıbbı istisnaları göz önüne almaz. Tesadüflerle ilgilenmez. Beklenmedik iyileşmeleri göz ardı eder. Ölmesi gereken bir hasta zamanında ölmediyse acaba hangi etkenler bu hastayı kurtardı diye bakmaz. Acaba neden ölmedi diye düşünmez. Yakında nasılsa ölecek sadece zamanı yanlış hesaplamış olabiliriz diye düşünür. Tıp kendiliğinden olan iyileşmeleri sevmez. Şanına gölge düşüren durumlardır. Tıpta her şey istatistiktir. Meme kanserinden 5 yıl içinde ölme şansı yüzde 75 se tabiki %25 kişi kurtulacaktır. İstatistikler böyle söyler. Kurtulanlar sadece istatistikleri doğrular.

6. İyileşmeyi sağlayan zihindir.

hipnoz zihini böyle düzenli bir bahçeye çevirir

Hipnozla tedavi yapan bir kişi vücudun ve zihnin iyileşme gücüne güvenir. İyileşmeyi sağlayan zihindir, bedenin kendi işleyişidir. Bedende düzelmeyecek hiç bir bozukluk yoktur. Amaç iyileşmenin önündeki engel ve inançları temizlemektir. İnancın iyileştirici gücüne inanır.
Halbuki standart tıp her türlü farklı tedavi yöntemine baştan olumsuz yaklaşır. Hastalık bedenin fiziksel ve kimyasal bir bozukluğudur ve ancak keserek, biçerek, içine yabancı kimyasal maddeler tıkarak düzelir diye inanmıştır. Gerisini şarlatanlık olarak kabul eder.

İnancın gücünün bilimsel kanıtları için bakınız.

7. Hipnoz tedavisi bir canlını verdiği doğal bir savaşımdır.

Hipnozla tedavi olmak bir ayrıcalıktır. Aklını kullanmak, aklına güvenmektir. Hipnozla tedavi yerleşik kurallara ve zorlamalara karşı gelmektir.
Tıp ise kişinin aklıyla iyileşeceğine güvenmez. Akıl sadece doktorun dediklerini yapmak, ilaçları düzenli almak, en iyi tedaviyi değil, en iyi hastane ve doktoru bulmak için gereklidir

8. Hipnoterapi hastalığın gerçek nedenini bulur ve tedavi eder.

Hipnozla tedavi olan kişi neden hasta olduğunu öğrenir, tekrar hastalanmamak, vücudun düzenini bozmamak için neler yapılması gerektiğini bilir.
Tıp ise hastalığı kaçınılmaz bir son olarak görür. Herkesin genetik şifrelerinde hangi hastalıklara yakalanacağı kayıtlıdır ve er geç kişi bu hastalığa yakalanacaktır.

9. Hipnoz için kötü kader yoktur.

iyileşme iç düzeni bulmaktır

Hipnozla tedavi olan kişi sadece ve sadece kendi gücüne güvenir. Kendi içindeki iyileştirici gücü öğrenir.
Klasik tedaviyi seçen bir kişi kendini ilaçlara bağımlı kılar. Kendinde bir sorumluluk görmez. Hastalık bir kaderdir ve ilaçlar ve doktorlar onu iyileştirecektir.

10. İyileşme kısa sürede ortaya çıkar.

Hipnozda kısa süre içinde sonuç alınır.
Halbuki klasik tıp iyileştirmek için değil sadece öldürmemek için tedavi etmeye çalışır. Bu nedenle hastalık ömür boyu sürer.

Kaynak

www.hipnozmerkezi.com

 

08.01.2009

Hipnoz Neden Etkili?

Hipnoz Neden Etkili?

 

BİLİNÇ VE BİLİNÇALTI

İnsan zihnini bilinç, bilinçaltı ve bilinç dışı olarak değişik bölümlere bölerek inceliyoruz.. Tabii beynimizde böyle, şurası bilinç şurası bilinçdışı diye sınırları belli alanlar yok..
Aslında zihin olayı sadece beyinle sınırlı değil. Zihin sade bir yönetim merkezi. Zihin tüm beden ve insan varlığını kaplayan bir kavram.
Bu bir kavram.. ama gerçek bir kavram..

Bilinç dediğimiz zaman

Bilinç dediğimiz zaman şu anda farkında olduğunuz her şeyi anlatıyorum demektir.. bilinçaltı sorunlarımızın kaynağıdır Şu anda beni dinliyorsanız ancak benim sesimi duyarsınız.. Sokakta çalan kornayı duymazsınız.. Ama bilinç dışınız onu duyar ve işler..
Bilinciniz bir anda en fazla yedi ile dokuz arası bilgi parçasını işleyebilir..
Yani şu anda size aklınızda tutmanızı söyleyeceğim 11 rakamı bir ilişkilendirme yapmadan aklınızda tutamazsınız ya da bir an tutarsınız ama o anda size başka bir soru sorsam ve siz onu yanıtlasanız tekrar numarayı sorduğumda büyük olasılıkla unutmuş olursunuz. Ama bilinçaltınız onu beyninizde bir yerlere geçici olarak yazar.. Bilinciniz olayları analiz eder, mantık dediğimiz o süzgeçten geçirir.. Bilinçaltımız ise geniş bir bilgi bankasıdır.. Bir bilgisayarın hard diskidir.

Bilinçaltı

Bilinçaltı değerlerimizi, inançlarımızı depolar, beden fonksiyonlarımız kontrol eder.
Bilinçaltı geniş bir bilgi bankasıdır.. Tüm yaşantımızdaki yaşadıklarımızı, acılarımızı, mutluluklarımızı, duygularımızı saklar..
İnançlarımız orada şekillenir.. Davranışlarımız, tepkilerimiz orada biçimlenir…
Bir olay karşısındaki duygusal tepkimiz burada birikmiş bilgilerin eseridir.. Gelecekle ilgili kaygılarımız buradan köken alır.

Bilinç yargılar! Bilinçaltı uygular!

bilinç nerede biter bilinçaltı nerede başlar

Bilincimiz bilinçaltında birikenleri yargılar, eleştirir, kabul eder, etmez.. Bilinç işine yaramadığına inandığı bilgileri bilinçaltına geri gönderir. Bu kötü birikmiş bilgi yaşamımızı yönlendiren bir parça olur.. Sigara, kötü yeme alışkanlığı, stresler, endişeler. Bizi biz yaparlar. Bilinçdışımız ise bedenimizde otomatik, istem dışında seyreden tüm olayları idare eder… Nefes almak, kalbin çalışması, barsakların çalışması gibi… Bilinçaltında oluşan duygular kendini bilinç dışında karşılık bulur..

Heyecanlandığınız zaman kalbiniz çarpar, utandığınız zaman yüzünüz kızarır. Stres karşısında mideniz kasılır.. Ya da sıkıldığınız zaman başınız ağrır.. İşte aslında bilinçaltı ile bilinç-dışının bu sıkı-fıkılığı bir çok hastalığın ve psikolojik sorunun nedenidir. Ülserler, barsak hastalıkları, ruhsal sorunların yol açtığı bir çok fiziksel bozukluk bu ilişkinin eseridir..

Yani bilinç-altındaki bir duygusal değişiklik ya da sürekli olumsuz uyarılar bedende kendini fiziksel bir rahatsızlık şeklinde ortaya çıkarır.. Ya da bir olumsuz alışkanlık şeklinde.. Örneğin tırnak yeme şeklinde… ya da bir tik şeklinde..

 

KAYNAK

www.hipnozmerkezi.com

 

08.01.2009

HİPNOZ İLE İLGİLİ MERAK EDİLEN SORULAR

HİPNOZ İLE İLGİLİ MERAK EDİLEN SORULAR

 

Hipnoz nasıl bir değişimdir?

Hipnoz bir uyku hali değildir. Özel bir zihinsel düzey durumudur. Tam uyanıklık ile uyku hali arasında uykuya yakın bir yer olarak kabul edilebilir. Ama uyanıklığın bulunduğu tüm özellikleri içerir. Yani hipnozda kişi duyar, etrafındaki hareketlerin farkında olur. Bilinç sanki bir gözlemci konumundadır, izler ama karışmaz. Tedavi için yapılanların uygunluğunu denetler. Hipnozdayken kişi hayallerle çalışabilir. Bilinçaltı için gerçekle hayal arasında fark yoktur.

Hipnoz ne tür bir süreçtir?

hipnoz verilen telkinler sonucunda oluşur

Hipnoz düşünen akıldan hisseden akıla bir kayıştır. Bilinçaltına ulaşma yöntemidir. Bilinçaltı kendisine ulaşan hiç bir telkini sorgulamaz değerlendirmez aynen uygular. Hipnozda geçen süre uzadıkça hipnozun derinliği artar. Hipnoza giriş kişinin kendi arzusu ve rızası ile olan bir olaydır ve verilen telkinleri otomatik olarak yerine getirdikçe bir süre sonra hipnotik duruma doğru kayış olur

Hipnoterapi nedir?

Hipnoterapi, hipnoz aracılığı ile / hipnoz uygulanmak suretiyle bazı hastalıkların tedavi edilmesidir. Ancak Hastayı iyileştiren bizzat Hipnozun kendisi değil, Hipnoz sırasında uygulanan değişik tedavi yöntemleridir. Yani, Hipnoz değişik tedavi yöntemlerinin uygulanmasında işe yarayan, kolaylaştıran bir tedavi aracıdır. Bu anlamda Hipnozu bir şırıngaya benzetmek mümkündür. Nasıl ki şırınga, iyileşmek için hastanın gereksinim duyduğu çeşitli ilaçları (antibiyotik, ağrı kesici, ateş düşürücü vb) uygulamak için kullanılan bir araç ise ve hastayı iyileştiren şey şırınga değil de içindeki ilaçlar ise; aynı şekilde Hipnoz uygulanmasında da hastayı iyileştiren şey bizzat hipnozun kendisi değil; hipnoz sırasında uygulanan değişik tedavi yöntemleridir.

Hipnoz bir uykumudur?

Dıştan bakıldığında hipnozdaki kişi çok rahat ve huzurlu bir şekilde uyuyor gibi göründüğünden yüzyıllardır, hipnozun bir uyku olduğu yanılgısı yerleşmiş olarak sürmektedir. Oysa hipnoz bir uyku değildir. Hipnozdaki kişi uyanıktır, hipnoz uygulayan kişinin tüm sözlerini duyar, anlar, hatta yargılar, sorulara yanıtlar verir. Hipnoz yoğunlaşmış bir farkındalıktır.

Hipnoza nasıl girilir? Oto hipnoz nasıl öğrenilir?

Hipnoz uygulayan kişinin verdiği direktifler doğrultusunda hipnoza girilir. Hipnoz seansları sırasında, belirli amaç ya da hedefler için, hipnoz uygulayan kişinin öğretmesiyle kişi, istediği takdirde kendi kendine hipnoza girebilir. Buna OTOHİPNOZ ya da self hipnoz adı verilir. Hipnoz seansı sırasında verilen basit işaretler, kelimeler, hareketler dahi kişiyi kendi kendine hipnoza sokmaya yeter. Hipnoz öğrenilen bir durumdur. Bir sonraki hipnoz bir öncekinden kolay, çabuk ve derin olur.

İsteğim dışında zorla hipnoz girer miyim?

Hayr. Hipnoz, kişinin gönüllü isteğiyle, hipnoz uygulayan kişinin direktifleri doğrultusunda dikkatini toplaması ve yoğunlaştırması ile gerçekleşen bir durumdur.. Dolayısı ile hipnoza girmek istemeyen kişi dikkatini yoğunlaştırmayacağı ve direktiflere uymayacağı için isteği dışında hipnoza sokulamaz. Hipnoz iki kişi arasında yapılan bir sözleşmedir. Karşılıklı bu sözleşmenin yerine getirilmesi gerekir.

Hipnozu kimler yapabilir?

Hipnoz yapmayı öğrenen herkes hipnoz yapabilir. Ancak “hipnoz uygulamak” ile “hipnoz aracılığıyla hastalıkları tedavi etme”yi birbirinden ayırmak gerekir. Öğrenen herkes hipnoz uygulamayı başarabilir ancak hipnoz aracılığı ile hastalıkları tedavi edebilmek için hipnozu bilmenin yanı sıra hastalıkları tedavi konusunda eğitim almış olmak gerekir. Bu nedenle hekim, dişhekimi ya da (bazı psikolojik sorunların giderilmesi ya da eğitimini aldıkları bazı terapi yöntemlerini uygulamak üzere) Klinik psikologlar ve danışman psikologlar, diyetisyenler ve fizyoterapistler hipnoz ile tedavi yapabilirler.

Hemşireler; Hastalarla yakın ve güvenilir ilişki kurmak için, hastaları iyileşmeye motive etmede, moral vermek için, kaygısını gidermek için, stresini azaltmak için, operasyon sonrası iyileşmeyi gidermek için, kendilerini ruhsal açıdan daha güçlü hale getirmek için hipnozu kullanabilirler.

Danışman ve rehber öğretmenler; öğrencilerine öz güven kazandırmak, sınav kaygısını ortadan kaldırmak, dikkati arttırmak, yaşamda ne istediklerine kendi adlarına karar vermelerini kolaylaştırmak için öğrencilere hipnoz uygulayabilirler.

Sosyal Hizmet Uzmanları; Uğraştıkları tüm iletişim ve ıslah işlevlerinde hipnozdan mükemmel bir düzeyde yaralanabilirler.

Hipnozda kontrolümü kaybeder miyim?

isteyen herkes hipnoza girer

Kesinlikle hayır. Hipnoz sırasında kişinin kontrolünün istediği her an eline alabilir. Ama hipnozun süregen olmasi ve tedavinin başarılı olması için kontrolü ele almaz. Sadece gerektiğinde bazı durumları kontrol edeceğini bilir. Yani Kontrolün kendi elinde olduğunu kontrol etmeye kalkarsa hipnoz ortadan kalkar.

Hipnoz uygulayan kişinin söylediği her şeyi dinler, anlar, değerlendirir ve istemediği hiçbir şeyi söylemez, istemediği hiçbir şeyi de yapmaz. Ama eğer istenen şeyler terapi için gerekliyse ve kişi bunları yapmazsa hipnoz hali ortadan kalkar. Terapi başarılı olmaz. İyi bir terapi için terapistin istediği şeyler anında ve düşünülmeden yerine getirilmelidir. Eğer, hipnoz uygulayan kişi, hipnozdaki kişiden söylemek istemediği gizli sırlarını söylemesini ya da onun ahlaki ve sosyal değerlerine aykırı bir şeyi yapmasını isterse kişi bunu kabul etmez, daha da zorlanırsa hipnozdan çıkar.Ya da hipnoz sırasında böyle telkinler alsa bile yaşamında bu telkinler etkili olmaz.

Hipnozdan çıkamamak mümkün mü?

Hayır. Hipnoza alınan herkes, seans sonunda hipnoz uygulayan kişinin direktifleriyle hipnozdan çıkar. Diyelim ki hipnoz sırasında hipnoz uygulayan kişi çeşitli nedenlerle kişiyi hipnozdan çıkartmadan oradan ayrıldı. Bir süre sonra uygulayıcının uzaklaştığı süre ve mesafeye bağlı olarak hipnoz sona erer.

Hipnoza herkes girebilir mi?

Evet. Söylenenleri anlayan ve uygulayan herkes derin hipnoza girebilir. Hipnoz kontrolü kaybetmek değil aksine zihinsel kontrolü güçlendirmektir. Zeki, hayal gücü kuvvetli, kolayca dikkatini yoğunlaştırabilen kişiler hipnoza çok kolay girer, kolayca da derinleşebilirler.

Kaynak

www.hipnozmerkezi.com

08.01.2009

Hipnoz Tedavisi Nedir?

Hipnoz Tedavisi Nedir?

Sorun bahçenizdeki yabani otlar gibi bilinçaltında kök salmıştır.

Bir an zihninizin evinizin önündeki bahçe olduğunu düşleyin.
Ne kadar özenli bakılan bir bahçe olsa da çok yakından baktığınız zaman güzel bitkilerin arasında mutlaka birkaç demet yabani ot bulursunuz.
Yabani otlar ilginçtir, çünkü kolay yok olmazlar.
Yine de bahçenin çoğu bitkisi, güzel ve bakımlı çimler, bitkiler ve çiçeklerle donanmıştır. (kendi hakkınızdaki güzel şeyler).

Hipnoterapi gerçek sorunun köküne ulaşır.

sorunların kökü bilinçaltındadır
Bahçede toprağın altında kalan bitki kısımları ve kökler bilinçaltını temsil ederler.
Otların bulunduğu toprağın hemen yüzeyi, kolay görünen kısım olan bilincimizdir.

Kendinizin ve herkesin görebileceği şekilde büyüyen yabani otlar ise hoşlanmadığımız bölümdür.
Hoşlanmadığımız şeylerimiz tırnak yeme gibi basit kötü huylar, ya da sigara içmek, fobiler (anlamsız korkular) hatta mide ülseri gibi önemli şeyler olabilir.

Tıpta bazı tedaviler, sadece davranışla ya da görünen semptomla ( hastalığın belirtileri) uğraşır.

Bu yöntem yabani otları budamakla eşdeğerdir.
Otların tekrar büyümesi kaçınılmazdır.
Kısa süre için kendinizi iyi hissedersiniz. Diyet yaparak kilo vermek gibi.
Bir süre sonra kilolar geri döner. Çünkü kilo almanın esas nedeni asla ortadan kaldırılmamıştır.
O zaman umutsuzluğa düşer, üstüne daha fazla kilo alırsınız (daha fazla yabani otlar!).

Uygun yöntemle yapılan hipnoterapi sorunu kökünden halleder. Hipnoterapi ile değişim isteyen kişinin sorunu başlatan durumu, düşünceyi, yada fikri açıklıkla anlaması sağlanır.
Eğer kökler temizlenirse sorun ortadan kalıcı olarak kalkar.

Hipnoterapi en alttaki tuğlayı çeker

Sorunun gelişmesi tuğlaların yandaki şekildeki gibi üst üste yığılmasına benzer.

Tuğlaların tepe üstü yığılmalarına dikkat edin. En alttaki tuğla tüm sorunu başlatan yaşamınızdaki ilk olaydır (genellikle de unutulmuş bir olaydır).

Geçmişinizde oluşan bu olay, düşünce ya da fikir yabani otların tohumu gibidir.
Kendi başlarına pek önemi yoktur. Ama takip eden gün ay veya yıllardaki benzer olaylarla güçlenir, beslenir
(tuğlaların daha sonraki katları) ve can sıkıcı ciddi belirtiler oluşturur ( tuğlaların en üst katı).

Üst kattaki her bir tuğla farklı bir belirtiyi, sürekli yemeyi, baş ağrılarını, kendine güvensizliği, ilaç alışkanlığını vs. temsil eder. (toprağın üzerinde havaya doğru büyüyen yabani otlar gibi).

Doğru ve ustalıkla uygulanmış hipnoterapi tüm diğer tuğlaları bir arada tutan en alttaki tuğlayı (ilk olayın gücü) alttan çeker ve kaldırır. En dipteki tuğla çekildiği zaman tüm sorun ve belirtiler yıkılır, dağılır.

Kaynak

www.hipnozmerkezi

 

 

08.01.2009

Hipnoz Nasıl İyileştirir?

Hipnoz Nasıl İyileştirir?

İYİLEŞMENİN KAYNAĞI NEDİR?

Regresyon yaptığımızda, orada derinlikte sıkışmış olumsuzluğu yakalarız.

saf temizlik içimizde bulunmayı bekler.

İyileşmenin kaynağı geçmişi temizlemektir. Geçmiş içimizde canlı. Aslında onlar geçmiş değil. Şu anı etkiliyorsa geçmiş değil şimdidir.

Bilinçaltının saati bilincin saatiyle pek uyuşmuyor. Yaşamımızda da buna benzer olayları yaşarız ya da şahit oluruz.

Eski medeniyetlerden kalmış, topraktan yapılmış bir bardağa rast geldiniz mi? Eski medeniyetlerin yaşamış olduğu topraklarda gezerken, ayağınız bir cisme takılıyor. Bakıyorsunuz toprağa gömülmüş, topraktan yapılmış bir çanak. Toprağı kazıp çanağı çıkarıyorsunuz.

İçi çamur dolu. Çamuru şöyle bir boşaltıyorsunuz, içine temiz su koyuyorsunuz. Suya ne olur? Çamurlu su.
Suyu boşaltıyorsunuz. Çanağın dibindeki çamuru iyice kazıyorsunuz. Tekrar su. Yine bulanık. Dibindeki aşınmayı kazıyorsunuz. Su koyuyorsunuz yine bulanık. Ne yapacağız? O bozuk yüzeyi parlatmamız gerekir. Vernikle boşlukları kapatırız. Boyarız, cilalarız. Bardak artık temiz suyun temizliğini koruyacak hale gelmiştir.

İşte iyileşme amaçlı regresyon çalışmaları da benzer bir temizleme yapıyor. Olumsuzlukla, kötü ve bozuk düşünce ve inançlarla dolu bir ruha temiz düşünceler boşaltmaya çalışın. Ne alacaksınız? Çamur. Zihinsel bir çamur bulamacı.

Nedene doğru regresyon yaptığımızda, orada derinlikte sıkışmış olumsuzluğu yakalarız.
Buradaki olumsuzluğu salmak çanağın dibindeki çamuru kazımaktır.
O olumsuzluk o kadar uzun süre orada yerleşmiştir ki, büyük olasılıkla zihinde ve kalpte aşınmalar yapmıştır. Bu aşınmaları temizleyeceğiz.

Tamam da temizlik malzememiz nedir?

Temizlik malzememiz sevgi ve aftır.
Çocukluk duygularına ulaşabiliriz

En güçlü iyileştirici gücümüz evrensel iyilik araçlarıdır. Sevgi ve af. Ancak sevgi ve afla temizlenmiş o zihin ve kalbe sağlıklı, olumlu düşünceleri yerleştirebiliriz.
Sağlıklı ve temiz kalmasını sağlayabiliriz.

Olay her neyse. Ne kadar iyi bir olaysa da, ya da ne kadar kötü bir olaysa da.
Mutlak olan şudur.
Mükemmel kötü bir olay değildir. Yani kusursuz bir olay değildir.
Kusursuz bir iyilik hali yoktur. Ve nasıl kusursuz iyilik yoksa, iyiliğin eksik olduğu yerlerde mutsuzluk vardır.

Peki bir olay her yönüyle kusursuz kötülükle dolu olabilir mi? Kusursuz kötü olay yoktur. Bu ne demektir?

Eğer bir şeyin içinde iyiliği aramaya başlarsanız onu bulursunuz. Eğer aradığınız kötülükse, tamam onu da bulursunuz.

Önce çamurları akmalı

her şeyin içinde iyiyi bulabilmek

Önce çamurları akmalı. Çocuk nasıl hissetmesi gerekiyorsa öyle hissetmeli, acıtan olumsuz duyguları salıp göndermeli.

Mutsuzluğunu, kızgınlığını akıtmalı.
Göndersin ki olaylara daha sakin ve yeni bir açıdan baksın.
İşte burada çocuğu sevgiyle doyurma zamanıdır.

Bunu çocuğu yeniden bilgilendirerek, yeni bir anlayış sağlayarak, hiç kimsenin sevgisini bulamazsa, kendisinin ve Tanrının sevgisini bulmasını sağlarım.

O halde zihnin bunu eleştirmeden, yargılamadan ve henüz olumsuzlukla tanışmadığı bir durumunda yapmalıyım.
Bu an ilk olayın öncesidir. Saf zihnin olduğu yerdir. Oraya aldığımız çocuğa her türlü olumlu bilgiyi verebiliriz.
Yani yeni bir bilinç oluşturabiliriz. Çocuğun kendi değerinin olduğu, yaşamında başına gelecek her olayın, onun gelişmesine ve hayatı öğrenmesine yönelik olduğu telkinlerini veririm

Kaynak

www.hipnozmerkezi.com

 

08.01.2009

Duygular nasıl boşaltılır?

Duygular nasıl boşaltılır?

 

Duygular bedende olumsuz enerji olarak birikmiştir. Bu gereksiz ya da düzensiz enerji bedenin normal işleyişini bozar. Normal enerji akışını bozar. Bu birikmiş enerjileri aynı birikmiş cerahate yani apseye benzetebiliriz.

Apse neden olur? Bedene giren mikroplar çok fazla olursa ve bedenin savunma mekanizmaları bu mikroplarla savaşmakta yetersiz kalırsa en azından mikropları belli bölgelerde hapsetmeye çalışır. Etrafına bir savunma duvarı örer. Yoksa o kadar mikrop bir anda benden yayılırsa anında ölüm olur. Ama ne kadar sarılırsa sarılsın yine de zaman zaman mikroplar kana karışır ve bedende ateş, halsizlik, sıtma gibi belirtiler verir.

Bir apsenin tedavisi o apse odağına ulaşmak ve apseyi yararak içindeki pisliği akıtmaktır. İlaçların apseyi iyileştirmekte hiçbir yararı olmaz.

Bir apse odağına nasıl ulaşılır? Önce apsenin yeri saptanır. Beden içinde her organda, beyinde dahil olmak üzere apse birikebilir. Önce görüntüleme yöntemleriyle apsenin yeri bulunur. Ondan sonra apseye ulaşmak için karın ya da kafatası açılır daha sonrada apse kabuğu yarılarak içindeki cerahat akıtılır. Cerahat akmadan apse iyileşemez.

Duygularda apse gibi birikir. Tüm benzer duyguları beden aynı yerde biriktirir. Örneğin öfke, kızgınlık, kin, nefret, kırgınlık gibi duygular karın bölgesinde, barsak kaslarında birikir. Acılar kalp bölgesinde, ifade edilmemiş sözler gırtlak bölgesinde ve tiroid bezinde birikir. Beden duyguları bir yerde tutmaya ve zarar vermesini engellemeye çalışır. Aynı apse gibi. Ama birikmiş duygularda kendini değişik şekillerde sorunlar olarak belli eder.

İşte duygular akmadan da sorun ortadan kalkmaz. Bazı kişiler “ben olumsuz duygularımın neler olduğunu biliyorum der” ve yaşamına devam eder. Bu durum bedeninde apse olduğunu bile bile çalışmaya devam etmeye benzer. Sorunun nedenini bulmak ve bilmek iyileştirmez. Eğer apse bedende durmaya devam ederse ateş, halsizlik, kansızlık vs gibi kötü belirtiler vermeye devam eder.

Duygularda böyledir. Varlığını bilmek yetmez. Akıtmak gerekir. Duygular nerededir? Bunu ancak hipnozla anlayabiliriz. Hipnoz sayesinde duyguların kaynağına ulaşırız. Yani regresyonla o duyguların biriktiği olayları canlandırırız. Birinci aşama budur. Ama bu yetmez. Sadece apsenin yanına gelmişizdir. Apse hala sağlamdır. O zaman akıtacağız duyguyu bedenden..

Apseyi akıtmak kolay. Basarsın bıçağı, yararsın apseyi boşaltırsın cerahati..

 

Duygu nasıl boşalır ki?

Bir çok yöntemimiz var. Ama esas olan duygunun boşalacağına inanmak. Hipnoz halindeyken bilinçaltı neye inanırsa onu gerçekleştirir. Yani duyguyu akıt dediğimiz zaman duyguyu bedenden akıtmaya başlar. Duyguları ya yastığa vurarak akıtırız. Vurmak önemlidir. Çünkü duygu akıtılamamış enerjidir ve ancak enerji harcayarak bedenden akarlar.

İkinci yöntem ifade etmektir. Yani bağırmak, kızmak, küfretmek, hesap sormak gibi. Yastığa vururken bir yandan da bu duyguları ifade etmek gerekir. Aynı o geçmişte yaşadığımız olayda söyleyemediğimiz ne varsa, söylenmesi gereken ne varsa onlar ifade edilir. Zaten o zaman o durumda ifade edilmediği için birikmiştir bunlar.

Tüm duygular bedende ifade edilmek ve yaşanmak için üretilir. İfade edilirse birikmez. Hipnoz ortamında ifade edilen her duygu boşalır. Ne kadar arzulu ve çoşkulu söylenirse, inanarak ve boşaltma amacıyla vurulursa enerji bedenden boşalır. Özellikle öfke ve pişmanlıkları bu şekilde boşaltırız.

Diğer bir boşalma şekli ağlamaktır. Ağlamakla üzüntü boşaltılır. İçerde birikmiş acılar için ağlamak gerekir. Acı başka türlü akmaz. Ağlamanın yerini başka bir teknik tutmaz. Bu nedenle terapiye gelenlerin ağlamaya hazır olmaları hatta niyetli olmaları gerekir. Yoksa acı içerde birikir. Yerine konmayan kayıplar için ağlamaktan, yas tutmaktan başka bir çare yoktur.

Korkular için en önemli boşaltma aracı korkunun bittiğini bilinçaltına telkin olarak vermektir. Çünkü korkulan artık olmamıştır. Yine korku için yastığa vurmak, bağırmak, korkmadığını ifade etmek önemlidir.

Duygu boşaltmalarına yardımcı olmak üzere EFT ( duygulardan arınma teknikleri), NLP ile yeniden çerçeveleme ve Reiki teknikleri kullanılabilir. Tüm bu teknikler regresyon sırasında ve nedenin ne olduğu anlaşıldıktan sonra kullanıldığı takdirde tek başına kullanmaktan kat kat daha fazla olumlu etki yaratır.

Zihin için bir meselenin hayali ya da gerçek olarak bitirilmesi fark etmez. Hipnozla duyguyu boşaltmak meseleyi hayali olarak bitirmektir. Ama bedende gerçek olarak kaydedilir.

Kaynak:

www.hipnozmerkezi.com

 

08.01.2009

NEDEN HASTALANIRIZ?

 

 

NEDEN HASTALANIRIZ?

Hipnozla iyileştirme yaparken esas olarak duygularla çalışırız. Bu nedenle hipnotik açıdan duyguların ne anlama geldiğini hem terapistin, hem de tedavi olacak kişinin anlaması, tedavinin etkinliğini ve alacağımız sonucun olumluluğunu arttırır. Duyguların ne işe yaradığını anlarsak, o duyguları yaratan olayları açığa çıkarıp, bilinçaltında yeni bir anlayış ve bakış geliştirirsek o duyguların yol açtığı fiziksel rahatsızlıktan, kötü huylarımızdan, beğenmediğimiz davranışlarımızdan ve hatta iyileşmeyen hastalıklarımızdan kurtuluruz.

Tüm Duygular İyidir

duygular bir amaca yöneliktir

İnsanlar bilinmeyenden korkma eğilimindedir. Kişinin kendini kötü hissetmesine neden olan duyguları kişi kötü olarak algılar. Ama çoğu zaman o içindeki kötü duygunun ne olduğunu bilmez. Bu nedenle içindeki hissi kötü olarak algılar.

Halbuki tüm duygular iyidir. Tüm duygular bir amaca yöneliktir. Sadece tanımadığımız, adını koyamadığımız, yanlış anlaşılan hisler kötü duygu olarak algılanır. Duyguların adını bilirsek, bize ne söylemek istediğini bilirsek, duygulara duygusal olmayan bir yolla yaklaşmasını öğrenirsek… Tüm duygular iyidir.

Duyguların lisanını öğrendikçe, bize ne söylemek istediğini öğrendikçe içimizdeki sıkıntı ve endişe azalır. Anlamak, kendimize olan güveni arttırır, bize yeni bir yol gösterir. Kendi kontrolümüzü elimize alırız.

Duygularımız Ne İçindir?

Amaçları bize bilgi vermektir. Bizi yönlendirmektir.. Daha doyurucu bir yaşam için…
Duygular bizim iç zekamızın, anlayışımızın ürünleridir… İhtiyaç arzu ve isteklerimize bağlı olarak gelişirler.
Doyurulmayan arzu ve ihtiyaçlar… yarattıkları huzursuzluk bizim bunları tatmin etmek için uğraşımıza bağlıdır.
Eğer onları doyurmak için bir çaba göstermezsek, ya da gösterdiğimiz çaba esas nedene yönelik değilse huzursuzluk gittikçe artar.

Emosyonel Resonans; Duygusal Titreşim

duygusal titreşim aşırı tepkiye yol açar

Duygularla ilgili tüm fiziksel değişiklikleri yaratan bilinçaltıdır. Duygularımızın kaynağı da bilinçaltıdır.
Yaşanmış olaylar bilinçaltında duyguların oluşmasına neden olur. Ama her deneyim bir duygu kaynağı değildir. Kişinin o deneyime bağladığı anlamın şiddeti, algılaması duygunun tipini ve şiddetini belirler.
Duygu saf bir motivasyondur. Harekete geçirici psikolojik bir baskıdır. Eğer bu his bastırılırsa o duygunun içindeki enerji de bastırılmış olur. Özellikle kızgınlık, korku gibi duyguları birikmiş kişilerde küçük bir olayda aşırı tepki gösterme riski vardır. Basit bir olay o hisle resonansa girer ve kişide olayla ilgisiz şiddette tepkiye neden olur.
Belli bir ruhsal durum, o anda yaşanan fiziksel değişikliklerle beraber bilinçaltında kodlanarak kaydedilir. Aynı hissi durumda aynı fiziksel olaylar tekrar edilir.
- Eski bir olayla aynı frekansı gösteren bir olay olduğunda emosyonel sistem resonans yapar.. ( aynı frekansta ses verir..)

Stresten Hastalığa Giden Yol

- İç ve dış stres fiziksel yapımızı belirleyen genetik zincirlerimizi gerer. Her bir organ için farklı zincir vardır. Herkesin organının dayanıklılığı farklıdır. Stres bu özel zayıf yerleri açığa çıkarır.
- Kronik stres ise : bağışıklık sistem bozuklukları, tansiyon, kalp, mide barsak sorunlarına neden olur. Stres azalınca zincir tamir olur.
- Geçmişten gelen ve karşılanmamış ihtiyaçları temsil eden duygular kişinin içinde sürekli bir kazanın kaynamasına neden olur. Şu anda kişiyi sıkan hiçbir olay olmasa da geçmişten gelen sorunlarını çözememişse kazan kaynamaya devam eder. Eğer gelecekle ilgili endişeleri de varsa bu da kazana ayrı bir yakıt olur. Kişi sürekli bir huzursuzluk duyar. Şimdisini rahat yaşayamaz. - Gelecekle ilgili endişelerimiz geçmişle ilgili benzer hissi olaylarla resonans yapar. Gelecekle ilgili endişelerimiz varsa aslında geçmişte yaşıyoruz demektir.
- Geçmişi temizlemek geleceği düzeltmek demektir.Bu olunca sadece şimdiyi yaşamaya başlarız.

Depresyona ve Kötü Alışkanlıklara Giden Yol

depresyon karar verme molasıdır

Duyguları bir otomobilin kontrol paneline benzetebiliriz. Birçok durum için farklı ışıklı göstergeler vardır. Yağ için, benzin için, motor ısısı için, elektrik sistemi için. Yanan her farklı ışık farklı bir olayı işaret eder. Örneğin benzin azalmışsa benzin göstergesinin ışığı yanar. İşte duygular bu yanan ışıklardır. Benzinin kendisi değildir. Duyguyu bastırmak o yanan benzin göstergesinin üzerine siyah bir bant yapıştırmakla eşdeğerdir. Eğer yanan ışığın benzin ihtiyacını gösterdiğini biliyorsak benzin alırız. O işaretin ne anlama geldiğini bilmiyorsak ama bir şeyleri işaret ettiğini biliyorsak o zaman bildiğini düşündüğümüz bir kişiden yardım isteyebiliriz. Ama ne olduğu hakkında hiçbir bilgimiz yoksa önemsemeyiz ve arabayı sürmeye devam ederiz. (sonucu malum!)
Şimdi benzin lambasının ne anlama geldiğini bilmezsem.. Orada bir ışık yanıyor ama..bu endişe verici bir durum.. bunu hissediyorum… Bu endişemi gidermek için… Çeldirici, unutturucu bir davranışa yönelirim..

Alkol, şeker, aşırı yeme, sigara, kokain, haplar, kumar.. alışveriş.. kuaför..
Kötü hisset – unutturucu davranışa yönel..Ama bu davranış sadece kullanıldığı an iyidir.. Sonra giderilmeyen sorun…tekrar çeldirici davranış ve kötü alışkanlık oluşur.. Ama tekrar başarısız olunca..
Kapana kısılmış.. Çaresiz.. Hüsran.. Hayal kırıklığı.. İhtiyaçları karşılanmadıkça yeni çareler aramaya başlar.. Yalnız kişi, bara gider, ama arkadaş yerine içki bulur..Halbuki yalnızlık arkadaş aramayı gerektirir.
Davranış devam ettikçe hüsran artar. Daha fazla hayal kırıklığı, ümitsizlik, acı, stres artar..

Depresyon; Vücudun Çare Bulmak İçin Verdiği Bir Moladır

Doğa burada bir emniyet sübapı koymuştur.. Depresyon.. Bazı insanlar bunu çalıştıramadan patlar.. ( cinnet, intihar gibi..) Artık depresyonda çözüm arama çabaları iflas etmiştir.. Depresyon karşılanamamış temel duyguların son varış noktasıdır.
Depresyona gidiş karlı havada lastikleri çevirmeye benzer.. Gaza bas.. Gaza bas.. Tekerlekler döner ama daha çok kara gömülür.. En sonunda yeter deyip başka çare ararsınız.. Motoru yakmadan, gaza basmayı bırakırsınız.. İşte depresyon budur.. başka çare aramak için vücudun verdiği bir moladır. kötü alışkanlıklar kötü duyguları bastıramaz Sigara, alkol, aşırı yeme, tırnak yeme gibi kişilerin kendilerinin de hoşlanmadığı kötü alışkanlıkların kaynağının tatmin edilememiş ihtiyaçları işaret eden duygular olduğunu anlamamız gerekir.

İşte burada artık hipnoterapist olarak devreye girebiliriz. Öncelikle çoğu zaman duygunun ne olduğunu kişi belirleyemez. O zaman açığa çıkarıcı teknikleri kullanarak duygunun ve bu duyguya neden olan olayların ortaya çıkarılması gerekir..

KAYNAK:

  www.hipnozmerkezi.com

 

06.01.2009

KORKULARIMIZI ATALIM MI? NE DERSİNİZ!!!

KORKULARIMIZI ATALIM MI? NE DERSİNİZ!!!

 

Korkularımız kaderimiz, rüyamız ve geleceğimiz olmaya mahkûmdurlar…Onları atmaya ne dersiniz! Hazır mısınız korkusuz yaşmaya? Sizlere bu haftada hipnoterapide elde ettiğim sonuçları kısaca paylaşmak işitiyorum.

Bizler yaşamımız boyunca bir şeyler arıyoruz aradığımızın aslında tam olarak ne olduğunu bilmeden arayışımızı sürdürüyoruz. İnsanlık, gerçeğin, adaletin ve güzelliğin arayışını sürdürüyor. Gerçeği arıyoruz, çünkü zihnimizde depoladığımız yalanlara inanıyoruz. Adaleti arıyoruz, çünkü sahip olduğumuz inanç siteminde adalet yok. Güzelliği arıyoruz, çünkü kişi ne kadar güzel olursa olsun, o kişinin güzelliğine inanmıyoruz. Bizler durmadan ve dinlenmeden aramaya devam ediyoruz… Peki, nedir bu aramanın esrarı?

               Her şey zaten içimizde olduğu halde, gerçeği, adaleti ve güzelliği umutsuzca dışarıda aramayı sürdürüyoruz. Arıyoruz, arıyoruz, arıyoruz. Bulunacak bir gerçek yok. Başımızı nereye çevirirsek çevirelim, gerçeği her şeyde görebiliriz. Ama zihnimizde depoladığımız anlaşma ve inançlar, gerçeği görmemizi engelliyor.

Sizler gerçeği bulmak ve sağlıklı olmak için;4 basit formül sunmak istiyorum…


1. Kullandığınız sözcükleri özenle seçebilmeli,.
2.Olayları, olguları, sonuçları kişisel algılamayın.
3. Varsayımda bulunmayın.
4. Daima yapabildiğinizin en iyisini yapın.

            Korkular, düşünce sistemimizi ve mantığımız etkilerler. Doğruları yanlışlardan ayırt edebilme yetimizi ortadan kaldırırlar.

            Mükemmel olmadığımız için de kendimizi reddederiz. Bu öz-reddedişin boyutu, yetişkinlerin onurumuzu ne kadar etkin bir biçimde zedelediğiyle doğru orantılıdır. Yeterince ehlileştirildikten sonra artık sorun başkaları için iyi olmak değildir. Kendimiz için yeterince iyi değilizdir. Çünkü kendi mükemmellik imajına uygun değilizdir. Olmayı arzu ettiğimiz gibi olamadığımız için olmamız gerektiğine inandığımız gibi biri olamadığımız için kendimizi affedemeyiz. Mükemmel olamadığımız için kendimizi affedemeyiz.

              Her insanın bireysel rüyası vardır. Bireysel rüyalar da çoğu kez korkularla yönetilir. Kendi yaşamımızda cehennem rüyası görmeyi öğreniriz. Aynı korkular, her insanda değişik yollarla ifade bulur. Ama her birimiz kızgınlık, kıskançlık, nefret, çekememezlik gibi olumsuz duyguları tecrübe ederiz. Bireysel rüyamız, korkuların kıskacında geçen, bitmek bilmeyen bir kabusa dönüşebilir. Bu kâbusu yaşamaya gerek yoktur. Haz dolu bir rüyayı da yaşamak mümkündür.

              Gerçek adalet, her hatanın bedelini bir kez ödetir. Gerçek adaletsizlik, her hatanın bedelini tekrar tekrar ödetir.
              Bir hatanın bedelini kaç kez öderiz? Yanıt binlerce kezdir. İnsan, dünyada aynı hatanın bedelini binlerce kez ödeyen tek hayvandır. Diğer hayvanlar, yaptıkları her yanlışın cezasını bir kez çeker. Ama biz? Bizim çok güçlü belleğimiz var. Bir hata yaparız, kendimizi yargılarız, kendimizi suçlu buluruz, kendimize ceza veririz. Eğer adalet varsa bu yeterlidir. Hatayı bir daha yapmayız. Oysa hatamızı her hatırlayışımızda kendimizi yeniden yargılarız, yeniden suçlu buluruz ve kendimizi yeniden cezalandırırız. Her hatırlayışımızda tekrar ve tekrar, tekrar ve tekrar cezalandırırız. Eğer karımız ya da kocamız varsa ve o da bize hatamızı hatırlatıyorsa, bu ceza bir türlü bitmez. Bu adil mi?
Eşimize, çocuklarımıza, ebeveynlerimize aynı hatanın bedelini kaç kez ödetiyoruz? Onların yanlışını her hatırladığımızda, onları yeniden suçlarız. Onlar tarafından haksızlığa uğradığımız için hissettiğimiz tüm duygusal zehrimizi onlara akıtırız ve aynı hatanın bedelini onlara defalarca ödetiriz. Bu mudur adalet?
            Zihnimizdeki Yargıç yanlış karar verir, çünkü inanç sistemimiz, Yasa Kitabı yanlıştır. Tüm rüya sahte yasa üzerine kuruludur. Zihnimizde depoladığımız inançların yüzde doksan beşi yalandır ve biz bu yalanlara inandığımız için acı çekeriz.
İşte bunların hepsi rüyalarımıza yansıyor…
Toplumsal rüyada insanların acı çekmesi, korku içinde yaşaması, duygusal dramlar yaratması normaldir. Toplumsal rüya hoş bir rüya değildir.; bu rüya şiddetin rüyasıdır, korkunun rüyasıdır, savaşın rüyasıdır, adaletsizliğin rüyasıdır. İnsanların bireysel rüyaları farklılıklar gösterir, ama çoğunlukla bir kâbustur. İnsanlık ailesine baktığımızda yaşam çok zordur, çünkü korkular yaşamı yönetir. Dünyadaki insan topluluklarında gördüklerimiz müthiş bir ıstırap, kızgınlık, intikam, bağımlılıklar, sokaklardaki şiddet ve devasa boyutlarda adaletsizliktir.
Bireysel gelişimimiz ve bireysel farkındalılıklarımız sağlıklı bir toplumsal sürece doğru atılacak sağlam adımlar olabilecektir. Bizler bilinçaltımızı zehirleyen ve beklide bizde olmaması gereken programlara dur demeyi başaracağız… Yeter ki düşüncelerimizi değiştirebilecek kadar yürekli olalabilelim…
Sevgi ile kalınız…

 


  Abdullah TOPAL
 Uzman Psikohipnoterapist
  www.mersinterapi.com

31.12.2008

ÇOCUKLARDA VE GENÇLERDE GELİŞİM DÖNEMLERİ

GELİŞİM DÖNEMLERİ

 

ORTA ÇOCUKLUK DÖNEMİ (OKUL ÇOCUĞU)

 

 

FİZİKSEL GELİŞİM

          Orta çocukluk dönemi kızlarda 6-11 yaş, erkeklerde ise 6-13 yaşlarına denk gelir. Dönemin başlarında dengesiz ve olumsuz bir gelişim dikkatimizi çeker. 7 yaşından itibaren giderek düzenli ve dengeli bir dönem başlar.

           7-12 yaş arasında yer alan ve ilkokul yıllarına denk gelen bu dönemde, ben-merkezci konuşma ve düşüncenin önemli ölçüde azaldığını, çocuğun bilişsel güçlüklerin üstesinden gelmeye başladığı görülür. Fiziksel gelişimi şu şekilde sıralayabiliriz :

 

A. BEDENİN VE HAREKETLERİN GELİŞİMİ:

              Bu dönemde fiziksel gelişim önceki yaşlara göre daha yavaş olmaktadır. Değişmeler yavaş olduğu için de çocuk hareket (motor) becerilerini daha iyi şekilde kullanmayı ve kontrol etmeyi öğrenir.

             Çocuğun  bedensel yapısında ve fiziki görünümünde de değişiklikler olur. 6 yaşla beraber çocuğun süt dişleri dökülür. Dönemin sonlarına doğru kızların vücut hatları yuvarlaklaşır, kalça ve göğüs bölgesinde yağ birikimi başlar. Erkeklerin vücutları daha güçlü bir görünüş kazanır. Çene, göğüs ve boyun hatlarının yuvarlaklaştığı görülür.

             7 yaşındaki erkek çocuklarının ortalama olarak 127 cm. boyunda olduklarını ve 10 yaşlarına geldiklerinde ise 138 cm.’ye ulaştıklarını belirtmiştir. Bu çağdaki kızlar erkeklerden ortalama 4-5 cm. daha kısadırlar.

 

B. KAS VE İSKELET SİSTEMLERİ:

         İlkokul döneminde fiziksel büyüme-gelişmenin yavaş fakat kas dokusu gelişiminin hızlı olduğu belirlenmiştir. Fakat kasların işlevleri henüz tam değildir. Çocuk bu yüzden uzun süre bir yerde oturamaz ve hareketlerinde bir uyumsuzluk, ahenksizlik söz konusudur. Erken çocuklukta kemikler yumuşaktır ve kıkırdaktan oluşur. Okul çağında kemikler sertleşir. İskelet sistemi kemikleşme merkezleri üretmeye devam eder. Kemikleşme fosfor ve kalsiyum mineralleriyle gerçekleştiği için bu minerallere gereksinimi fazladır. Kemik gelişimi işlemi 20 yaşına kadar devam eder.

 

C. HAREKET BECERİLERİNİN GELİŞİMİ:

           Bu dönemdeki çocukların büyük kas hareketlerini gerektiren, güç ve enerji sarf edilen aktivitelere katılmaya istekli oldukları görülür. Çocuk bu devrede çok hareketli ve canlıdır. İlgisi evden sokağa kaymıştır.

          Hareket becerilerinde, okul öncesi döneme oranla her iki cinste de gelişmelerin olduğu görülür. İlkokul çocukları rahatlıkla koşar, tırmanır. Özellikle ilkokulun ilk üç yılında yürüme, koşma gibi kaba hareket kontrolünü gerektiren becerilerinin gerçekleştirilmesinde hiçbir sorun olmamasına karşılık, özellikle erkek çocukların ince  hareket kontrolünü gerektiren becerilerinde sorunları vardır. Küçük kas becerilerinde yaşla artan düzenli ve sürekli bir gelişme söz konusudur. Örneğin 6 yaşındaki çocukların %35’i düğüm yapabilirken, 7 yaşındaki çocukların %69’u, 9 yaşındaki çocukların %94 düğüm yapabilmektedirler. Çocuklar kollarını, omuzlarını,bileklerini, parmaklarını kontrol edebilmeyi öğrenirken, el-göz ilişkisi de gelişir. Bu gelişim yazma, boyama, hamurla oynama, makas kullanma faaliyetlerini daha iyi yapmalarını sağlar.

 

D. YAZI YAZMA:

             İlkokul 1. sınıfta çocuklar yazı yazmayı öğrenecek gelişim düzeyine erişirler. Yazı yazmanın küçük kas hareketlerinin kazanılmasıyla ilgilidir. Bu yüzden çocuklara yazı yazmayı öğretmeden önce bazı grafik desenlerin çizdirilmesi faydalı olur.

             Daha önce de belirttiği gibi özellikle erkek çocukların ince motor kasların koordinasyonunda sorunları vardır. Bu nedenle çok uzun süreli kalem tutma ve küçük puntolarla yazı yazmayı gerektiren ödev ve okul çalışmaları okula karşı olumsuz bir tutum geliştirmelerine neden olabilir.

              Desenleri kopya etmek zihinsel bir işlemdir. Çocukların bu desenleri kopya ederken, görsel düşünme ile elle düşünme arasındaki zihinsel bağı güçlendirirler. Bu sayede çocuğun el-kol ve göz hareketleri ilişkisi üzerinde kontrolü gelişir.

              Bu çalışmalar sayesinde ilkokulun II. yarısına gelindiğinde ince hareket kaslarının kontrolü büyük ölçüde başarılıdır. Buna bağlı olarak çocuklar ayrıntılarla uğraşmayı gerektiren işlerden (el sanatları, müzik aleti çalma vb.) hoşlanmaya başlarlar.

             Bu tür faaliyetleri desteklemek çocuğun yazma becerisini geliştirir.

 

E. BEDENSEL YAPISI VE KİŞİLİK GELİŞİMİ:

              İlkokul çocuğu fiziksel varlığının farkına varır. Çocuk sadece beden gelişiminin değil çeşitli hareket becerilerinin etkinliğinin arttığını farkeder, bunu farkettikçe benliği gelişir. Bu yaş döneminde benliğin yeterli olması demek, çocuğun giyinmeyi, yıkanmayı, ayakkabı bağlamayı yani diğer çocukların yapabildiklerini yapabilmesidir. Diğerlerinin yaptıklarını yapabilme, çocuğun kafasında oluşturduğu görüntüsünü etkiler. Çünkü çocuklar bu dönemde kendilerini diğer çocuklarla kıyaslarlar.

              Bu dönemde çocuklarda çalışma isteği yaratmak ve onlara başarı duygusunu tattırmak büyük önem taşır. Çocukların yaptıkları işleri takdir eden, başarılı olabileceği alanlarda kendini sınamasına olanak veren anne-baba ve öğretmenler, bu gelişim döneminde yer alan başarılı olmaya karşı aşağılık duygularına kapılma korkusunun  üstesinden gelinmesinde çocuğa yardımcı olurlar. “Ben başarılıyım.” inancı ile kişilik gelişimi olumlu olarak etkilenmiş çocuk, bir sonraki gelişim dönemine güvenle girer. Aksi halde kendisini yeteri derecede başarılı olarak algılamayan, yaptıkları işler ve çalışmalar çoğunlukla akranları ve yetişkinler tarafından onaylanmayan çocuklar aşağılık duygusunun çekirdeklerini kişilik yapısına eklemiş olurlar.

 

F. AHLAKİ GELİŞİM

            İnsan zekasının temelinde yatan zihinsel işlemler yaşa bağlı devreler boyunca gelişir ve ahlak gelişiminin de bu gelişime paralel bir oluşum gösterir. Ahlak gelişimi bireyin doğru, yanlış davranışları bilinçli olarak benimsemesiyle gerçekleşir. Kabul gören davranışlar iyi, görmeyenler ise kötüdür. 8-9 yaşından önce çocuklar kuralların nedenini bilmeden öğrenirler. 9-10 yaşından itibaren kuralların nedenlerini ve anlamlarını öğrenirler.

             Ahlaki gelişim ile bilişsel gelişim arasında varolan bağ doğrultusunda,  çocukların yaşları ilerledikçe dışa bağlı dönemden, özerk döneme geçerler. Dışa bağlı dönemde çocuk yetişkinler tarafından konulan kuralları sorgulamadan kabul eder. Özerk dönemde ise çocuklar başkalarının değerlendirmelerinden çok kendi yaptıkları değerlendirmeye uygun davranmaya başlarlar. İlkokul son sınıfa doğru (10-11 yaş) çocukların ahlaki değerlendirmelerinde özerk döneme özgü özellikler ortaya çıkmaya başlar.

 

G) OKUMA

           İlkokula başlayan çocuktan beklenti okumayı öğrenmesidir. Okumayı öğrenmek zor bir iştir, tıpkı karmaşık bir şifreyi çözmeye benzer. Okumayı öğrenecek çocuğun üç görevi vardır.

·        Harfleri öğrenme

·        Harflerin karşıladığı sesleri öğrenme

·        Harfleri birleştirip sözcüğü okumayı öğrenme

           Yaklaşık her sınıfta öğrenme güçlüğü çeken çocuklar çıkabilir. Normal zekalı hatta bazen parlak zekalı öğrencilerde de öğrenme güçlüğü görülebilir. Bunun nedeni; dikkatsizlik, aşırı hareketlilik, dalgınlık, eksik ya da yanlış yazma olabilir.

           Şekilleri çizemeyen ilkokul çocuğunda okuma yazma sorunları da varsa, o zaman beyne bağlı olarak ortaya çıkan öğrenme güçlüğünden şüphelenilir.

 

H.  BİLİŞSEL  GELİŞİM

            Somut işlemler döneminde olan çocukta mantıksal düşünme ve sayı, zaman, mekan, boyut, hacim, uzaklık kavramlarının yerleşmeye başladığını söyler. Bu dönemdeki çocuklar korunum ilkesini anlayabilirler çünkü soyut işlemleri tersine döndürebilirler. Piaget somut işlemler dönemindeki çocukların yeni bir dizi kural geliştirdiklerini söyler. “Gruplandırma” adı verilen bu işlem okul çağındaki çocuğun düşünüşünün başlıca özelliğidir. Bundan sınıflama, sıralama,serileme, değişmezlik, sayı, mekan kavramları oluşur.

Sınıfların en yalın mantıksal gruplaması “sınıflar hiyerarşisi” dir. Örneğin çocuk kafasında hayvanları etoburlar ve etobur olmayanlar diye sınıflandırır. Çocuk dokuz yaşına kadar sınıflar arasındaki ilişkileri anlamakta zorluk çeker. Örneğin çiçekler sınıfının altında güller, laleler vardır. Çocuk çiçeklerin öldüğünü bilir ancak güllerin hep aynı kaldığını düşünür. Çünkü bu yaş grubundaki çocuklar için alt sınıflar ayrı bir varlığa sahiptir.

           İlişkilerin ikincil gruplaması farklılıkları ifade eden ilişkileri bir araya toplama yeteneğine dayanır. Örneğin beden dersinde çocukların boylarına göre sıraya girmeleri, adlarını alfabetik sıraya koymaları, uzaklık, ağırlık, hacim, alan karşılaştırmaları yapmaları gibi.

Bu yaş grubundaki çocuklar bir şeyi başka şeyin yerine koyabilirler. Örneğin matematikte aynı sonuca değişik yollardan varabilirler: 8=7+1=6+2=4+4

           Çocuk nesneleri biçim ve renklerine göre alt sınıflara ayırabilir. Örneğin kırmızı kareler, sarı kareler, mavi kareler gibi. Çocuklar bu şekilde sınıfları çoğaltırlar.

Bunlar tam olarak kavrandığında 4 temel mantık gerçeğini değerlendirebilirler. Bu gerçeklerden en önemlisi ; A B’ye eşitse, B’de C’ye eşitse o zaman A=B sonucunu bulmak için ölçüm yapmaya gerek yoktur.

           Bütün bunların yanı sıra duygusal yaşamda da gelişmeler olur. Artık düşündükleri ve merak ettikleri çeşitli becerileri kazanmaya başlarlar. Sözcükleri diledikleri gibi kullanırlar, yazı yazmayı öğrenirler, istedikleri şeyleri okuyabilirler.

                Zihin ve dil açısından bakıldığında ilk ve orta çocukluk dönemi arasında çok büyük farklılıklar vardır. Örneğin 5 yaşındaki bir çocuk için “top” oynanılan birşeydir yani sadece işlevsel bir anlam ifade eder. 8 yaşındaki çocuk için ise topu maddesi, şekli, rengi ve işleviyle tanımlar. Artık sözcük dağarcığı 3000 kelimeyi bulmuştur. Bunların çoğu edat ve sıfattır. Çünkü çocuk sadece olayların ve nesnelerin adlarını değil özelliklerini, farklılıklarını, benzerliklerini de öğrenir. Çocuk önce farklılıkları (6 yaş), daha sonra benzerlikleri öğrenir (8 yaş).

 

I. SOSYAL GELİŞİM

             Çocuk kendini sınıf,arkadaş ve oyun grubunda bulur. Bu, çocuğu grupta faaliyetlere katılmaya, arkadaşlarıyla iletişim kurmaya yönlendirir.

    Ü. Korkmazlar(1995: 81-82) okul çocuk için yeni ve karmaşık bir sosyal çevreye girmek, birey olarak toplumda yer almak, dış dünyaya açılmaktır demektedir. Eğer çocuk belli bir bedensel, zihinsel, ruhsal ve sosyal olgunluğa erişmişse önemli sorunlar yaşanmaz. Çocuğun kendi yaşına uygun bir öğrenme, anlama, kavrama düzeyine, çocuğun kendi yaşına uygun zihinsel gelişim düzeyine, anne-babadan kopup okula uyacak kadar ruhsal olgunluğa sahip olması gerekir. İlkokula uyum dönemini 2-3 haftada atlatan çocukların tepkileri sağlıklıdır. Bu süre uzarsa ortada bir problem var demektir. Bu problem ebeveyn ve öğretmen işbirliği ile ortadan kaldırılabilir. Bazı çocuklarda okul fobisi görülebilir. Okul fobisi oluşmuş çocuklarda okula gitme saatlerinde karın, mide ağrıları, ateş çıkması gibi belirtiler gözlemlenebilir.

              Çocuğun okulda bir takım hakları ve zorunlulukları vardır. Çocuk okula devam etmek, derslerine çalışmak ve okul çalışmalarına katılmak zorundadır.

              Akran grupları da çocuğun sosyalleşmesinde çok büyük rol oynar. U. Korkmazlar’ın (1995:81) belirttiğine göre akran grupları bazı ihtiyaçları, örneğin yetişkin denetiminden kaçmak gibi bir isteği karşıladığı için oluşur. Akran grupları 6-12 yaş döneminde gelişir. Bu gruplar seçicidir. Özellikle cinsiyet, yaş ve sosyal statü bu yaşta akran grubuna seçilmede önemli kriterlerdendir. G. Gül (2000:131) arkadaşlık grubunun toplumsal örgütü aile ve okuldan çok farklıdır der. Akran grubunun üyeleri hemen hemen aynı yaştadır. Yüz yüze ilişkileri kuvvetlidir. İlgileri gelecekten çok günlük ve anlıktır.

              H. Yavuzer (1987:115-116) son çocukluk döneminde görülen toplumsal özellikleri şöyle açıklamaktadır:

Kolay etkilenme; çocuk kendi arzusunun başkaları doğrultusunda olduğuna inanır.

Karşıt görüşte olma; çocuk düşünce ve hareketleriyle diğer çocuklara karşıttır. Kendi akranlarının düşüncelerini kabul ediyorsa erişkinlerin görüşlerine karşı koyar. Bu çocukluk dönemi boyunca devam eder.

Rekabet; orta çocukluk dönemindeki Çete Çağı boyunca rekabet üç biçimde görülür.

 

· Grup üyeleri arasında

· Kendi grupları ile rakip gruplar arasında

· Grupla sosyal kurumlar arasında

Sorumluluk; kalabalık aileden gelen çocuklarda, zorunluluk nedeniyle kendi işlerini yapmak ve kendilerinden küçük kardeşlerine bakmakla yükümlü olduklarından sorumluluk duygularının daha çok geliştiğini göstermektedir. Kendi evlerinde sorumluluk üstlenen çocuklar hem daha başarılı bir uyum göstermekte hem de lider rolüne daha uygundurlar.

 

 ORTA ÇOCUKLUKTA KRİTİK YAŞLAR:

Yaşamda uygun ve uygun olmayan durumların sürekli ve geri dönülmez sonuçlar yaratabildiği belirli zamanlar vardır. Bazı davranışların ortaya çıkmasında organizmanın karşılaştığı belirli zaman dilimleri içindeki uyarıcıların niteliği ve miktarı gelişimi desteklemekte ya da engelleyebilmektedir. Bazı öğrenmeler için kişinin her yönden en uygun bulduğu ya da bulunamadığı bir hazır bulunuşluk düzeyi vardır. Bunlara kritik dönem ya da zamanlar denir. (Gülbahar Gül 2000:17)

           H. Yavuzer (1987:116-118) orta çocukluk döneminde 6 ve 10 yaşların kritik dönemler olduğunu belirtmiştir.

 

6 YAŞ:

               2.5 yaşındayken görülen olumsuz evrelerin belirtileri tekrar görülür. Çocuk dengesiz, kurallara karşı olan, isyankar tutum ve davranışlar gösterir. Tembel ve karasızdır. Gesell çocuğun eylemlerinde çift motivasyondan oluşmuş “iki kutupluluk” tan söz eder. Örneğin çocuk bir an annesini çok severken hemen sonra ondan nefret edebilir.

6 yaş çocuğunun dişleri dökülür, burun ve boğaz hastalıkları sık görülür. Daha çok arkadaşlarıyla ilişki kurduğu için aile ilişkileri zayıflar. Bireysel oyunun yerini grup oyunu alır ve sosyal bilinç artar.

 

10 YAŞ:

              Düzenli, huzurlu, elde edilen bilgilerin çözümlendiği bir evredir. Bu yaş gelişimin dengelendiği altın çağdır. 9 yaşındaki çocuk büyük bir gerginlik içindeyken 10 yaş çocuğu uyum ve hoşgörü içindedir. Bedence, ruhsal ve olgunluk olarak 9 yaşa göre daha gelişmiştir.

Sağlık Durumu ve Bedensel Gelişimi: Daha önceden çok hasta olan çocuğun sağlık durumu düzelir. Kızlar erkeklerle aynı boydadırlar ama daha hızlı büyürler, vücut hatları yuvarlaklaşır kalça ve göğüs bölgelerinde yağ birikimleri oluşur. Erkeklerin vücutları daha güçlü bir görünüm kazanır. Çene ve boyun hatlarının yuvarlaklaştığı görülür.

            10 yaş çocuğu isteyerek ve devamlı yer. Belirli saatte yatmaya isteksizdirler. Duygusal yaşam açısından; hoşgörü ve uyum içerisindedirler. Açık sözlü, tarafsız ve kolay anlaşılırlar. Sorunlar üzerinde fazla durmazlar, kendileri haklarında endişeleri yoktur, hayatı olduğu gibi kabul ederler. Öfkenin en az olduğu devredir.

 

GELİŞİM GÖREVLERİ

               Orta çocuklukta bilişsel görevlere paralel toplumsal gelişim görevleri vardır. En önemli toplumsal görevlerden üçü, kişisel bağımsızlık kazanma, yaşıtlarla geçin­meyi öğrenme ve bir cinsiyet rolü öğrenmedir.

 

Kişisel bağımsızlık kazanma

             Okul yıllarının başında çocuklar ana-babalarından duygusal bağımsızlıklarını değil, fi­ziksel bağımsızlıklarını kazanırlar. Bağımsızlık kazanma orta çocukluğun bitiminde bile tamamlanmayan yavaş bir süreçtir. Bu görev ergenlik boyunca ve hatta bir süre yetişkinlikte de sürer. Fakat birçok ilerleme kaydedilir, ikinci görev olan yaşıtlarla geçinmeyi öğrenmede başarılı olmak bağımsızlık kazanmakla yakından ilişkilidir ve yaşıt grubu bunun başarılmasında destek ve olanaklar sağlar. Ana-babalarla ve öğretmenlerle karşılıklı anlayışa dayalı ilişkilerin kurulması elemek olan üçüncü görev de Çocukların bağımsızlıklarını kazanmalarına yardım eder.

 

Yaşıtlarla geçinmeyi öğrenme

            Okul bu görevin başarılmasında öncelikli ortamdır.  Toplumsallaşmadaki  bu adım çocuğun ilerki yıllarda  diğer   insanlarla   kuracağı ilişkileri  büyük  ölçüde etkiler.  Öğretmenin rolü çok önemlidir. Çocuğun “Toplumsal Kişilik”  kazanmasını sağlar.

 

Uygun bir kadın ya da erkek toplumsal rolü öğrenme

               Bu görev ailede bebeklik sırasında gelişmeye başlar ve orta çocuklukta, çocuk ana-babadan biriyle ya da diğeriyle özdeşleşirken pekişir. Orta çocuklukta   cinsiyet rolü beklentileri yaşıt gruplarına üye olmakla  güçlenir.

 

 

 

 

 

 

ERGENLİK DÖNEMİ

Değerli Anne-Babalar,

 

Eğitim, bireye yapılan bilimsel ve sistemli bir yardımlar bütünüdür. Bu yardımlar sonucunda bireyden beklenen, kendini gerçekleştirmesidir. Üniversiteye hazırlık dönemi de gençlerimizin eğitiminde önemli bir aşamayı oluşturmaktadır. Bu aşamanın sağlıklı, verimli ve başarılı bir şekilde sonuçlanması için her zaman olduğu gibi, ailenin de önemli katkıları gerekmektedir. Bu katkının geleneksel anlayıştan çok, bilimsel yöntemlere dayanması gerekir. Burada, üniversiteye hazırlanan; daha geniş anlamda,eğitim sürecindeki bir gence ailenin katkısı ve bunun nasıl olması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Gençlerimizin eğitim yaşamında çok hassas bir dönem olan üniversiteye hazırlık sürecinde, onların psikolojilerini daha iyi anlamamız, daha yakından ilgilenerek onları sürekli yüreklendirmemiz gerekmektedir. Sizlerle el ele vererek çocuklarımızın mutlu geleceğini hazırlayabiliriz.

 

ERGENLİK DÖNEMİ GENEL ÖZELLİKLERİ

Sınava hazırlanan bir öğrenciye ailenin yapacağı en önemli yardım, onu anlayabilmektir. Onu anlayabilmenin yolu ise onu tanıyabilmeyi, içinde bulunduğu dönemin özelliklerini bilmeyi gerektirir. Ergenlik çağında bulunan bir kişi çok yönlü değişim içindedir. Bu değişim, doğal olarak ergenin davranışlarını da etkiler. Ergenler temel olarak fiziksel ve duygusal bir gelişim sürecindedirler.

 

BEDENSEL GELİŞİM

Birey önce yaşadığı doğal çevresinin etkisinde kalır. Toplum ve doğa ilişkileri ve bunların bireye yansıması kişiliğin ilk çizgilerini ortaya çıkartır. Bebek öğrenilmemiş, türe özgü ve tüm insanlar için evrensel olan içgüdülerle doğar ve zaman içersinde uyumlu ve yararlı davranmayı öğrenerek toplumsal sisteme girer. Bu sistem içinde artık amaca yönelik davranmaya başlar. Ailenin temel tutumu, anne-babanın ayrı ayrı tutumları, çocuğun cinsiyeti, ailenin cinsel konulardaki tutumu ve bilgisi, gelenek ve görenekler, din, dil, kamu düzeni gibi temel toplumsal yapılar, kurumlar ve değerler bireyin kişilik gelişiminin biçimlenmesinde büyük rol oynar. Temel toplumsal yapıların içinde ailenin ekonomik düzeyinin belirlediği beslenme, konut, üretim ve sağlık koşulları gencin davranışlarına değişiklik getirir. Kişiliğin gelişmesini etkileyen değişkenler arasında arkadaşlık ilişkileri, yaşanılan ve öğrenim görülen çevrenin niteliksel ve niceliksel özellikleri, boş zamanları değerlendirme olanakları başta gelir. Kısaca genç içinde yaşadığı kültürel ortamdan doğrudan doğruya ve dolaylı olarak etkilenerek kişiliğini kazanır. Gençlik çağının yaş dilimleri arasındaki yerine gelince; insan doğumundan ölümüne dek belirli çağlar içinde gelişir, duraklar ve çöker. Çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık olarak bilinen bu çağlar birbirinden keskin sınırlarla ayrılmaz. Bir önceki çağın etkisi altında oluşur, bir sonraki çağı etkiler. Çocukluk gençliği, gençlik olgunluğu yaratır. Bu çağların birinden diğerine geçiş, sadece bireyin bedensel durumu ile ilgili olmayıp, ruhsal, toplumsal, ekonomik, kültürel etkenlerin rol oynadığı bir gelişim ve oluşumdur. Diğer taraftan, her çağ kendine özgü ve belirli bedensel, ruhsal, toplumsal özellikler taşır.

 

Fiziki ve Fizyolojik Değişmeler: Fiziksel değişiklikler ergenlik döneminin başlangıcı kişiden kişiye değişebilir. Ama genel olarak kızlarda 12-14 yaşları buluğ, 14 yaş sonrası ergenlik, erkeklerde 13-15 yaş buluğ, 15 yaş sonrası ise ergenlik dönemi olarak nitelendirilir. Bu dönemde fiziki büyüme hızının artığı görülür. Bunlar 1. Derecede cinsiyet özelliklerinin kazanılması( cinsiyet organlarının büyüyüp gelişmesi), 2. Derecede cinsiyet özelliklerinin kazanılması (göğüslerin büyümesi, ses tonu ve deri dokusunun değişmesi; cinsi bölgeler ,koltuk altları ve yüzde tüylenmeler) , vücut organlarının değişmesi (kol,bacak,boyun;baş ve gövdeye göre daha hızlı büyür), yüz organlarının değişmesi (çene ve burun çıkıntıların da artma görülür) ile boy ve kilodaki hızlı artışıdır. Organizmanın fiziki olarak gelişmesi neticesinde erkeklerde gece boşalmaları , kızlarda ise ay hali (Regl) görülmeye başlar.

Bedensel gelişimindeki bu değişim ergenin davranışlarını da doğrudan ilgilendirir. Hızlı büyüme ve bedendeki değişimlere , yorgunluk ve huzursuzluk gibi belirtilerde katılır. Hatta bu belirtiler abartılır. Çünkü çocuğun o güne kadar olan görev ve sorumlulukları değişmiştir ve bu ona ağır gelmektedir. Yorgunluk şikayetleri ardından sinirlilik ve huzursuzlukta görülür. Sindirim sisteminde düzensizlikler, iştah dalgalanmaları olur. Bunlar hem hormonlarındaki değişikliklere göre hem de iç organlarındaki büyümelere bağlıdır. Halsizlik,baş ve sırt ağrıları,bitkinlik hissi görülür.

Hormonlar vücudun kimyasal dengesinde etkili olur ve pek çok davranışını doğrudan etkiler genel anlamda ergen de şu olumsuz öğeler görülür:

-Yalnızlık isteği

-Çalışmaya karşı isteksizlik

-Ahenksizlikler

-Can sıkıntısı

-Huzursuzluk

-Toplumsal zıtlık

-Otoriteye karşı direniş

-Karşı cinse yönelmiş zıtlık

-Duygusallığın artması

-Kendisine güvensizlik

-Cinsellikle fazla uğraşma

-Aşırı çekingenlik

-Hayal dünyasında kaçma

Fiziksel büyüme tüm vücutta farklı hızlarda meydana gelir, önce eller ve ayaklar büyür, öyle ki 13-14 yaşlarındaki genç, erişkin çağında giyeceği ayakkabıyı giymeye başlar. Yüzde, önce burun ve çene büyür. Kalçalar omuzlardan önce gelişir. Kızlarda kalçalar, erkeklerde omuzlar genişler. Bedende en son gelişen bölüm gövdedir. Bu yüzden kollar ve bacaklar ile gövde arasında bir uyumsuzluk gözlenir.

Genellikle ergenlik ve gençlik çağı en sağlıklı yaşam dönemidir. Çocukluk hastalıkları geride kalmıştır. Yetişkinlik çağına özgü hastalıklar ise çok uzaktır. Hastalıklardan ileri gelen ölüm oranı 10 yaşından sonra birden düşmektedir. Ergenlik döneminde görülen ölümlerin başlıca iki nedeni vardır:Trafik kazaları ve intihar.

Ergenliğe özgü denebilecek tek hastalık belki de ergenlik sivilceleridir. Ter ve yağ bezlerinin salgıları artmakta ve birikim olmaktadır.

Gençlik, çocukluk ve erişkinlik arasında yer alan gelişme, ruhsal olgunlaşma ve yaşama hazırlık dönemidir. Ergenlikle başlayan hızlı büyüme gençlik çağının sonunda bedensel, cinsel ve ruhsal olgunlukla biter. Bu evreye bir “başkalaşım” ya da “farklılaşma” evresi gözü ile de bakılabilir. Nasıl kozadan çıkan tırtıl ne kozadaki biçimine ne de kelebeğe benziyorsa aynı biçimde ergen de ne erişkin ne de çocuk olan kimliğini belirleme savaşı içinde olan bireydir. Başka bir deyişle erişkin adayı olan ergen ne çocuktur ne de erişkin.

Fırtına ve gerginlik dönemi olarak da açıklanabilen ergenlik hangi toplumda olursa olsun, her bireyin yaşadığı bir evredir.

Ortaokul yıllarına denk düşen ilk gençlik ya da yeni yetmelik yıllarında,cinsel uyanışla birlikte yeni ruhsal özellikler ve davranışlar kendini gösterir. Dengeli ve uyumlu ilkokul çocuğu gider,yerine oldukça tedirgin,güç beğenen ve çabuk tepki gösteren bir genç gelir. Duyguları hızlı bir iniş çıkış gösterir. Çabuk sevinir çabuk üzülür. Çabuk sinirlenir, olur olmaz şeyi sorun yapar. Tepkileri önceden kestirilemez olur. Derslere ilgisi azalmış,çalışma düzeni bozulmuştur. İstekleri artmıştır. Kendisine tanınan hakları yetersiz bulur. Evdeki kuralların çokluğundan ve sıklığından yakınır. Ana-babanın uyarılarına birden tepki gösterir ,ters yanıtlar verir. Sürekli bir gidiş geliş içindedir. Evde pek durmak istemez. Dönüş saatine aldırmaz,yemeğe geç kalır. Dağınık ve savruk olur. Sık sık bir şey devirip kırar. Oburlaşır, girip çıkıp bir şeyler atıştırır.

İlgileri artmış, gelgeç hevesleri çoğalmıştır. Gürültülü müziğe bayılır. Süse ve giyime düşkünlük gösterir. Genç kız ayna karşısında saatler geçirir. Bir sivilceyle gün boyu uğraşır, kaygılanır. Genç erkek boyasız ayakkabısına bakmaz ama saçını günün modasına göre kestirmekte direnir. Zayıflık-şişmanlık, uzun boy-kısa boy, yüz çizgilerinin düzgün olup olmadığı sorun olmaya başlar. Gizliliğe önem verir. Odası varsa saatlerce odasına kapanır hatta kapısını kilitli tutmaya özen gösterir. Duvarlara renkli resimler ve sanatçıların posterlerini asar. Arkadaşlarıyla gizli konuşmaları ve fısıldaşmaları olur. Kardeşlerini yanına sokmaz,tersleyip uzaklaştırır. Uzun uzun düşler kurar. Günlük tutmaya başlar. Şiir ve öykü yazmaya özenir. Kendinden habersiz mektuplarının ve yazdıklarının okunmasına büyük tepkiler gösterir.

Toplumsal olaylara ve politikaya ilgi artar. Kulaktan dolma ya da ödünç alınmış düşünceler savunulur. Büyüklerle tartışmaya girişir. Bunu yaparken ana-babasına aykırı gelen düşünceleri ileri sürer. Ana-babasını eleştirmek fırsatını kaçırmaz. Öğütleriyle davranışları arasındaki aykırılığı yüzüne vurur. Ana-babasının hoşuna gitmeyecek davranışlarda bulunmaktan adeta tat alır. Onların seçtiklerini giymez. Aykırı renkler ve kıyafetler seçer. Ana-babasına karşı çıkmak için karşı çıkar. Saçma olduğunu bilse dahi bazı fikirleri savunmaktan zevk alır.

Kısacası ilk gençlik ve gençlik çağı oldukça fırtınalı bir dönemdir. Bu dönemde genç kendi kendisiyle ve çevresiyle sürekli bir savaş içinde görülür. Psikoloji açısından bu çelişki duyuş ve davranış özellikleri bu dönem için olağan sayılır. Ancak kimi gençte bu dönem daha gürültülü geçer. Kimi gençte daha az çalkantı ile atlatır. Gençlerdeki bu coşkuyu,tedirginliği ve tutarsızlığı en iyi tanımlayan kelimeyi Türkçe’mizde buluyoruz; ”delikanlılık”.

Şimdiye dek sayılan belirtiler,bu çağdaki gencin bocalamalar, çelişkiler ve bunalımlar içinde olduğunu göstermeye sanırım yeter. Gencin içine düştüğü bu ruhsal çalkantının bir nedeni, anlamı vardır. Hızlı beden gelişmesiyle birlikte gelen cinsel uyanış, genci hazırlıksız yakalamakta ve bunaltmaktadır. Çünkü doğanın bir oyunu ile bedensel büyüme hızlanmakta, ruhsal olgunlaşma ise geride kalmaktadır. Dengesi bozulan genç bu yeni duruma alışmaya çabalamaktadır. Tepkilerindeki iniş çıkışlar, davranışlarındaki tutarsızlıklar, duygularındaki değişkenlik hep bu uyum çabası ile açıklanabilir. Başka bir deyişle genç, içten gelen saldırganlık ve cinsel dürtülerin baskısı altında bulunmakta,kendisi için yeni ve yabancı olan bu duyguları bir düzene sokmaya çalışmaktadır. Tıpkı toy bir sürücü gibi arabasını doğru yolda tutmaya çabalamakta ama sağa sola yalpa yapmadan yol alamamaktadır.

Genç bir yandan büyümek için sabırsızlanmakta,öte yandan çocuksu davranışlardan sıyrılamamaktadır. Ergenlik belirtilerini yaşıtlarından çok önce gösteren gençlerde bu bocalama daha da belirginleşir. Yetişkin boyutlarına ulaşmış bir bedende çocuk kişiliği vardır. Dün sek sek oynayan kız çocuğu, ilk aybaşısını gördü diye kendini bir günde yetişkin gibi davranmaya zorlayamaz. Bu çelişkiyi kendi içinde gören genç,ana-babasının çelişkili tutumlarıyla büsbütün bocalar. Anne kızını sokakta oynatmak istemez, “Artık genç kız oldun.” der. Kardeşine sataşan ağabeye baba, “Utanmıyor musun, koskoca adam oldun.”der. Öte yandan “Daha o kadar büyümedin.”diye tek başına ya da arkadaşlarıyla gezmeye yollamaz.

Bu çağ gencin yeni arayışlar içinde olduğu bir çağdır. Genç her şeyden önce kendini aramaktadır. Kendi kişiliğine çeki düzen vermeye çalışır. Kendi kimliğine kavuşabilmesi için genç, önce ana-baba etkisinden sıyrılmaya çalışır. Onun gözünde ana-babası hiç yanlış yapmayan kişiler değildir. Onları eleştirmeye başlar. Beğenileriyle alay eder. Sanki ana-babadan öğrenilecek bir şey kalmamıştır. Öğütleri batar,uyarıları onu kızdırır. Bunu yaparken de çok aşırıya gider. Altı yaşındaki çocuk babayı en güçlü, en çok bilen, hiç yanılmayan biri olarak tanır. On altı yaşındaysa onu tahtından indirir.

Gençlik çağı bağımsızlık çağıdır. Genç evden kopar, çevreye yönelir. Evde oturmak ona işkence gibi gelir. Spora ilgi artar. Kendisini arkadaşlarıyla karşılaştırır. Onlarında aynı sorunları yaşaması kümeleşmelere sebep olur. Ana-babasından değişik olma çabası onu bir anlamda boşluğa itmiştir. Bu boşluğu arkadaşlarıyla doldurmak ister. Onlar gibi argo konuşur, kendine sırdaş ve dert ortağı seçer. Arkadaş kümesi içinde bağlılığa önem verir. Küme dışına itilmemek için kendisine aykırı davranışlarda bile bulunur. Evde arkadaşlarının eleştirilmesini tepkiyle karşılar. Onlara söz söyletmez. Ana-babada gencin kötü arkadaşlara uyup baştan çıkacağından korkar. Sıkı denetleme ve kimi arkadaşlarıyla görüşme yasağı koyar. Bu ise çocuğu daha çok sokağa iter.

Evde ana-babasıyla çatışması olan bir gencin arkadaşlarına kendini tümden kaptırması olasılığı daha yüksektir. Kendini bulma çabasında olan güvensiz ve yetersiz bir genç, daha atılgan ve becerikli yaşıtlarının egemenliği altına girer. Ana-babasından yeter destek bulamayan genç,olumsuz arkadaşlıklara yönelir. Ancak ana-babasının denetlemesi ve uyarısı gereklidir. En sağlıklı gençler bile ara sıra yoldan çıkma eğilimi gösterirler.

Gençlik dönemi hayranlıkların ve tutkuların bol olduğu bir dönemdir. Gençler bir yandan ana-baba etkisinden sıyrılırken,öte yandan kendilerine yeni örnekler seçerler. Bir öğretmen, bir sporcu, bir şarkıcı vb. onların benzemek istedikleri kişiler olurlar. Yeteneklerinden kusurlarına değin her türlü özelliklerini körü körüne beğenirler. Sürekli olarak hayran oldukları kişiler değişir. Bu değişiklik gencin ileride ne olmak istediği ile ilgilidir.

Kuşkusuz, gençlik çağında ortaya çıkan değişikliklerin tümü olumsuz değildir. Ruhsal alanda yaşanan çalkantı yanında,gençte pek çok olumlu gelişme gözlenir. Gencin düşünme yeteneğinde önemli sıçramalar olur. Soyut kavramları daha iyi anlar ve kullanır. İlgi alanı genişler ve çeşitlilik kazanır. İleride seçeceği meslekle ilgili konulara eğilir. Bir şeyler yapmak,başarılı olmak eğilimi çok güçlenmiştir. Toplumsal olaylara ilgi duyar. Hiçbir şeyi beğenmez tutumu giderek yerinde eleştirilere ve yorumlara dönüşür. Coşkuludur. Duygu ve düşüncelerini inançla savunur. Yaşanan gerçeklere pek aldırmadan, toplum düzeninin birden değişmesini ister. Bu amaçla bazı ideolojik görüşlere girer. Problemleri çözmek için yalancı önderlerin peşinden sürüklenir. Amaçları uğruna kendilerine ve başkalarına zararı dokunacak eylemlere araç olabilir.

 

Gelişimin Gencin Üzerindeki Etkileri

Bu dönemde bedensel değişim gencin ilgi alanının temelini oluşturur, yani onun için en önemli şey dış görünüşüdür. Bu yüzden gençler vakitlerinin büyük bir kısmını ayna karşısında geçirmeye başlarlar.

Gencin beden yapısıyla ilgili tepkileri birbiriyle çelişkilidir. Bir yandan beden yapısının, yüzünün çirkinleştiğini sanıp kaygı duyar, sıkılır, üzülür hatta utanır. Öte yandan bedenindeki değişmeleri başkalarına göstermek sergilemek ister. Örneğin; bir taraftan sakalından utanan hatta iğrenen genç erkek, öbür taraftan sık sık tıraş olup onları büyütmeye çalışır.

Genç, bedensel görünümüne ait dış iletilere aşırı duyarlıdır. Kendisiyle ilgili olan veya gencin öyle olduğunu zannettiği bir bakış, mimik, jest ya da bir iki sözcük onu olabildiğine kaygılı, endişeli ya da sevinçli ve neşeli yapabilir.

Genç, kendisini çirkin olarak değerlendiriyorsa bütün bakışları, mimikleri veya sözcükleri çirkinliğine delil olan iletiler olarak algılar, eğer genç kendisini güzel buluyorsa aynı şekilde bunları güzelliğiyle ilgili veriler olarak algılar.

Sivilceler ergenin kabusudur. Sivilcelerin geçici olduğunun söylenmesi onları kaygılanmaktan alıkoymaz. Sivilceler gençler için karşı cinsle aralarındaki en büyük engel olarak algılanır.

Gençlik çağında bir önemli sorun da boy ve kilodur. Özellikle genç kızlar güzel görünmek, kilo vermek, zayıflamak için aşırı çaba harcarlar. Anne-babanın kilonun normal olduğunu söylemesi ve rejim yapmama konusundaki uyarıları onun için hiç önemli değildir.

Gelişmiş ülkelerden farkımız, çocuklarımıza “kariyer yönlendirmesi” yapmıyor olmamızdır. Çünkü bizde olumluyu görme alışkanlığı yok. Gelin bundan sonra herkesin (özellikle çocuklarımızın) kabiliyetlerine göre yönlendirme yapalım ve onların iyi ve olumlu yönlerini görelim...

 

Anne Babaya Tavsiyeler

·        Öncelikle ebeveyn, vücudunda meydana gelecek değişiklikler konusunda genci bilgilendirmelidir. Bu bilgilendirme ergenin, bedenindeki değişim karşısında yaşayacağı şaşkınlığı hatta korku ve kaygıyı azaltacaktır.

·        Ergenlik çağında, önce ellerin ve ayakların büyümesi gençlerde bir sakarlığın doğmasına neden olur. Bu sakarlık doğaldır. Yani gencin kendi elinde olan bir şey değildir. Bu sebepten ebeveyn genci sakarlığı konusunda eleştirmekten, hatta alay etmekten uzak durmalıdır.

·        Gencin bu çağda bedeniyle ilgili kafasında oluşan imaj, ömür boyu devam eder. Bu yüzden çevresindekilerin bedeniyle ilgili görüşleri, eleştirileri, şakaları onun için çok önemlidir. Ebeveyn, gencin kaşı-gözü, boyu-posu ile ilgili espri yaptığını sanırken genç bundan çok etkilenir, kaygı ve kedere kapılabilir. Bu açıdan ebeveynler, çocuklarının bedensel görünüşleriyle ilgili olumsuz şeyler söylemekten kaçınmalıdır.

·        Öyle ya belki çocuk matematiği sevmiyor. Belki tarih gibi sözel branşlarda başarılı olacak... Veya müzik dersi çok iyi. iyi bir müzisyen olacak, konservatuara gitmesi onun için daha iyi.

 

DUYGUSAL GELİŞİM

 

Ergenlik Çağı Duyguları

·        Buluğ çağından başlayarak ergenin duygularının yoğunluğunda artma olur. Artan bu duygu yoğunluğu, ergenin davranışlarına coşkulu tepkiler (bazen şiir, hikaye yazma, günlük tutma) olarak yansır.

·        Artan duygulanımla birlikte duygularda istikrarsızlık göze çarpar. Ergenin aynı olaya bir gün ara ile gösterdiği tepkiler farklı olabilir. Genç, neşeli ve mutlu iken, çok kısa bir sürede tamamen farklı bir hale gelebilir.

·        Hayal kurma bu dönemde artar. Hayallerin konusu geleceğe yönelik tasarımlar olabileceği gibi gerçekleşmesini istediği bir arzusu da olabilir.

·        Kendisiyle baş başa, yalnız kalma isteği bu çağdaki kız ve erkeklerde görülen genel bir durumdur. · Ergenlerin sevgi ve aşk gibi duyguları artmakla birlikte, bu konuda aşırılıklar gözlenebilir. Bir gün çok beğenip, göklere çıkardığı bir şey kısa bir süre sonra ergenin gözünde sönükleşebilir.

·        Ergenlik çağında kaygılarda bir artış gözlenir. Bu çağda en çok görülen kaygılar ise şunlardır: o Bedensel görünüşle ilgili kaygılar. o Gelecek ile ilgili kaygılar. (Özellikle okul ve meslek seçimiyle ilgilidir. Üniversite sınavı bunların en önemlisidir) o Kendine olan güvensizlikten kaynaklanan sosyal kaygılar (topluluk karşısında konuşmaktan utanma, çabuk heyecanlanma, kızarma şeklinde) gözlenebilir.

·        Aile ve arkadaş çevresiyle iletişimdeki olumsuzluklardan kaynaklanan kaygılar.

 

Ergenlik Dönemi Davranışları ve Ebeveyn Tepkisi

 Bebeklik çağında büyümeleri anne-baba tarafından dört gözle beklenen çocuklar, ergenlik çağına geldiklerinde “keşke hep bebek kalsalardı” dedirtecek hale gelebilirler. Belki haklı olan bu tepkilerin verilmesinin nedeni, anne-babaların çocuklarının bu çağdaki davranışları hakkında bilgisiz olmalarıdır. Anne babalar da bu dönemde huzursuzdur, çünkü; her şeyin yoluna gireceğini sandıkları bir dönemde birden bire ortaya çıkan huysuzluklara, nedensiz öfke patlamalarına anlam veremezler. Eve dilediği gibi girip çıkan, hiçbir şeyi beğenmeyen, en ılımlı uyarılara sert karşılık veren genç karşısında, soğukkanlı olmak gerçekten güçtür.

Gence verilen öğütler, iyi niyetli sözler geri teper, böylece bir süre sonra iletişim kopar. Gencin kurallara aldırmayışı, yasaklara boş verişi, anne-babayı çileden çıkarır. “Bu evde yaşanmaz” diyerek kapıyı çarpıp çıkan genç, bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi eve dönebilir. Ertesi gün sınavı varken az önce ayrıldığı arkadaşıyla telefonla uzun süre konuşur, sınavı hatırlatılınca “Ben çocuk muyum, ne yaptığımı biliyorum” diyebilir.

Bu çağda genç, ana-babaya ters gelecek sözleri seçmede ustalaşmıştır, onları eleştiri fırsatını hiç kaçırmaz, insanı deli edecek sözleri çok rahat söyler. “Okuyup da ne olacağım, futbolcular babamdan çok kazanıyor” deyiverir. Anne-babanın savundukları şeylerin tam tersini savunur, onlarla tartışmaya girmekten çekinmez. Sözgelimi babasının siyasi görüşünün tam tersini savunur; tutmadığı partiyi tutar görünür, sevmediği politikacıları göklere çıkarır, toplumu birden düzene koyacak reçeteler üretir. Sonunda baba dayanamaz; “Sen düzeni değiştireceğine, önce otur da derslerini düzene koy” der. Ama aslında gencin istediği de budur, yani baba yenik düşmüştür, çünkü gencin istediği ailesinden farklı ve bağımsız fikirlerinin olabileceğini ispatlamaktır.

 Ergenlik çağına gelen gencin gözünde anne-baba eski gizemini yitirmiştir. çocukluğunda çok üstün ve güçlü varlıklar olarak gördüğü anne-babasına artık gerçekçi bir gözle bakar.

 Bunu ispatlamak için anne-babasını, yakın çevresini sürekli eleştirir, onları küçümser ve alabildiğine bağımsız olmak ister.

 Anne-babalar işte böyle bir tablo ile karşı karşıyadırlar. çocuklarına nasıl yaklaşmaları gerektiği hakkında kafası karışmış ebeveyn için, bu konuda yapılacak yardım ve bilgilendirmeler sağlıklı bir iletişim ve huzurlu bir aile ortamı için büyük önem taşımaktadır.

 Motivasyon, insanın istek ve ihtiyaçlarının farkına varması ve bunları gerçekleştirmek için harekete geçmesidir.

 Motivasyonu olumlu ya da olumsuz etkileyen bazı faktörler vardır. Bunlardan biri ailedir. Aile, farkında olarak ya da olmayarak, gencin motivasyon düzeyini etkiler. Bu etkileme olumlu yönde olabildiği gibi zaman zaman da olumsuz yönde olabilir. Tabii ki hiçbir anne baba, bu kadar önemli bir dönemde çocuğunun motivasyonunu olumsuz etkilemek istemez. Ancak gencin iyiliği adına yapılan bazı davranışlar ya da söylenen bazı sözler onu olumsuz etkileyebilir; motivasyonunu düşürüp, kaygı düzeyini yükseltebilir. Bu da gencin kaygılı, mutsuz ve verimsiz bir hazırlık süreci geçirmesine neden olur. Eminiz ki hiçbir anne baba çocuğuna böyle bir zarar vermek istemez. )

 

Anne - Babaya Tavsiyeler

Ebeveyn şunu unutmamalıdır.

Genç, “kendisinin bütün duyguları en yoğun biçimde yaşadığını, elemlerinin, kaygı ve sıkıntılarının derin ve sonsuz, neşesinin, sevincinin, sevgisinin, umudunun parlak, düşüncelerinin doğru ve kesin” olduğuna inanır.

 Gençlerin sağlıklı gelişmesi için onlarla sürekli ilişki içinde olunmalıdır. Kişiliklerine sevgi ve saygı göstermek gerekir. Evde anne ve babasından anlayış göremeyen, onlarla çatışma içinde olan genç, evde bulamadığı güveni arkadaş çevresinde arar; onlara daha çok bağlanır ve benimser. Arkadaşlarından ayrı kalmamak için kendisine aykırı gelen düşünce, tutum, davranış ve eylemleri bile benimseyebilir.

 Gençlerle iletişimde ilk kural, gencin tepkileri ve çelişkili davranışları karşısında soğukkanlı kalabilmektir. Genci ne pahasına olursa olsun sindirmeye kalkan anne-babalar beklenmedik çıkmazlara girebilirler. Eve geç gelen kızına bağırıp çağıran anne ve tokat atan baba, genç kendi canına kıymaya kalktığında, ya da duruma boyun eğmiş gibi görünen gencin dokuz dersten bütünlemeye kaldığını gördüğünde ne yapacağını bilemez. ·

 Gencin kimi davranışları ana-babayı çileden çıkaracak cinsten olabilir. Bu durumda öfkelenmemek elde değildir. Anne-babanın aşırı sabır göstermesi de gerekmez. Öfkeyi kabaca dışa vurmakla, öfkelendiğimizi belli etmek ayrı şeylerdir. “Bu davranışın beni çok kızdırdı” diyebiliriz. Saçma bir davranış karşısında “Sen aptalın birisin, ne zaman akıllanacaksın bilmem ki” demek yerine “Bu yaptığın saçma ve aptalca bir iş” demek daha az yaralayıcıdır. Birincisi “kişiliğe yönelmiş” bir suçlama “ikincisi davranışı eleştiren” bir sözdür. Genel bir kural olarak; eleştiriler gencin kişiliğine değil, beğenilmeyen söz ya da davranışa yöneltilmelidir. “Zaten senden başka bir şey beklenilmezdi ki”. “Sen ne zaman adam olacaksın” gibi sözler umut kırıcıdır. Genci, davranışını düzeltmeye değil, inatlaşmaya götürür.

 Gencin öfkesinden ürkerek, ondan korkarak her davranışı alttan alıp “Canım yavrum, cicim kuzum” diyerek her isteğini yerine getirmek, genci kazanmada kısa vadede etkili, ama etkisi çabuk geçen bir yöntemdir. Gençler bir yandan yerli yersiz isteklerle anne-babasının karşısına çıkarken, öte yandan içten içe dizginlenmeyi beklerler. Hoşlarına gitmese de neye niçin karşı çıktığını anlatan anne-babaya uyarlar. Bu nedenle anne-baba, kesin tutum sergilemekten çekinmemelidir. Ancak yürütemeyecekleri bir kararı da almamalıdırlar. Gencin çekişe çekişe, anne-babayı usandırarak koparacağı izni, ona baştan vermek daha uygundur.

 Bir başka önemli kural, ayrıntılar üzerinde gençle sürtüşmeye girmemektir. Saç biçimi, giyimi kuşamı, oturuşu, kalkışı gibi konuların üstünde çok durmak, gereksiz tartışmalara girmek anne-babanın genç üzerindeki otoritesini aşındırır.

 Gençlik çağında özgürlükleri artırarak gence daha geniş bir serbestlik tanımak gerekir, ama gence ev içinde değişmeyen ve herkesin uyduğu kesin kuralların olduğunu hissettirmek yerinde olur.

 Son olarak şu unutulmamalıdır; bir arada yaşayan insanların ara sıra sürtüşmeleri kaçınılmazdır. Her sağlıklı ailenin bir anlaşmazlık ve çatışma payı vardır.

 

 ERGENLİK DÖNEMİNDE YAŞANAN KAYGILAR

AİLELERİN ŞİKAYETLERİ

“Hırçınlaştı. Ders çalışmıyor. Sorumluluk duygusu yok. Canım sıkılıyor diyor. En küçük isteklerini sert bir dille bildiriyor. Kardeşlerini kızdırmaktan zevk alıyor.”

“Okuduğunu anlamıyor gibi. Durgunlaştı,dalgınlaştı. Çabuk karamsarlığa düşüyor. Ara sıra hiç yoktan huysuzlaşıyor. Sert karşılıklar veriyor.”

“İleri derecede alıngan. Derslerinde gene başarılı ama oyuna,eğlenceye çok düştü. Olur olmaz her şeye ağlıyor. Evde huzursuz dışarıda sıkılgan.”

“Her istediğini yaptırmak istiyor. Aşırı süsleniyor. Siz bana karışmazsınız diyor. Babasından çekindiği için dolambaçlı yollara sapıyor.”

“Derslerinde başarılı. Hiç sorun çıkartmayan bir çocuk. İki kez okula gitmemiş. Arkadaşlarıyla gezmiş. Sorunca yalan söyledi. Bu davranışı bizi çok şaşırttı.”

“Çok harçlık istiyor. Çok geziyor,eve girmek istemiyor. Spora çok düştü. Derslerine boş veriyor. Banyoya sokamıyoruz. Ellerini bile yıkatamıyoruz. Saçını kestiremiyoruz.”

“Son derece asi ve hırçın olmaya başladı. Başına buyruk olmak istiyor. Dayak,kötü söz,tatlı söz hiçbiri sonuç vermiyor. Bir psikologla mı görüşmeliyim?”

 

ÇOCUKLARIN ŞİKAYETLERİ

 

Büyüklerin anlayışsızlığı ve baskısı,onur kırıcı davranışlar.

Arkadaş edinmede güçlük.

Kız-erkek arkadaşlığının olmaması.

Kız erkek arkadaşlığının aile ve çevre tarafından anlaşılmaması ve karşı çıkılması.

Boş zamanlarını etkin bir biçimde değerlendirecekleri yerlerin,olanakların olmaması.

Evde ve okulda dayağın bir eğitim aracı olarak kullanılması.

Cinsel sorunlarını aile üyeleriyle konuşamamak.

Çocuk yerine konmak,ana-babaya karşılık verememek.

Ana-babanın arkadaş seçimlerine karışmaları.

Yeni tanıştıkları insanlarla rahat konuşamamak.

İzinsiz dışarı çıkamamak.

Kendine güven duymamak,sık sık yaptığı hatalardan dolayı utanmak.

Ölüm korkusu,dini konulara aşırı eğilim,neyin doğru neyin yanlış olduğunun araştırılması.

Dikkati toplayamamak, ders çalışırken zamanını iyi değerlendirememek.

Ders çalışmasını engelleyecek bir çok yan uğraşların olması.

 

NEDEN ERGENLİK DÖNEMİ PROBLEMLER VE ÇATIŞMALAR DÖNEMİ OLARAK YAŞANIR? :

Yüzyıllardır ergenlik dönemi problemlerin ve çatışmaların en yoğun yaşandığı ; hem aile hem de çocuk için oldukça zor atlatılan bir dönem olmuştur. Aslında bunun temelinde yatan nedenleri hemen herkes üç aşağı-beş yukarı bilir. Çünkü herkes çeşitli şiddetlerle de olsa bu dönemden geçmiştir. Ana başlıklar altında bu dönemin, ergende kaybı yaratan boyutlarını şöylece sıralamak mümkündür:

1-Genç ergenin statüsü belli değildir. Kısa bir süre öncesine kadar çocuktu ve ondan bu davranış örüntülerini sergilenmesi beklenirdi. Oysa bu kez büyük biri gibi davranması istenir hatta bu konuda uyarılar alır. Ergen nasıl davranacağını şaşırmıştır. Yani bir statü karmaşası yaşar. Bu karmaşa toplumdan gelen bazı nedenlerle artar.

2-Ergenlik dönemi bir değişim dönemi olduğundan , kişinin biyolojik yapısında bir geçiş dönemidir . Bu biyolojik değişimde gencin her boyutuyla değişim sürecine girmesini sağlıyor. İşte kimi zaman bu süreç davranış örüntülerine kaygı-çatışma olarak yansıyabilir.

3-Ergenlikte duygusal yoğunluk artar. Dolayısıyla davranışlarda aşırıya kaçılır ve duygular-allak bulaktır. Ergen tabir yerindeyse havadan nem kapar. Her bakışı,her davranışı kendi ruh haline göre yorumlar. Dolayısıyla içsel çatışmaları yoğunlukla yaşar.

4-Ergenlik döneminde dengesizlikler yoğundur. Göz yaşları kendini aniden kahkahaya, kendine güven yerini güvensizliğe,ilgi yerine vurdum duymazlığa bırakabilir. Bu dalgalanmalar kendini ergenin bireysel ve soysal davranışlarında da gösterir. Dolayısıyla uyumsuzluk yaşaması kaçınılmaz bir sonuç olur.

Ana hatlarıyla ergenlik döneminde ortaya çıkan çatışma ve problemlerin nedenleri verilmeye çalışıldı. Peki ama bu dönemdeki problemleri sıralamak gerekirse nasıl bir kategori grubu geliştirilebilir ? Yapılan araştırmalara göre en yoğun yaşananları şu maddelerde sıralayabiliriz:

a) Fiziksel görünüş ve sağlıkla ilgili olan problemler.

b) Evde -dışarıda toplumsal ilişkilerle ilgili problemler.

c) Karşı cinsle olan ilişkilerdeki problemler.

d) Okul-ödevlerle ilgili olan problemler.

e) Gelecekle ilgili planlar üzerindeki problemler.

f) Töresel ve dinsel birtakım problemler.

g) Mali durumla ilgili problemler.

Ergenin yaşadığı bu tip problemleri çözmedikçe kendine bir yetersizlik duygusu geliştirir. Zihni devamlı kendi problemi ile uğraşır. Bu nedenle dikkat toplaması ve çalışması zorlaşır.( Ya da bazen tam tersi kendini aşın güven ve mutluluğun arkasına saklar.) Ergen hırpalanmadan bu uyumsuz davranış örüntülerden kendini kurtarabilirse huzura kavuşur ve yeterlik duygusu gelişir.

 

ANNE-BABA VE ÖĞRENCİ ARASINDAKİ ETKİLİ İLETİŞİM

Ergenlik çağındaki bir öğrenciye ailesinin yapabileceği en büyük yardım; onu anlamak, sorunları konusunda, yanında olduğunu hissettirebilmektir. Ancak, ne var ki bu dönemde anne-baba ile öğrenci arasındaki ilişkiler çoğu zaman olumsuz olabilmektedir. Anne-babaların sık sık “Oğlum çok değişti, eskiden hiç böyle yapmazdı” , “Kızım hiç sözümü dinlemiyor, her zaman dediklerimin tersini yapıyor” gibi yakınmalarını duymaktayız. Bu gibi yakınmalar ergenler tarafından da dile getirilmektedir. Problemin çözümü ise ebeveyn ile öğrenci arasında etkili ve sağlıklı, iletişim kurulmasından geçmektedir.

 

Kuşak Çatışması

Çocukluktan yetişkinliğe geçişte, yani ergenlik döneminde; ergenin çözmesi gereken en önemli sorunlardan birisi, bilinç dışındaki ana-baba kavramlarında yapmak zorunda olduğu değişikliklerdir. Bu yalın bir bağımsızlık dürtüsünden öte, çocuğun davranışlarına o güne dek rehberlik etmiş olan dayanakların önemli ölçüde değiştirilmesi gereğini de içerir. Çocuk güvenini, ana-babasının herşeyi bilen ve herşeyin üstesinden gelebilen kişiler olduğu inancından alır. Eğer çocuğun yaşantıları ana-babayı bu kavramlarla birlikte algılamasını engeller nitelikteyse anksiyete ve güvensizlik duyguları belirir. Ergenlik çağına ulaşan çocuk ana-babasının güçlü imgelerini yıkma çabasında, ilk adım olarak, onların yerine geçecek başka kişiler arar. Ancak bir süre sonra,aradığını bu yolla bulamayacağının bilincine varır. Giderek yetişkinliğe ulaşmak için gerekli olan gücü ve bilgeliği kendi içinde yaratma zorunluluğunu kabul etmeye başlar.

Bu dönem süresinde ana-baba ergenin gözünde geçici olarak değerini yitirir. Bu durumda ergen yalancı önderlerin güç gösterilerine kolayca kapılabilir. Davranışlarını başkalarının denetiminden çıkarıp otorite etkisinden sıyrılmak için ergenin çok çaba göstermesi ve sürekli denemelerde bulunması gerekir. Bu deneylerin başarıyla sonuçlanmasıyla yetişkin yaşamın temeli atılmış olur. Burada üzerinde durulması gereken konu ise bu süreci atlatırken bir kuşak çatışmasına sahne olması yada en az zararla atlatmaya çalışmasıdır.

Bu dönemde ergen için 2 olumsuz durum vardır. İlki anne ile baba arasındaki anlaşmazlıklara tanık olmak,ikincisi ise bizzat kendilerinin anne ve babayla anlaşmazlık yaşamasıdır.

Geçimsizlikleri, kavga ve tartışmaları seyretmek (anne ile baba arasındaki) ergen için yaralayıcıdır. Anne babanın bu eylemi karşısında eleştirici bir tutumu olan ergen onların tartışmalarını tüm yetişkinlere özgü bir durum olarak kabul edilebilir. Bazen ergen ana-baba anlaşmazlığı ergende iki olumsuz tepki yaratır. Önce bir terk edilme duygusu (çünkü kendi polemiklerine dalan yetişkinler ergene en ufak ilgi gösteremez olurlar.)sonra geleneksel eğitimin o kadar övdüğü aileye özgü rol, uygulamada hiçbir şeye karşı değildir. Bu durumun en sık görülen sonucu gencin olgunlaşmasında bir engellenmeyle ortaya çıkar. Çocuksu duygusal bağların sürdüğüne de tanık olunabilir.

Bazense otorite ahlaki bir uyarı olmaktan çıkar. Çünkü ana babaların ergen karşısındaki davranışlarında kararsızlık vardır .Bu durumda ergen,yetişkinlerin davranışlarında akılcı bir ilke olmadığını düşünür ve onları tutarsızlıkla damgalar. Yine sevginin çocuklar (yani kardeşler) arasında eşit dağıtılmaması da aile ve ergen arasında kutuplaşmalara yol açar.

Ergenler geleceğin yetişkinleri olarak bir takım haklara sahiptirler. Oysa ana-baba ya da çevredeki yetişkinlerin çoğu, ergenin kişiliğini yetişkin otoritesinin uygulandığı bir nesne olarak görür. Oysa ergeni toplumun tanıdığı uygarlık haklarından yararlanması gereken bir kişilik olarak tanımak gerekir. Ana babalar genellikle çocukların olgunlaşmasına bilinçdışı bir biçimde karşı koyar. Bu nedenle ergenin toplumla ilişkiye girmesi onları rahatsız eder. Aile dışındaki yaşam ergene olumsuzluklar yumağı gibi sunulur. Böylece onu kendilerine bağımlı kılmaya çalışırlar.

Aileler ergen hakkında yargıya varırken genellikle kendi ön yargılarını devreye sokarlar. Onları anlamak yerine , yargılamayı ve yanlış olduklarını söylemeyi tercih ederler. İşte bu da zaten patlamaya hazır olan genç ve ebeveyn arasında ciddi çatışmalara yol açar.

Unutulmaması gereken bir şey vardır; ailenin , ergenlik sırasında çocukta meydana gelen değişimlere karşı çıkmasının altında yatan en önemli neden , bu değişimlerin çocuk ile aile arasındaki kopmanın başlangıcı olmasıdır. Anne-baba bunu kabullenemez. Oysa bu yaşanması gereken bir süreçtir ve YAŞANMAK ZORUNDADIR. Baskı , psikolojik savaş , küskünlük vs. yöntemler bu sürecin kalıcı izler (her iki taraf içinde) bırakmasına sebep olur. Anne- baba ergenin davranışlarını ne kadar çok kötüleyip eleştir ve engellerse karşılığında o kadar nefret kazanır.

Gençlerin sağlıklı gelişmesi için onlarla sürekli iletişim halinde olmak, özelliklerini bilmek, kişiliklerine saygı göstermek gereklidir. Böyle davranılamadığında gençler ile erişkinler arasında çatışma başlar. Kuşak çatışması denen bu durumda, gençler ve yetişkinler arasında ilişki kurma, etkileşim ve iletişim oluşturma olanağı bulunamaz. Gençler ile erişkinler arasında meydana gelen kuşak çatışmasının başlıca nedenleri şunlardır:

~ Eve dönüş ve yemek saati

~ Ders çalışma, eğlenme ve gezme zamanı

~ Giyinme ve süslenme biçimi

~ Arkadaş seçimi ve arkadaş ilişkileri

~ Kız - erkek arkadaşlığı

~ Büyüklere karşı saygı

~ Gelenek, görenek ve değer yargıları

~ Dünya görüşü ve fikirlerin tutarsızlığı

Kuşak çatışmasının onarılmaz boyutlara ulaşması, genç ile aileyi birbirinden koparır. Ailesiyle sağlıklı ve doyurucu ilişkiler kuramayan genç, bu gereksinimini başka kişiler ve gruplarda arar.

Gençlerin bir arkadaş grubunun olması onun kimliğini bulması, sosyalleşmesi ve kendini ifade edebilmesi için doğal olarak çok gereklidir; ancak ailesiyle kopmuş bir genç, çok farklı ve tehlikeli grupların etkisinde de kalabilmektedir.

Anne-babalar kuşak çatışmasının onarılmaz boyutlara ulaşmasını önlemek için şu ilkelere dikkat etmelidirler:

è Her şeyden önce genç, artık kendisini bir yetişkin gibi görmektedir, siz de öyle görün ve ona saygı gösterin; “Hadi oradan, daha dünkü çocuğun söylediğine bak” türü yaklaşımlardan kaçının.

è Gençlik çağına ait ruhsal, fiziksel özelliklerin neler olduğunu ve bunun gence olan etkisini öğrenip göz önünde bulundurun.

è Gencin bu dönemde birbiriyle tutarsız olan davranışları karşısında soğukkanlı olun, kırıcı ve yıkıcı tepkiler göstermeyin. · Eviniz ve ailenizle ilgili alacağınız kararlarda onun da görüşünü almaktan çekinmeyin.

è Konuşma ve tartışmalarda doğru düşündüğü, gerçeği bulup söylediği durumlarda ona hak verip, ona katıldığınızı söylemekten çekinmeyin. Bir genç, arkadaş grubuyla ilişkileri ne boyutta olursa olsun, problemleri, sıkıntıları ve sevinçlerinde ailesinin yanında olduğunu hissetmelidir. · Gencin tutum ve davranışlarına yön verirken “Benim gençliğimde...” diye başlayan nutuk ve öğütlerden kaçının. Ona öğüt vermek yerine örnek davranışlarda bulunun.

è Tabii ki çatışmalarda gençlerin de üzerine düşen bazı görev ve sorumluluklar vardır. Gençlere şunları öğütleyebiliriz: “Gençler bilse, yaşlılar yapabilse” deyişini unutmayınız.

è Bütün isteklerinizin hemen, tümüyle o anda gerçekleşemeyebileceğini bilin.

è Her yerde ve her zaman yetişkinlerden öğreneceğiniz bilgi ve deneyimler olduğunu kabul edin!

è Konuşma ve tartışmalarda kırıcı ve sert olmayın!

è Engeller ve sorunlar karşısında en büyük destekçinizin anne ve babanız olduğunu unutmayın! Motivasyonun sağlanmasında ailenin olumlu rol oynayabilmesinin ilk şartı, genci anlamaktır. Ne denli zor bir dönem yaşadığının farkında olmak ve bunu da gence yansıtmak gerekmektedir. Bu da ancak aile içinde "Olumlu bir iletişim ortamı" kurulmasıyla olur. Olumlu bir iletişim ortamının olduğu ailelerde, aile üyeleri birbirini anlar, olduğu gibi kabul eder, hiçbir koşula bağlı olmaksızın sever ve birbirine güvenirler. Böyle bir ortamda yetişen genç, sevildiğini, kendisine güven duyulduğunu, anlaşıldığını bilir, bu da ona güç verir. 

 

ERGENLİKTE TOPLUMSALLAŞMA

Ergen toplumda prestij kazanmaya ve statü sahibi olmaya ihtiyaç duyar. Toplumsal uyum geniş ölçüde bu ihtiyacın karşılanmasına bağlıdır. Ergenlik yılları, bir anlamda toplumsal gelişim ve uyum- uyumsuzluk yılları olarak da değerlendirilebilir. Toplumsal uyum zamanla kazanılmaktadır. Bu uyum ergenlik döneminde bazı deneyimlerle gelişir. Bu devrede birey kendi cinsinden oluşturduğu faaliyetlerini düzenlemeye çalışır.

11-20 yaş dilimleri arasındaki, ergenlik çağı kişiliğin toplumsal nitellik kazandığı bir arayış dönemidir. Bu arayış içinde ergen kim olduğunu , neye değer vereceğini , kime bağlanıp inanacağını, amacını bulmaya çalışır. Çevresinde daima ''onun gibi olmak'' istediği kişiler arar. Böylece özdeşleşerek kişiliğine biçim verirken, yetiştiği çevrenin ekonomik ve sosyo-kültürel koşullarının etkisi altında, sorumluluk ve özerklik arasında denge kurmak ister.

Zamanla karşı cinse karşı duyulan antagonizmin (husumet) yerini ilgi alır. Bu ilgi erkeklerde genelde on altı yaş sonrasında gelişir. Ergenlik dönemi sonunda toplumsal davranışlarda olgunlaşma ve grupta genişleme görülür. Bu dönemde birey ait olduğu gruba fazla önem verir. Grup normlarına uymak için büyük çaba harcar. Bu uyum yalnızca dış görünüş ve davranışları değil ayna zamanda fikirleri de kapsar. Birey genel olarak benimsemediğini beğenmez yapmadığını yapmaz. Grup normlarından ayrılmaktan çekinir. O grup standartları doğrultusunda , gereksinme ve isteklerine doyum sağlamak amacıyla sürekli faaliyet girişimlerinde bulunur. Ergen değişen ve gelişen kişiliği içinde , çevrede yeni değerler aramaya, kişiliğin olgunlaşmasında rol oynayan özdeşleşme özerklik, sorumluluk kavramlarına yanıt bulmaya çalışır. Bu kavramlar gence kişilik kazandırır toplumda ilişkilerini biçimlendirir, toplumdaki yerini ve rolünü oluşturur. O halde gencin kişiliğini başka bir deyişle duygu- düşünce tutum ve eylemini değerlendirmek, ancak onun içinde yaşadığı ya da içinden çıktığı çevreyi tanımak bu çevre içinde sözü edilen temel kavramların ne şekilde geliştiğini bilmekle olur.

 

ERGENLİK DÖNEMİNİ PROBLEMSİZ GEÇİRMEDE AİLEYE DÜŞEN GÖREVLER

1-Anne-baba kendi arasındaki problemleri ve anlaşmazlıkları ergenden izole ortamlarda tartışıp sonuca ulaştırmalıdır .Ergenin önünde oluşan tartışma ve kavgalar onun ilerideki hayatını etkileyecek kadar olumsuz sonuçlara yol açar. Sevilmediği ve terk edileceği hissine kapılan ergen bu duyguları üzerinden uzun süre atamaz.

2-Anne ve baba ergen konusunda (okul hayatı, sosyal-psikolojik dünyası vs) tutarlı ve kararlı tavırlar sergilemelidir. Aksi halde tutarsızlık ergende otorite boşluğu ve uyum güçlüğü oluşturabilir.

3-Anne-baba çocuklar arasında eşit sevgi ve ilgi dağılımı yapmalıdır. Aksi durum özellikle ergenlerde ağır sonuçlara yol açar ( evden kaçma,intihar teşebbüsü vs )

4-Aile ergeni sevdiğini ve değer verdiğini her davranışıyla gence sergilemeli. Onun kararlarına saygılı davranmalıdır.

5-Ergenin olumsuz davranışlarını değerlendirirken bile,aile onu yargılamak yerine anlamaya çalışmalıdır .

6-Ergenin,ailesi tarafından onore edilmesi ve başarılarının takdir edilmesi onda güven ve değerlilik duygusu geliştirir. Aile buna azami özen göstermelidir.

Aile, gencin zorluklarını anlamalı ve bunu ona aktarmalıdır. "Hem okulu hem dershaneyi birlikte götürmenin zor ve yorucu olduğunu biliyorum ve bu zor dönemde senin yanındayım, benden istediğin desteği vermeye hazırım." şeklinde bir ifade gencin aileye olan güvenini daha da pekiştirecektir. Anlaşıldığının farkına varan genç yaşadığı zorlukları rahatça ailesiyle paylaşacak, sorumluluklarına da daha sıkı sarılacaktır.

 

UYUŞTURUCU MADDE KULLANIMINI ÖNLEMEK İÇİN ANNE VE BABALARIN DİKKATİNE..

 

A. ÇOCUK VE GENCE ÖRNEK OLMA

Çocukların hergün karşı karşıya kaldıkları anne baba tutum, davranış ve ilişki biçimlerinin; onların eğitiminde çok önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Aile ilişkileri, çocuklar için, davranış biçimleri ve insan ilişkilerinin öğrenildiği bir sahne oluşturmaktadır. Madde kullanım konusunda da, benzer mekanizma işlenmekte olup; çocuklar, anne babanın maddeler konusundaki tutum ve davranışlarını gözlemlemekte ve benzer şeyleri uygulamaktadır. Toplumda, anne baba başta olmak üzere, öğretmenler ve diğer etkili yetişkinlerin madde kullanımı konusundaki tutum ve davranışları; çocuk ve gençler için çoğu kez kavram karmaşası yaratmaktadır. Çocuk ve gençler, zararlı etkisi kesin olarak kanıtlanmış olan sigara ve alkol gibi maddelerin, neden erişkinler tarafından kullanıldıklarını tam olarak kavrayamamakta; kendilerinin de bu ve buna benzer maddeleri kullanabileceği düşüncesi oluşmaktadır. Anne babalar, her ne kadar, çocuk ve gençleri bağımlılık yapan maddeler konusunda uyarsa da; kendi sergiledikleri davranış modelleri, mantıklı uyarılarından çok daha etkin olmaktadır. Bu nedenle, anne babaların, kendilerinin kullanımı konusundaki tutum ve davranışlarının nasıl olduğunu irdelemeleri gerekir. Örneğin alkol, sigara, ilaç kullanımı konularında bu maddeleri kullanma nedenleri, sıklıkları, bu maddelere gereksinimleri, kullanıp-bırakma paternleri, bu alandaki güçlülük ve zayıflıkları gibi özelliklerin hepsi önem taşımaktadır. Çocuklar, anne babanın davranışlarını görerek öğrenir, anne-babanın birbirlerine olan tutum ve davranışlarını da kendilerine örnek alır, sorunların çözümünde anne babanın davranışlarını kopya ederler.

 

B. AİLE İÇİ EĞİTİM

Eşler arasındaki ilişkilerin her zaman çok pürüzsüz olması beklenemez. Zaman zaman sürtüşme, anlaşmazlık ve tartışmalar da olması doğaldır. Önemli olan, anlaşmazlıklar karşısında, eşlerin olaya yaklaşımları, birbirlerine karşı davranışları ve çözüme ulaşmada izlenen yolların nasıl olduğudur. Anlaşmazlıklarda eşlerin karşılıklı oturup konuşabilmesi, her iki tarafın da kabullenebileceği bir çözüm yolu bulabilme becerisi önem taşımaktadır. Hiç sorun yokmuşçasına olayları görmezden gelip sahte bir uyum içinde yaşıyor olmak, hep birinin boyun eğmek zorunda sağlıksız bir ilişki biçimini sürdürmek, sorunların çözümünde çocuklara sarılmak ya da çatışmayı onların üzerine yansıtmak sağlıksız iletişim modelleridir.

Çocukların eğitiminde eşlerin beklentileri, istekleri, rolleri, sorumlulukları, eğitime yaklaşım biçimleri kuşkusuz birbiriyle tümüyle aynı paralelde olmayabilir. Ancak, temel konulardaki eğitim anlayışında, tutarlı ve uyumlu bir birlikteliğin sağlanması çocuklar adına önem taşımaktadır.

 

ERGENLİK DÖNEMİNDE SİGARA-İÇKİ VE MADDE BAĞIMLILIĞI:

Ergenlik döneminin duygularda ve davranışlarda eşgüdümün olmadığı bir dönem olduğu önceki başlıklarda ele alınmıştı. O halde ergen kaygı yaratan bu olumsuzluklar ve çelişkiler içinde nasıl bir kaçış yolu izleyecektir? Sağlıklı ve güvenli kişilik yapısına sahip birey , bu kaygı sürecini hem kendi hem de toplum lehine çevirebilir. Herhangi bir enstrüman çalmaya yönelme,çeşitli sanatsal ve kültürel aktiviteler yada spor faaliyetleri gibi... Ama ne yazık ki gençliğin bir kısmı sigara,alkol ya da uyuşturucu madde bağımlılığıyla aşmaya çalışıyor. Peki neden bu yollar izleniyor ve her geçen gün bu zehirler gençler arasında yaygınlaşıyor. Bunu maddeler halinde sıralayacak olursak :

1-Kendini gösterme,büyüdüğünü kanıtlama çabası. Ergen özellikle büyüdüğünü kanıtlamak için ilk basamak olan sigara ile işe başlar. Elinde sigara ile (özellikle yetişkinlere) meydan okur. Aslında ilk etapta içtiği sigara kendisi için de rahatsız edici ve zevk vermeyen bir maddedir. Ama ergen kendini ortaya koymak için bunu yapar. Buda yaşamın sonuna kadar sürecek kötü bir alışkanlık kazanmasına,bedenine ve etrafındakilere zarar vermesine neden olur.

2-Arkadaş gurubuna dahil olma,dışlanmama ve kendini yalnız hissetmemek için o grubun kurallarına uymaya çalışır. Genelde de sigara-içki-uyuşturucu madde kullanımı yaygın olan bu tarz sağlıksız gruplar,içine aldıkları üyeleri de bu kurallara uyması için baskı altında tutarlar. Ergen zaten acizlik duyguları içinde ait olmak, ait olduğu gruptan dışlanmamak için bu kötü alışkanlıklarla tanışır. Zaten zamanla bu bağımlılık yapıcı maddelerin esiri olur ömrünü ya hastane ya hapishane (veya ıslahevi)-ya da intiharla noktalar.

3-Ergen,bu maddelerin gençlik bunalımlarını aşmada yardım edeceğini düşünür. Düzensiz fikirler, içsel ve toplumsal çatışmalar, ailevi sorunlar, cinsel kimlik arayışı gibi nedenler ergeni bunalıma sürükler. Kendisini anlaşılamadığını düşünen ergen,bu çaresizliğini içki veya uyuşturucu madde ile gidermeye çalışır. Oysa zamanla yalnızlık ve çaresizliği artar, toplumdan dışlanır. Yani düşündüğü gibi, bu maddeler yalnızlığı ve çaresizliğine ilaç olmak yerine; onu iyice aciz ve yalnız kılar.

4- Merak. Bir kısım gençte bu tarz bağımlılık yapan maddeleri sadece merak ettiklerinden deneme ihtiyacı duyarlar. Onları ''Bir kereden bir şey olmaz.''zihniyeti bağımlılığa iter. Sonuçta pek çoğu da bu bağımlılıktan geri dönemez.

Sigara-içki ya da uyuşturucu madde bağımlılığı ergenin gücü , büyüdüğünün göstergesi olmaktan ziyade onun yalnızlıkla acizliğinin kanıtıdır. Bu nedenle yetişkinler, ana-babalar-öğretmenler böyle bir durumda kızıp sinirlenmek çocuğu cezalandırmak yerine ; ona yardım edebileceği yöntemler aramalıdır.

1-Öncelikli ve en önemli husus inandırıcılıktır. Özellikle ebeveynlerini ve öğretmenlerini model alacak olan ergen onlar gibi davranmaya ve yaşamaya çalışacağından zararlı madde bağımlısı böyle bir yetişkinin vereceği öğütler , gencin gözünde hiçbir öneminin olmadığını bilin. (elinde sigara ve içki kadehiyle bunların zararlarını anlatan bir yetişkinin sözleri gence ne derece inandırıcı gelebilir?)

2-Çocuklarınızı-öğrencilerinizi önemseyin. Sizler onlara ne kadar güvenir ,ne kadar gurur duyduğunuzu hissettirir ona zaman ayırıp problemleriyle ilgilenirseniz; onlarda kendilerini o kadar değerli hissederler. Dolayısıyla problemlerinden kaçmak için zararlı madde bağımlılığına yönelmezler.

3-Çocuklarınızın hayatına gereksiz müdahale etmeyin. Ama yaşam şekillerini , arkadaş çevrelerini ortamlarını ve harçlıklarını nereye harcadıklarını ; onlara hissettirmeden araştırın. Böylece hatalı bir adım atmalarını engellemek daha kolay olur.

4-Bu tür madde bağımlılığı batağına sürüklenen gencin ihtiyacı olan en son şey ebeveynlerinin ya da öğretmenlerinin baskıları,sözlü ya da fiziksel şiddet kullanmalarıdır. Bu nedenle ana – baba ve öğretmenler gence yardım etmeye çalışmalı , onu dinlemeli ve çözüm için birlikte kararlar almalıdır.

 

C. ÖZGÜR, BAĞIMSIZ, SORUMLU, SINIRLARINI BİLEN, GÜVENLİ ÇOCUK YETİŞTİRME:

Madde bağımlılığı tehlikesi ile ilgili olarak anne babaların bilmesi gereken önemli özelliklerden biri; çocukları ve gençleri bağımsız olarak yetiştirebilmenin, onları madde bağımlılığından uzak tutabilecek en önemli etkenlerden biri olduğudur.

Maddeler, ancak kullanıldığında bağımlılık yaratırlar. Bağımlılık yapan maddelerin tümü ortadan kaldırılması mümkün olmayacağına göre; kişinin bu maddeleri kullanmama gücünün gelişmiş olması en temel özellik gibi görünmektedir. Kişinin madde kullanması için, maddeye hayır deme gücünün olmaması ve madde kullanımı konusunda önceden istekli olması gerekir. Bir başka deyişle, maddeye hayır diyemeyen ve kendisiyle ilgili sorumluluk duygusu yeterince gelişmemiş olan kişilerde maddeye alışma tehlikesi çok daha fazla olduğu söylenebilir.

Çocuklara sorumluluk duygusunu verebilmek, onları madde bağımlılığından uzak tutabilecek en önemli unsurdur. Çocukları bağımsız olarak yetiştirmenin ne olduğu; onlara güven ve bağımsızlık duygusunu kazandıran bir eğitim yaklaşımının nasıl olacağı soruları hep akla gelmektedir. Bunu anlayabilmek için, çocukların, kendilerine özgü bir özgürlük ve serbestlikleri olması; ancak her şeyde olduğu gibi, bu özgürlüğünde sınırlarının iyi tanımlanması gerektiği bilinmelidir.

Çocukların kendilerine güvenebilmeleri, kişilik sahibi olabilmeleri için yalnız başlarına, anne-babasız hareket edebilecekleri alanlara gereksim bulunmaktadır. Anne-babaya düşen görev, çocuklarına bu serbest alanda yol göstermek; ancak bu serbestliğin sınırlarını da açık olarak belirlemektir.

Bu nedenle; çocukların belirli konularda; yaşlarına uygun olarak ve kendi başlarına serbest hareket edebilmeleri, onların kendi davranışlarını kontrol edebilmeleri için çok önemlidir.

Çocuk kendi başına bir karar verdiğinde; bu kararın kendi yaşamı üzerindeki etkileri konusunda bir sorumluluk alacak ve belli oranda bir riske girecektir. Bu risk ona ağır gelse bile, sonuçta kendisine bazı deneyimler kazandıracaktır. Kendi verdiği kararlar sonucu çocuğun olumlu şeyler elde etmesi, ona verdiği kararın doğru olduğunu öğrenecek; olumsuz şeyler yaşaması ise, bu deneyimin ona daha sonraki denemeler için katkıda bulunmasına sağlayacaktır. Bu deneyimler sonuçta, çocukta güven ve sorumluluk duygusunun gelişmesinde önemli adımlar olarak düşünülmektedir.

Bağımsızlık ve kişisel sorumluluk ancak uzun zaman süreci içinde, yavaş yavaş ve alıştırmalarla verilebilir.

Hangi yaşta olursa olsun, herkesin belirli sınırlara gereksinimi vardır. Hem toplumsal yaşantıda uyumlu olabilmek, hem kişisel iç huzuru ve dengeyi sağlayabilmek için; kişinin belirli sınırlarının olmasına gerek vardır. Bu sınırlar, kişisel bütünlüğü koruyabilmek ve başkalarıyla iletişimde açık ve net olabilmek için de gereklidir. Bu sınırlar aynı zamanda, kişinin kendini hangi alanlarda ve nereye kadar geliştirebileceğinin da bir ölçüsü gibi düşünülebilir. Çocukların sınırları, önce anne baba olmak üzere çevre ve toplum tarafından belirlenmektedir. Aile, okul, meslek eğitimi, maddi durum, ev durumu gibi aileye değişen etkenler yanı sıra; ailenin çocuk yetiştirme biçimleri, tüm alanlarıyla eğitim ve öğretim, toplumdaki sosyal ve kültürel değer yargıları da bu sınırların belirlenmesinde çok önem taşıyan değişkenlerdir.

Çocukların sınırlarının nasıl ve ne oranda olması gerektiği aile tarafından belirlenirken; kuşkusuz, çocuğun kendinden getirdiği yaratılış özellikleri de bunda etkili olmaktadır.

Daha bebeklikten başlayan bu sınırlar, çocuğun gereksinimleri ve ailenin tutumuna göre, her yaş için farklı düzey ve biçimde olmak üzere yeniden ayarlanmalıdır.

Çocuk ve gencin sınırları; “esnek ama gevşek değil”, “belirli ama katı değil”, “ tutarlı ama değişmez değil”, “yaptırımı olan ama zorlayıcı değil” nitelikte olmalıdır. Kuşkusuz, bu sınırların belirlenmesine, çocuk ve gencin gereksinimleri, beklentileri, dilekleri de önemsenmeli; gelişen topluma göre güncel değerler göz önüne alınmalı; çocuk ve gencin de bu oluşumda payının olmasına dikkat edilmelidir. Çocuğa belirlenen sınırların çok geniş ve gevşek olması; bir anlamda “sınır olmaması” anlamına gelmektedir. Bu durumda çocuk ve genç, gerçek yaşamda neyi, ne zaman, nerede, nasıl yapacağını öğrenmemekte; davranışlarını ayarlama ve kontrol edebilmeyi becerememekte; gerçek yaşamdaki ilişkileri

tam anlamıyla kavrayamamakta; insanlarla ve toplumla olan ilişkilerini ayarlayamamakta; kendi sınırlarının nerede bittiği ve başkalarının özgürlüğünün nerede başladığını kestirememekte; sosyal uyum ve iletişimde ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır.

Bunun tersine, çocuğa gereksiz engellemeler ve yasaklardan oluşan bir sınır belirlenmesi; “çocuğun kişiliğinin aşırı sınırlanması” demektir. Bu durum, çocuk ve gencin yaşam becerilerinin gelişmesinde engelleyici rol oynamakta; güvensizlik, karamsarlık ve kuşku duyguları ve bunların neden olduğu yeni psikososyal sorunlara yol açmaktadır.

Sınır ve sorumlulukların kesin olarak belirlenmediği, anne baba arasında belirgin tutum farklılıkları olduğu, aynı konuda farlı zamanlarda farklı sınırların söz konusu olduğu durumlar; “belirsizlik, tutarsızlık ve güvenilmezlik” olarak değerlendirilmektedir. Böyle bir durumda, çocuk ve genci, kendi davranışlarını ayarlama, karar verme ve sorumluluk almada sorun yaşamasına neden olacaktır.

 

Çocuk ve genç,

-Duygusal açıdan sevgi, ilgi, yakınlık, onaylama, saygı görme, önem verilme, övgü alma, cesaretlendirme, kendini özgürce anlatabilme, belli sınırlar içinde bağımsız davranabilme, sağlıklı bir ortamda büyüyüp gelişme, uygun biçimde eğitilme, umut ve beklentilerinin desteklenmesini ister.

-Anne baba davranışlarını görerek öğrenir,

-Anne babayı kendine örnek alıp taklit eder,

-Anne babanın birbirlerine karşı davranışlarını gözler,

-Sorun çözümünde anne babadan gördüklerini yapar.

-Anne babanın ona zaman ayırmasına gereksinim duyar,

-Ailede olumsuz ilişkiler varsa onarılmasını ister,

-Sorumlulukları üstlenmede yol gösterilme ve destek arar.

-Çocuk ve gence sorumluluk duygusu verilmelidir, çünkü, sorumluluk duygusu madde bağımlılığından uzak olabilmede önemli bir unsurdur.

 

Alkol/Madde Kullanan Kişiyi Tedaviye Yönlendirmede Temel Yaklaşım

` Alkol/Madde kullanan kişi, sorunun varlığını inkar etme eğilimindedir. Bir şey söylemek yerine, aktif biçimde çok iyi dinlemek,

` Alkol/Maddenin, kişinin yaşamı üzerindeki olumsuz etkilerinin neler olduğunu farketmesini sağlamak,

` Tartışmadan kaçınmak, yargılamamak, kendine güvenmesini sağlamaya çalışmak,

` Onu olduğu gibi kabul etmek,

` Alkol/Madde kullanımıyla ilgili sorunların sorumluluğunu ona bırakmamak; kendi kararlarını vermesini desteklemek.

 

Çocuk Ve Gençte Madde Kullanımını Düşündüren Belirtiler:

Ergenlik dönemi, puberte ile başladığı, gencin kendi ekonomik bağımsızlığının kazandığı yaşlara kadar sürdüğü kabul edilen bir gelişim dönemidir. Biyolojik, psikolojik ve ruhsal olarak hızlı değişimlerin yaşandığı bu cağ; kendine özgü bazı özellikler taşımaktadır. 10’ lu yaşların başından, 20’li yaşların başı ya da ortasına kadar uzayabilen bu dönemde; bir çocuğu yetişkin hale gelmesi söz konusudur.

Her çocuk ve gencin kendine özgü biçimde yaşadığı bu dönemde, bireysel ruhsal bağımsızlığın kazanılması, uygun ve tutarlı akran ilişkilerinin kurulabilmesi, kimlik duygusunun şekillenmesi, geleceğe yönelik planların oluşturulması, karşı cinse ilişkin tutum ve davranışların tutarlı hale gelmesi, iş ve meslek yolunun çizilmesi, aile ve toplum değer yargılarının harmanlanıp kişinin kendine özgü bir değerler sistemi oluşturulması, ekonomik bağımsızlın sağlanması, davranışlarının sorumluluğunu üstlenir hale gelebilmesi gibi bir çok görev beklenmektedir.

Ergenlik döneminin uzun zaman sürmesi yanısıra, ergenden beklenen görevlerin çeşitliliği ve zorluğu; bu dönemde ergenlerin bazı sorunlar yaşamasına yol açabilir. Bu dönemin kendine özgü ruhsal ve davranışsal özellikleri, duygusal çalkantıları, uyum güçlükler, kimlik sorunları, bocalamaları, otoriteyle çatışmaları çoğu kez büyük sarsıntılara neden olmaksızın çözülür. Ancak bazı ergenler için, bu özellikler, ciddi ve ağır biçimde sorun yaşanmasına neden olabilir. Madde kullanımı da bu ciddi sorunlar arasında sayılmaktadır.

Ergenlik döneminin olağan gelişimsel çalkantılar arasında; derslerdeki başarısında dalgalanmalar, aileyle çatışma ve aile yaşamından uzaklaşma isteği, ruhsal yönden duygusal ve davranışsal sorunlar gösterme, ilgi ve isteklerinde kararsızlık ve değişkenlik, okul ya da meslek eğitimine ilişkin sorun ve bocalamalar yerini değiştirme gibi önemli kararlar söz konusu olabilir.

Çocuk ve gençlerde, madde bağımlılığının başlangıcını gösteren kesin bir işaret yoktur. Ergenliğin olağan duygusal sorunları ya da başka ruhsal bozuklukların da benzer belirtilere yol açabileceği akılda tutulmalı; ancak, ergende madde kullanımı kuşkusunu akla getirebilecek bazı ciddi davranış değişiklikleri gözden kaçırılmamalıdır. Bu belirtilerin ciddiyetinin değerlendirilmesi, başka ruhsal sorunlarla ayırıcı tanının yapılması, çözüm önerileri ve tedavi yaklaşımı; madde kullanımı konusunda özelleşmiş çocuk/ergen psikiyatristleri ve erişkin psikiyatrislerinin görev ve sorumluluk alanı içindedir.

 

Çocuk Ve Gençte Madde Kullanım Kuşkusu Yaratabilecek Belirtiler

a Derslerdeki başarı oranı tamamen ve her derste birden düşmesi,

a Sık sık arkadaş değiştirme,

a Arkadaşlarına tamamen sırt çevirme,

a Çevreyle ilişkilerden kaçınma,

a Tamamen içine kapanma,

a Hiçbir şeye ilgi duymama ve her şeyden uzak kalma,

a Zaman zaman aşırı neşe ile öfke/saldırganlık arasında gidip dalgalanmalar,

a Evde odasına kapanma,

a Kendi bakım ve temizliğine dikkat etmez hale gelme,

a Fazla para harcama,

a Okulu ya da iş eğitimini tamamen bırakma,

a Kendi geleceği için hiçbir yol görmeme,

a Geleceğe dönük hiçbir adım atmak istememe,

a Ellerde titreme,

a Aşırı derecede terlemek,

a Uykusuzluk.

 

ERGENLİK DÖNEMİNDE ARKADAŞ GRUPLARI VE ÇETELERE YÖNELME

Ergenliğin başlamasıyla birlikte daha önce aile tarafından karşılanan işlevlerden bir çoğunu akran grubu üstlenir. Bu gittikçe artan bir biçimde aileden bağımsızlaşmanın ilerlemesi için önemlidir. Akran grubu ergen için çocukluktan yetişkinliğe, bağımlılıktan gittikçe -artan bağımsızlığa; aile denetiminden, gittikçe artmakta olan kendini denetime hızla geçiş döneminde tutulacak bir dal olmaktadır. Bu geçiş doğası itibarıyla tedricidir ve grup içindeki akranlarla özellikle Liderle yapılan özdeşimle geçiş kolaylaşır. Ergenliğin ilk yıllarında , özdeşimler genellikle aynı cinsten olan üyelerle kurulur. Ergenliğin ortalarına doğru ise karşı cinsten gruplara doğru bir eğilim ortaya çıkar. Bu eğilim arttıkça ergenler için daha önem kazanmaya başlar ve ergenliğin sonların da her iki cinsten akranlarla sürekliliği olan ilişkiler kurulmaya başlanır.

Gruplaşmalar anlaşılacağı üzere erinlik-ergenlik döneminde önüne geçilmez bir oluşum sürecidir. Bu süreç kimi zaman gencin kendini bulması , özdenetiminin sağlanması ve sosyalleşmesi açısından gereklidir ve sağlıklı sonuçlar doğurur. Ama kimi zamanda denetimden uzak problem kaynağı gruplaşmalar oluşur ki bu gencin geleceğini bile tehlikeye sokabilecek bir tehdittir.

Çeteleşme ya da çete grupları diye adlandırılan oluşumlara gelince; çete , dışarıdan herhangi bir yardım görmeyen ve sosyal bir hedefi olmayan , kendiliğinden oluşan yöresel bir gruptur. Ortak ilgilere sahip çocukların oluşturdukları gruplaşmadır.

Anne babaların , öğretmenlerin ya da gençlik liderlerinin her hangi bir desteği olmadan ergenler tarafından kurulmuştur. Çete, otorite nedeniyle yetişkinlere düşman olmayabilir. Bununla birlikte çeteler ne yetişkin onayına ihtiyaç duyar , ne de dışardan bir kontrole tabi olmak ister. Onlar kendi otoritelerini kendileri sağlarlar.

             Özellikle Avrupa'da amaçsız , çocukça suç işleyen çeteler toplumsal bir sorun oluşturmaktadır. Ülkemizde de özellikle son yıllarda bu tarz çeteleşmelerin olumsuz sonuçlarını yaşamaya başladık. Özellikle ortaokul ve lise düzeyinde oluşan bu çetelerin üyeleri, henüz yerleşmeyen kişilikleri -yetersiz özgüvenleri ve kendilerini değersiz hissetmelerini (grubunda verdiği rahatlıkla) şiddet ve kavga yoluyla bastırmaya çalışırlar. En basit ifadeleri ile ; kız meselesi , maç meselesi , senin-benim mahallem ya da grubum gibi sudan bahanelerle; taşlı sopalı hatta bıçaklı kavgalara girmekte , yaralanmakta hatta ölüme gitmekteler. Bu gençlerin dışardan çok güçlü , hiçbir şeyden korkmayan bir görüntü ya da daha doğru bir ifadeyle imajları vardır. Oysa psikolojik yapıları incelendiğinde, kendine ''dayı''maskesi takan bu gençlerin , aslında zayıf kişiliğe sahip , öz güvenden yoksun çelişkilerle dolu tutarsız bireyler olduğu görülür. Bu aciz yönlerini gizlemek için kabadayılığa baş vurduğu saklanamaz bir gerçektir.

              Toplumsal uyumu zedeleyici ve gençlerin hem yaşamını hem geleceğini tehdit eden bu oluşumların önüne geçmekte ana-baba ve eğitimcilere düşmektedir. Özellikle okullarda , bu grupları dışlayıp cezalandırmak çözüm değil tam aksine çözümsüzlüktür. Bu gençleri anlamak onları kabullenmek problemi çözmenin yarısıdır. Ailelerin çocuklarıyla yeterli ve gerekli iletişim kurmaları, onları kendilerini ortaya koymaları için zemin hazırlamaları gençlerin böylesi gruplaşmalara yönelmelerine de engel olacaktır.

 

ERGENLİK DÖNEMİNDE CİNSELLİK

          Ergen cinselliği, ergenlikten olgunluğa kadar süren dönemdeki insan cinsel yaşamının bir görünümü olarak tanımlanabilir. Bu görünüm içinde ;

1-Cinsel organların , cinsel etkinliğe hazırlığı

2-Bedenin değişik bölümlerinin cinsel uyarımı

3-Cinsel uyanma ve orgazm

4-Çoğalma

gibi olgulardan birini ya da bunların herhangi bir birleşimini amaçlayan davranış, düşlem, duygu ve  tutum koşulları girer. Pratik açıdan,olağan ergen cinselliği yaklaşık olarak 12-21 takvim yaşları arasındaki insan cinsel yaşamının koşullarını konu alır. Söz konusu dönem 12-17 yaşlar arası ön ergenlik ve 17-21 yaşlar arası son ergenlik olmak üzere ikiye ayrılır.

              Ergenlik döneminde gencin hem fiziksel hem de duygusal açıdan değiştiğini-geliştiğini biliyoruz. Sağlıklı olan bir genç bu dönemde cinsel açıdan da gelişir ve birtakım ilkler yaşar. Bu cinsel deneyimler- gelişimler kızlarda ve erkeklerde ciddi bir farklılık göstermez. (Bu fark fizyolojik olmaktan ziyade toplumsal baskılar sonucudur). Genellikle karşı cinse duyulan ilgi-istek ve mastürbasyon temeline dayalı olan ergen cinselliği, aslında hassas bir geçiş dönemidir. Özellikle ebeveynler unutulmamalıdır ki bu her gencin yaşaması gereken fizyolojik bir süreçtir. Bu dönemde ergen ya da onun bu tür aktivasyonlarını engellemek , aşağılamak ya da en sık yapılan şekliyle suçlamak, gençte tamiri zor izler bırakabilir. Kendini suçlu ve hata yapan biri gözüyle gören genç ya cinsel aktivasyonunu tamamen bilinç altına iter ve hiçbir ihtiyacı yokmuş gibi davranır.( ki bu gelecekteki cinsel hayatını son derece olumsuz etkiler) veya sapkın davranışlarıyla adeta kendini suçlayanlardan intikam alır.(eşcinsellik,hayvanlarla cinsel ilişki,sürekli mastürbasyon vs gibi. Ama bunların da çoğunluğunun geçici olduğu unutulmamalıdır.)

             Bu durumu en sağlıklı çözüme oluşturacak kişiler yine ebeveynlerdir. Anne kız çocuğa baba ise erkek çocuğa sağlıklı bir model olmalı, onları bu dönemde yalnız bırakmamalı,destek çıkmalıdır. Cinselliğin doğal bir süreç olduğunu gencin bundan dolayı korkup, kendini suçlamaması gerektiği ergene anlatılmalıdır. Onun kaygıları azaltmaya çalışılmalı ve sağlıklı cinsel bilgiler verilmelidir.

Ergenin cinsel davranışları ile ilgili daha doğrusu bu davranışlara yönlendiren bir takım dış etkenler vardır. Bunlar:

1-Kültür: Kültür gence cinselliği yaşama sınırlarını çizer. Nereye kadar kabullenir olacağını ,nereden sonra aşağılanacağını belirler.

2-Din: Dinin yasak koyucu müeyyideleri cinselliğin sınırlarını belirleyici niteliktedir.

3-Çevre

4-Ailenin sosyo-ekonomik düzeyi.

 

ERGENLİK DÖNEMİ VE İNTİHARLAR

               İntiharın ( öze kıyım ) tanımını yapmak güçtür. Durkheim'e göre intihar''Bir insanın doğuracağı sonucu bilerek olumlu ya da olumsuz bir eyleme doğrudan doğruya ya da araçlı olarak kendini ölüme sürüklemesidir.'' Birçok intihar kaza biçiminde gerçek intihar vakalarını yansıtmamaktadır.

               Yaşamın sürdürülmesi ve haz elde edilmesi temel amaç olduğuna göre intiharlar bir tür yabancılaşmadır. İntihar olaylarındaki veriler incelendiğinde toplumsal ve dinsel bağları güçlü olanlar zayıf olanlara göre,evlilerde bekarlara göre, çocuklularda çocuksuzlara göre intihar oranı daha azdır. Ayrıca yine kırsal alanda kentlere oranla daha az, erkeklerde kadınlara oranla daha fazla intihar vakası saptanmıştır.

             İntiharın tanım ve kapsamı kısaca belirtildikten sonra, ergenlik döneminde görülen intiharlar üstünde durmakta fayda vardır. Çünkü ergenliğin bir çelişki ve tutarsızlıklar dönemi olduğu, gencin saldırgan, umutsuz, isyankar tavırlarla hareket ettiğini belirtmiştik. Bir noktada saldırganlığın insanın kendisine yönelmesi anlamını taşıyan intihara, ergenin yakın olması kaçınılmazdır. Şimdi ergenlik döneminde ortaya çıkan intiharların sebeplerini sıralayalım:

 

1-Ailevi nedenler: Aile bireylerinin yeterince model oluşturamaması,genci anlamak yerine ona karşı baskıcı ve cezalandırıcı ya da sevgiyi esirgeyici tutum sergilemesi, anne-baba geçimsizliği ve kavgaların çocuğa yansıtılması ya da doğrudan çocuğun hedef alınması,ailenin aşırı ilgisi veya ilgisizliği, aile bireyleri arasındaki iletişim kopukluğu gibi nedenler sayılabilir.

 

2-0kuldan kaynaklanan nedeler: Öğretmen (ya da okul idaresi ) ile öğrenci arasında sonu şiddet kullanmaya kadar varan problemler-iletişim kopukluğu, eğitimcilerin özellikle ergenlik dönemi gençlerin hassasiyetlerine özen göstermemesi veya bu hassasiyetlerden haberdar olmaması. Okul rehberlik servislerine gereken önemin verilmemesi ve yaygınlaştırılamayışı, okul aile iletişiminde güçlükler kopukluklar olması. Okulun başarıyı öğrenciden üstün ve önemli görüp başarısızlığı öğrenciye mal etmesi.

 

3-Çevresel nedenler: Kitle iletişim araçlarının zaman zaman intiharı özendirici yayınlar yapması, çocuğun çevresindeki yetişkinlerin tutarsız davranışları,gencin sosyo-ekonomik ve kültürel yoksunluklar içinde olması .

İntihara karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıralayabiliriz :

1-Aile çocuklarının içinde bulundukları gelişim döneminin özelliklerini iyi tanımalı ona bu hassasiyetle yaklaşmalı, dinlemeli ve anlamaya çalışmalıdır.

2-0kul ve öğretmen ders başarısının her şey demek olmadığını, gencin kendisi olarak değerli olduğunu ona hissettirmeli, genci anlamaya ve doğru yönlendirmeye çalışmalıdır.

3-Gerek kitle iletişim araçları ve gerekse sağlıksız çevrenin gençte yol açacağı yıkıcı etkileri azaltmak için, gence seçiciliği konusunda aile-okul-yetişkin çevresi yardımcı olmalıdır.

 

Gençlik dönemi ve kimlik oluşumu

Gençlik döneminin en önemli psikososyal yanı, kimliğin kazanılmasıdır. Gencin bu dönemde sağlam bir kimlik duygusu geliştirebilmesi gerekir. Kimliğin en kısa tanımı "kişinin kim olduğunun ve nereye gittiğinin farkında olması"dır. Yani genç insanın "ben kimim?" sorusuna verebilecek cevabı bulunmasıdır. Kimlik, özdeşimlerin bittiği yerde başlar. Çocuk, ruhsal gelişimi sırasında çeşitli özdeşimler kurar. Yani çevresindeki yetişkin insanları, dar anlamıyla da ana-babayı model alır, onların davranışlarını taklit eder içine sindirerek kendi özellikleri haline getirir. Çocukluktaki bu özdeşimlerin birbiriyle bütünleştirilmesi ve gençlik dönemindeki arkadaş gruplarının değerlerinin alınmasıyla kimlik oluşur. Yani kimlik, çocuklukta çevredeki kişilerden kazanılan özelliklerin bütünleşerek benliğe yerleşmesiyle oluşur. Kimlik duygusu ise bu bütünleşmenin yaşanması ve buna bağlı güven duygusudur. Kimlik duygusu sağlam bir bireyin "ben neyim?", "kimim?" soruları karşısında duraksamadan vereceği cevapları vardır. Bunun rahatlıkla yapılabilmesi için kişinin kendi bireysel benliğine yerleşmiş olan süreklilik ve aynılık duygusuna gereksinim duyulur. Kimlik duygusu güçlü olan bireyler, kendilerini diğer insanlardan ayrı bir kimse olarak ayırabilirler. Zaman içinde kendileri ile ilgili devamlılık, tamlık ve bütünlük hissine sahip olurlar. Kimliğin gelişimi için toplumsal ortam, çevre önem taşır; yani kişinin kendisini nasıl gördüğü diğer insanların onu nasıl gördüğü ile bağlantılıdır. Gençlik döneminde kişi, yaşamının önceki dönemlerinde yaptığı özdeşimleri birleştirerek tek ve bir kimliğe dönüştürebilmelidir. Bu da gençlik döneminde ulaşılan bilişsel kapasiteyle başarılabilecek bir durumdur.

Kimlik oluşumunda aile ile olan ilişkiler de büyük önem taşır. Kimliği ile ilgili tam bir netliğe ulaşamamış kimlik araştırması içinde olan gençler, aileye daha bağımlı olan, bağımsızlığın ve atılganlığın hoş görülmediği ailelerden çıkan gençlerdir. Kimlik gelişimi, çeşitli biçimlerde yolla duraklar veya bozulabilir. Kimlik duygusu oluşmamış kimselerin yaşamla ilgili seçimleri amaçları sağlıksız seyredecek; sonuçta ortaya çıkan durum ise kimlik karmaşası olacaktır. Kimlik krizi ise, kişisel aynılık ve tarihsel süreklilik duygusunun yitimi, toplum tarafından kişiden beklenilen rolü kabullenememe veya yerine getirememe durumudur. Bunun sonucunda toplumsal yalıtılma ve geriye çekilme, aşırılıklar, isyankarlık veya her şeyi reddetme gibi tutumlar ortaya çıkarlar.

Güçlü bir kimlik duygusuna sahip olan insanlar, daha otonom, yaratıcı, çevrenin uyum için yapacağı baskılara direnebilen, yakınlık kurabilme kapasitesine sahip kimselerdir.

Kimliğin önemli bir bileşeni de cinsel kimliktir. Cinsel kimlik, bedensel biyolojik cinsel yapısının farkında olmak ve buna göre kendisini kadın veya erkek kabul etmekle kazanılır. Gençlik döneminde toplum, genç insandan açık bir şekilde tanımlanmış bir cinsel kimlik kazanmasını bekler ve ona bunun için bir imkan sunar. Gençlik dönemindeki bu gelişme cinsiyet yoğunlaşması olarak adlandırılır. İlk gençlik döneminde gerçekleşen bedensel değişiklikleri izleyerek erkeksi veya kadınsı görünüşün daha belirginleşmesine erkeksi ve kadınsı toplumsal rollerin alınması eşlik eder. Sağlıklı bir şekilde cinsel kimliğin kazanılması halinde genç insan, erkek veya kadın olmak durumuyla ilgili kendisini rahat hissetmelidir. Ancak özellikle bu dönemde gençlerde beden imgesi ile cinsel kimliğin uyumu konusunda -örneğin yeterince erkek görünümlü veya yeterince kadın görünümlü olunup olunmadığıyla ilgili- kaygı çıkabilir.

 

AHLAKİ GELİŞİM

İnsan yaşamının hiçbir döneminde ahlaki değerler, gençlik döneminde olduğu kadar önem taşımazlar. Birçok insan için sınırları belirlenmiş net bir ahlak duygusunun gelişimi gençlik döneminde tamamlanır. Ahlakı "içinde bulunulan çevre ve toplum tarafından paylaşılan kurallar, haklar ve görevler manzumesi" olarak tanımlayabiliriz. Ancak bazen kabul edilen kuralların birbiriyle çeliştiği olabilir, bu durumda birey kendi bilinçli seçimiyle ahlaki bir tercih yapmayı öğrenmek durumundadır.

Gencin bilişsel açıdan olgunlaşması, toplumsal beklentiler ve talepler, ahlaki gelişimi hızlandırır. Genç insan, kendisine sunulan çok çeşitli değerlerden kimilerini alır ve benimserken kimilerini reddeder. Her gencin yaşamına kılavuzluk eden şöyle ya da böyle bir değerler sistemi vardır. Güçlü bir kimlik duygusu ile değerlere sahip olma arasında sıkı bir bağlantı bulunmaktadır.

Genç için ahlak ve değerler alanının önem taşıdığını hemen herkes kabul etmesine karşın ahlaki değerlerin gelişimiyle ilgili tam bir fikir birliği yoktur. Ahlaki gelişimi anlayabilmek için değişik teoriler ortaya atılmıştır. Bunlardan bilişsel yaklaşımı savunanlar, ahlaki değerlerin ahlaki bir duruma uygun şekilde düşünebilme yeteneği ile gerçekleşebileceğini öne sürerler. Bazılarına göre ise ahlak, insanların ne düşündükleri ile değil ne yaptıkları ile ilgilidir. Jean Piaget'nin zihinsel gelişimle ilgili çalışmaları, bu konuda önem taşırlar. Piaget, ahlakın bilişsel gelişime paralel olarak kademeli biçimde geliştiğini belirmiştir. Buna bağlı olarak küçük çocuğun sahip olduğu ahlaki değerlerle gencin sahip olduğu ahlaki değerlerin, bilişsel kapasitelerinin farklı olması nedeniyle birbirinden farklı olduğunu öne sürmüştür. İşlem öncesi zihinsel düzeyde olan çocuk, basit bir şekilde anababanın koyduğu kuralları izler; somut işlemler döneminde çocuk, kuralları kabul etmekle birlikte bunların istisnası olabileceğini anlar. Gençlik döneminde gelinen zihinsel düzey olan soyut işlemler dönemindeyse artık genç insan, kuralları geniş ölçekte toplumun ve diğer insanların yararına göre değerlendirmeyi öğrenir.

Lawrence Kohlberg, Piaget'nin kavramlaştırmasını genişleterek ahlaki gelişmenin üç temel devreden oluştuğunu belirlemiştir: Gelenek-öncesi, geleneksel ve gelenek-sonrası. Her dönem de kendi içinde iki alt-gruba ayrılmaktadır. İlk düzey olan gelenek-öncesi ahlak döneminde ceza ve ana babaya uyma temel belirleyici etkendir; ikinci düzey olan geleneksel rol uyumunda ise çocuk, onaylanmak, takdir edilmek için diğer insanlarla iyi ilişkiler sürdürmeye çalışır. Ahlaki gelişimin son aşaması olan gelenek-sonrası dönemde ahlaki ilkelere gönüllü olarak uyulur ve gerektiğinde belli durumlarda bu kuralların istisnası olabileceği bilinir.

Gençlik döneminde önce geleneksel ahlaki düşünce baskındır: Buna göre doğru davranış, kişinin yapması gereken şeyleri yapması, otoriteye saygı göstermesi, ve varolan sosyal düzeni sürdürmesidir. Önceden savunulanın aksine son araştırmalar, birçok gencin bu aşamadan öteye geçmediğini ve burada kaldığını ortaya koymuştur. Bazı gençler ise gelenek-sonrası döneme geçerler. Bu dönemde herhangi bir toplumsal gruba ait olmayan, evrensel olarak kabul edilebilir, soyut ahlaki ilkeler kazanılır.

Bilişsel olarak ahlaki ilkelerin kazanılması, onlara uyulacağı anlamına gelmez. İnsanların doğru bildikleri şeyi yapmaları, ahlakın kendi kişiliklerinde ve kimliklerinde tuttuğu yerin önemine bağlıdır. Ahlaki değerlerin genç tarafında içselleştirilmesinin güce ve disipline ya da sevgiden yoksun bırakmaya dayanan bir eğitimle değil; ilgi ve sıcaklığın eşlik ettiği açıklama ve anlatmaya dayanan bir eğitimle sağlanabileceği çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir. Gençliğin değer sistemi ile ilgili olarak Batı'da yapılan araştırmalarda günümüze doğru yaklaştıkça giderek daha fazla sayıda gencin kendi finansal ve genel iyiliğini toplumunkinden daha önemli gördüğü izlenmektedir. Yine 1970'li yıllarda yapılan araştırmalarda iyi eğitim daha ön plandayken, 80'li yıllarda daha fazla para kazanmak öne geçmiştir. Yeterince sistemli bir şekilde yapılmasalar da son yıllarda ülkemizde yapılan daha ziyade popüler nitelikli çalışmaların sonuçları da bu doğrultudadır.

 

Gençlerde dini ve siyasi fikirlerin gelişimi

Gençlerde siyasi ve dini düşüncelerin gelişimi de ahlaki değerlerde olduğu gibi bilişsel gelişimle bağlantılıdır. Dini ve siyasi düşüncelerin yaş arttıkça daha soyut bir nitelik kazanmaları beklenir. ABD'nde yapılan bir araştırmada erken gençlik döneminde siyasi düşüncede otoriteryanizmin baskın bir özellik olduğu ortaya çıkmıştır. Yaş ilerledikçe siyasi düşünce daha az otoriteryan, soyut, diğer insanların gereksinimlerini ve amaçlarını dikkate alan bir nitelik kazanmaktadır. Dini düşünce de 12-18 yaşları arasında giderek daha soyut ve daha az sözel bir şekle dönüşür. Batı'da yapılan araştırmalarda 1960'lı yıllardan itibaren genç insanlar arasında dini, yaşamın en önemli değeri olarak görenlerin sayısı azalırken bir yandan da belli bir azınlık kesimde köktenci (fundamentalist) dinsel geleneklere olan ilgide artış izlenmektedir.

 

 

 

Gençlik döneminde saldırganlık

Tüm bu özelliklerinden dolayı gençlik, insanoğlunun şiddete ve saldırganlığa en yatkın dönemlerinden biridir. İstatistikler, şiddet olaylarının daha çok gençler tarafından gerçekleştirildiğini ve gençlerin daha çok suça eğilim gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Bunun nedenleri çok çeşitlidir. En başta gelen nedenler arasında bu dönemde saldırgan dürtülerde artma olması gelir. Tepkilerin sözden çok eylemler ve davranışlarla gösterilmesi; hormonal ve biyolojik değişiklikler; fiziksel güç ve enerjideki artış, bu durumun diğer nedenleri arasında sayılabilir. Gençler tarafından yapılan kanuna aykırı işlerin başında hırsızlık, çevreyi ve eşyaları tahrip etme, tecavüz, saldırı ve cinayet gelmektedir. Bu tür suçları işleyen gençlerin sayısında başta A.B.D olmak üzere çeşitli Batılı ülkelerde yıldan yıla artış görülmektedir. Cinsiyetler arasında bu tür suçlara eğilim açsından bir farklılık görülmektedir. Erkeklerde bu tür eylemlere karışma daha sıktır; fakat giderek erkek/kadın oranı azalmaktadır.

Yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, genel olarak suça yönelik davranışların başlamasında ve sürdürülmesinde akranların ve arkadaş grubunun önemini ortaya koymuştur. Yakın zamanlarda yapılan uzunlamasına bir çalışmada, üç yıllık bir süre içinde suça eğilimli arkadaş grubu olan gençlerde böyle bir arkadaş grubu olmayanlara göre daha fazla oranda bu tür davranış görüldüğü saptanmıştır. Özellikle sosyoekonomik açıdan az gelişmiş kent kesimlerinde yaygın olan gençlik çeteleriyle ilgili yapılan araştırmalarda, bunların suça eğilimi arttırmakla birlikte, eğer iyi organize olmuş, şiddet eğilimi az olan bir grup ise gencin kişisel değer, akranlar tarafından kabul edilme ve kendini koruma gibi doğal eğilimlerini doyurmaya yardım edebileceği ortaya konmuştur. Genellikle suça eğilimli gençlerin zeka düzeyleri, diğer gençlerden daha düşüktür. Kişisel etkenler de saldırganlık ve şiddet eylemlerinin de içinde yer aldığı suça yönelik tutumları etkilerler. Erken okul yıllarından itibaren bu tür gençlerin zor uyum sağlayan, az arkadaşlık kuran, hesapsız, dürtüsel davranışlar gösteren ve otoriteye karşı çıkan çocuklar oldukları araştırmalarla gösterilmiştir.

Gençlerde suça ve şiddete eğilimin en iyi öngörücüsü ana baba ile olan ilişkinin şeklidir. Çocuklukta ihmal edilen, aşırı katı veya dengesiz, daha çok da fiziksel cezalandırmaya, dayağa dayanan bir disiplin uygulanan çocuklarda gençlik döneminde bu tip davranışlar daha sık izlenmektedir. Ana baba çocuk ilişkisinde karşılıklı düşmanlık, aile kaynaşmasının yokluğu, ana babanın çocuğu reddi, ilgisizliği bu tür gençlerin ailelerinde sık rastlanan durumlardır.

Alt-gelir gruplarında yer alan gençlerin suça eğilimlerinde ruhsal sorunlardan çok toplumsal ve kültürel etkenlerin daha fazla rol oynadığı düşünülmektedir.

 

Gençlik döneminde politik eylemler ve şiddet

İnsan, gençlik döneminde düşünce yapısı olarak büyük dönüşümler yaşar. Gençlik dönemine girilmesiyle birlikte düşünce işleyişi somuttan soyuta doğru kayar; insanlığın durumu, moral ve etik değerler ve din konuları kökten ve yeni baştan ele alınır. Zekanın en işlek olduğu dönem olan 18-24 yaş arasında gençler, herşeyi sorgularlar. Kendileri, dünya, varoluşun nedenleri gibi konularda enine boyuna düşünmeye başlarlar. Genç insan, sadece görünen gerçekliğe bağlı değildir. Olabilecek alternatifler üzerine düşünebilir. Bu dünyanın nasıl başka türlü olabileceğini de kapsayan bir sorgulamayı getirir bu. Olumsuzlaşma bu dönemin en tipik özelliklerindendir ve politik seçimlerde dahil olmak üzere yaşamın tüm alanlarını kapsar. Ana babanın sahip olduğu tüm değerler olumsuzlaşabilir. Genç ailesinden kopmaya ve bireyselleşmeye başladıkça "ben kimim?" ve "nereden gelip, nereye gidiyorum?" soruları sorulmaya başlanır. Genç, kuralları incelemeye, bu kuralların ardında yatan ilkeleri tartışmaya başlar. Soyut ve kurgusal bazen de pratikle pek doğrudan ilişkisi olmayan bu düşünme tarzıyla genç insan, ahlaki, dini ve politik alanlarda varolan sistemi yetersiz bulabilir ve bu nedenle köktenci karşı çıkışlara yönelebilir. Çok ortada ve ayan beyan olan yanlışlıkları gördükleri halde düzeltmedikleri için erişkinleri ikiyüzlülükle suçlayabilir. Yaş ilerledikçe kafasında kurduğu ideal dünya ile gerçek dünya arasındaki fark ortaya çıktıkça hayal kırıklıkları yaşayabilir.

Gençlik döneminde ailenin dışındaki dünya ve arkadaş grupları daha birincil bir konuma geçer. Genç insan, kendisini akranlarının gözüyle değerlendirir; arkadaş grubunun normlarından sapma kendine güvenini azaltan ve istenmedik bir şey olur. Birçok insan için gençlik dönemi ahlaki gelişmenin ve değerlerin şekillendiği bir dönemdir aynı zamanda. Soyut düşünce döneminde artık sadece ailenin değil, geniş ölçüde toplumun ve insanlığın çıkarları da devreye girer.

Gençlik döneminin bir diğer özelliği de gençlerin kolaylıkla tehlikeli ve riskli davranışlar sergileyebilmesidir. Bunun için zaten toplumu savunmak hep onlara kalmıştır; toplumun vurucu gücü gençler olmuş, onlar öne çıkmıştır. Benzer şekilde ideolojik, ulusal mücadelelerde, spor karşılaşmalarında gençleri görürüz hep. Fiziksel bedensel gücün zirveye ulaştığı yaşlardır gençlik yılları. İstatistiklere göre gençlerin ölüm nedenleri arasında kazalar özellikle de motorlu taşıt kazaları birinci sırada yer almaktadır. Bu durumun kolay risk alıcı davranışlara girme eğilimi ile ilişkisi olduğu sanılmaktadır. Gençlerin kolay tehlikeye atılmaları yetersizlik duygularını örtmeye yönelik aşırı tepkiler, gruba benzeme ve uyma, kendisini çok güçlü, zedelenemez ve ölümsüz görme gibi nedenlerle açıklanmaktadır.

Gençlik döneminin bu özelliklerini alt alta sıraladığımızda tablo daha netleşiyor; gençlerin kurulu düzene olan sorgulayıcı tavırları, köktenci ve ödün vermez düşünce biçimleri, arkadaşlığa verdikleri önemleri, enerji dolu olmaları ve kolay tehlikeye atılabilmeleri neden siyasi mücadelelerde ön saflarda yer aldıklarını açıklıyor. Hele de böyle bir mücadele norm haline geldiğinde yani diğer gençler de aynı şeyi yaptıklarında arkadaş grubunun kuralları genç için önem kazandığından ailenin tutumu ne olursa olsun genç, politik grupların içinde yer alabiliyor. Gencin içinde yer aldığı politik grubu seçimi, bireysel özellikleri de hesaba katan ayrı bir tartışmayı gerektiriyor.

80 sonrası gençlerin siyasi katılımları, en azından görünürde de olsa azaldı. Bir kere genelde tüm toplum için siyasi mücadele daha az önemli hale geldi. Politikacılar özelinde tüm bir politika, olumsuzlaştı, onların "uğruna mücadele vermeye değmeyecek insanlar olduğu" vurgulandı. İnsanların kendilerini tanımlamasında politik kimlik daha ikincil oldu. Bu gençleri de etkiledi ister istemez. 80 öncesinde hemen tüm gençler için siyasi tercih, kişisel kimliklerinin en önde yer alan bir bileşeni idi. Neredeyse bazı gençlerin bu alan dışında uğraşıları kalmamıştı: okul, eğitim, meslek, arkadaşlık ilişkileri, karşı cinsle ilişkiler, hobiler, özel zevkler, sanat ve güncel politika dışındaki düşünsel etkinlikler hep ikinci planda kaldı. Dolayısıyla gençlik döneminin diğer özellikleriyle birleştiğinde 80 öncesi yıllar, gençlerin "siyasi şiddet"e yönelmeleri için çok elverişli bir vasat oluşturdu.

Şüphesiz gençlik döneminde hız kazanan siyasi ilgi ve etkinlikler, gençlerin sağlıklı bir gelişim gösterebilmesi için olduğu kadar dünyamızın yenilenmesi ve değişimi için de gereklidir. Üstelik bu tür ilgi ve etkinlikler, barışçı bir mecrada sürdürüldüğünde, gençlik dönemindeki şiddete yönelmenin de gerçek panzehiridirler. Ancak sağlıklı bir kişisel gelişim için gencin politik alanların dışındaki tüm diğer alanlarda da belli bir varlık gösterebilmesi, olgunlaşması, seçimler yapması gereklidir. Ülkemizin gençleri 1980'lerden yakın zamanlara gelene kadar politik alanının önceki kıyıcı ve bıktırıcı hegomonyasından kurtulmanın verdiği rahatlıkla hareket etmişlerdir. Artık enerjiler oralara akıtıldığından sanatta, ticarette, ekonomide gençlerin etkisi daha fazla hissedilmiş, Yuppiler her yerde boy göstermişlerdir. Politik olmak, belli bir siyasi gruptan yana tavır almak, bir norm olmaktan çıkmış, gençler hem kendi seçimlerini daha rahat belirleyebilmişler hem de seçenekleri daha fazlalaşmıştır. Ne var ki bu olumlu atmosferin ülke geneli için geçerli olduğunu söyleyebilmeye imkan yoktur. Tam tersine bir yandan depolitizasyon süreci işlerken diğer yandan toplumun bıçak sırtında duran dengeleri alt-üst olmuş, toplumun ve dolayısıyla gençlerin çok büyük kesimi için yoksullaşma, göç, ani kültürel değişim, teknomedyatik dünyadan gelen uyaran bombardımanı gündeme gelmiştir. Kaosa gidiş, gençlerin büyük bölümünün yaşam karşısındaki seçim yapma, sağlıklı bir bireysel kimlik oluşturabilme fırsatlarını ortadan kaldırmış, öfkelerini biriktirmiştir. Ortaya çıkan tablo, 1990-1996 arasındaki dönemin karakteristiklerini belirlemiş; özellikle daha tutucu bir ahlaki gelişim düzeyinde olan lise gençliğinin özellikle umutsuz ve lumpen kesimlerinin amaçsız ve sudan gerekçelerle birbirlerine kıyasıya saldırılarını ve çete cinayetlerini gündeme getirmiştir.

1996'dan sonra yeniden gençliğin siyasallaşması gündemdedir. Siyasallaşma ve barışçı bir siyasi mücadele ortamı olmadığından "siyasi şiddet"e yönelme eğilimi, yüksek okullardan liselere doğru hızla yayılmaktadır.

Biz, hepimiz, gençlerimizin neden şiddete başvurdukları olgusu üzerinde yeterince kafa yormazsak ve uygun tedbirler almazsak toplumumuzun yeni genç boğazlaşmalarına sahne olmasını istemesek bile en azından seyirci konumunu benimsediğimizi itiraf etmek, bu suçun sorumluluklarına hazır olmak durumundayız.

 

 

 

KAYNAKÇA

 

CÜCELOĞLU, Doğan. Yeniden İnsan İnsana. 18. Basım. İstanbul:Remzi Kitabevi. 1998.

 

ÇAĞDAŞ, Aysel. Anne-Baba Çocuk İletişimi. 1. Basım. Ankara:Nobel Yayınevi. 2002.

 

ÇAĞLAR, Doğan. Uyumsuz Çocuklar Ve Eğitimi Ankara: A.Ü. EBF Yay. No:103 1981.

 

DÖKMEN, Üstün. Sanatta ve Günlük Yaşamda İletişim Çatışmaları ve Empati. 2. Baskı. İstanbul: Sistem Yayıncılık.1995.

 

GANDER, M. J.; GARDİNER, H. W. Çocuk ve Ergen Gelişimi (Çev.: Bekir Onur). Ankara: İmge Kitabevi. 1993.

 

GÜL, Gülbahar. Gelişim ve Öğrenme, 2000

 

GORDON,Thomas. Etkili Ana-Baba Eğitimi Aile İletişim Dili. 8. Basım. (Çev.Emel Aksay) İstanbul: Sistem Yayıncılık.1999.

 

--------

 

----------------   Etkili Ana-Baba Eğitiminde Uygulamalar 2. Basım. (Çev.Emel Aksay) İstanbul: Sistem Yayıncılık.1997.

 

Kırıkkale RAM Yayınları Uyumsuz Çocuklar ve Eğitimleri Kırıkkale:1998.

 

KORKMAZLAR, Ümran. Ana-Baba Okulu, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1995.

 

SARGIN, N. Çocuklarda Ruh Sağlığı. Ankara: Nobel Yayınevi. 2001.

 

YAVUZER, Haluk. Çocuk Psikolojisi İstanbul:Remzi Kitabevi. 2002.

 

------------------- Doğum Öncesinden Ergenlik Sonuna Çocuk Psikolojisi, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1987.

 

 

 

 

31.12.2008

ÇOCUKLARDA VE GENÇLERDE UYUM PROBLEMLERİ

        ÇOCUKLARDA VE GENÇLERDE UYUM PROBLEMLERİ VE ÇÖZÜMLERİ NELERDİR

 Uyum; bireyin sahip olduğu özelliklerinin kendi benliği ile içinde bulunduğu çevre arasında dengeli bir ilişki kurabilmesi ve bu ilişkiyi sürdürebilmesi şeklinde tanımlanabilir.

         Gün geçtikçe hızlı sosyal, teknolojik, ekonomik, bilimsel değişmeler ve gelişmeler oldukça, bireyin uyması gereken yeni yeni koşullar artmaktadır. Bu durumun uyumsuzlukları da arttırdığı bir gerçektir. Uyumsuz çocukların okul çağında olanların nüfusumuzun % 2’sine tekabül ettiği  görülmektedir.

Gelişim evrelerinin getirdiği doğal zorluklara yakın çevrenin olumsuz etkileri katıldığında çocukta bunlara tepki olarak çoğunlukla duygusal düzeyde bozukluklar görülebilir. Bu olumsuz tepkilere “Uyum Bozuklukları” diyoruz.

         Kişilik en uygun ortamda bile bir çok sorunları çözülüp engeller aşılarak geliştirilir. Çocuk bir yandan yeni yetenekler, yeni beceriler kazanarak çevresine uyum sağlamakta bir yandan da gelişmenin gereği olarak yeni sorunlarla karşılaşmaktadır. Bu sorunlarla başedebilme olumlu çevreyi oluşturmak, güven veren, anlayışlı, sevgi dolu yaklaşımlara bağlıdır. Bu çevreyi bulamayan çocuk güvensiz olur. Karmaşık duygu, düşünceler ve çelişkiler içinde bunalır. Kendi yaş düzeyine göre, gelişim düzeyine göre karmaşık duygular içine girer. Kimsenin kendini sevmediği, istemediği kuşkusuna kapılarak çevresindekilere inanmaz, güvenmez. Büyüklerin ilgisini çekebilmek için gereksiz davranışlar yapar. Bu davranışlar ilk zamanlar belli bir ölçüde devam ettiği için aile ve çevreyi rahatsız etmez. Belli bir sınırdan sonra çocuğun davranışı bozularak çevreye uyum sorunu ortaya çıkar. Bu tür bozuklukların başında sürekli hırçınlık, sinirlilik, geçimsizlik, yalancılık, kavgacılık, söz dinlememe, kaygı ve korku hali gelir. Yaş büyüdükçe bu tür davranışlar aileye ve topluma uyum bozukluğu şekline dönüşür.

         Evden, okuldan kaçma, hırsızlık, sürekli başkaldırma, saldırganlık, yankesicilik, alkol alma, kuralları çiğneme, kavga, tahrip, bıçak ve tabanca taşıma, yaralama gibi davranış bozuklukları gösterir.

 

Uyumsuzluğun Nedenleri

1.    Kalıtım: Uyumsuzluğun ortaya çıkmasında kalıtımın bir etkisi olduğu gerçektir. Ancak uygun eğitim ortamı hazırlanarak ya bertaraf edilebilir ya da derecesi azaltılabilir.

 

2.    Bedensel nedenler: Körlük, şaşılık, ağır işitme, kamburluk, çolaklık, topallık, şişmanlık, sürekli ve kronik hastalıklar, ani kazalar ve şoklar. Bu tip bedensel özürlülerin kendiliğinden uyumsuzluk nedeni olmayıp çocuğun çevresindekilerin bu özüre karşı takındıkları olumsuz tutum ve davranışlar göstermesine sebep olur.

 

3.    Temel ihtiyaçların doyurulmaması: Bu ihtiyaçları 3’e ayırabiliriz.

a)     Biyolojik ihtiyaçlar; beslenme, barınma, giyinme, nefes alma, boşaltım, dinlenme, asgari düzeyde doyurulması gerekir.

b)    Psikolojik temel ihtiyaçlar; sevmek-sevilmek, öğrenme ihtiyacı, korku- endişe ve güvensizlikten korunma ihtiyacı, başarılı olma ihtiyacı, kendisine saygı duyulma ihtiyacı.

c)     Sosyal temel ihtiyaçlar; arkadaşlık kurma, bir gruba ait olma, statü, prestij sahibi olma, bağımsızlık ihtiyacı.

Yukarıda bahsedilen ihtiyaçların doyurulmaması halinde uyum bozukluğu oluşma olasılığı yüksektir.

 

4.    Çevre ve sosyo-ekonomik etmenler:

a)     Aile çevresi: Çocuğun ihmal edilmesi, ihtiyaçlarının karşılanmaması, aşırı sevgi ve hoşgörü, sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük, anne babanın çocuk önünde tartışmaları, kavgaları evi terk etmeleri, kovma, dövme, ve sövmeleri uyumsuzluğa neden olabilir.

b)    Çocuğun yakın çevresi: Çocuğun her gün birlikte olduğu, oynadığı arkadaşlarının, büyüklerinin sevgi ve davranışlarından etkilenir. Ayrıca TV seyretmek, tiyatro, sinema çocuğu etkiler. İyiyi, güzeli görürse olumlu etkilenir; ancak hoşgörüsüzlük, güvensizlik ortamında bulunursa uyumsuzluk olabilir.

c)     Okul: Çocuğun psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarının okulda karşılanmaması bir çok uyum bozukluğunun ortaya çıkmasına sebep olabilir.

 

5.    Yanlış eğitim: Çocuk, kendinde ve çevresinde olup bitenleri, toplumun isteklerini uygun bir eğitim ile öğrenebilir, çocuğu uygun bir eğitim ile önceden kendi ilgi ve yetenekleri, sonra çevre ve toplumun değer yargıları tanıtılmalıdır. Nerede, nasıl davranacağı, problemlerini nasıl çözeceği öğretilmelidir. Çocuğun bütün arzularını yerine getirmek veya sınırlandırmak onda çeşitli uyumsuzlukların geliştirilmesine sebep olmaktadır.

 

Problemli çocukların tanısı kadar tedavisi de uzun ve titiz bir çalışmayı gerektirir. Bu çalışmada sabırlı ve etkin yaklaşımlar ile anne-babaya görev düştüğü gibi uzman pedagog, çocuk psikiyatristi ve klinik psikologuna da görevler düşmektedir.

 

UYUMSUZ ÇOCUKLARDA GÖRÜLEN DAVRANIŞLAR

1.        Sinirli hareketleri vardır.

2.       Huzursuz ve rahatsızdırlar.

3.       Adale seğirmeleri görülür.

4.       Okul çalışmalarına karşı ilgisizdirler.

5.       Okula sık sık devamsızlık yaparlar.

6.       Okuldan hoşlanmazlar.

7.       Kıskançtırlar.

8.       Yarışmaktan hoşlanırlar.

9.       Tırnaklarını yer, ısırırlar.

10.Dikkatsizdirler.

11.Eleştirilere tahammülsüzdürler.

12.Oyun bozandırlar.

13.Kolayca hüsrana kapılırlar.

14.Devamlı gerilim içindedirler.

15.Sık sık titreme görülür.

16.Daima kendilerinin savunurlar.

17.Sık sık çalarlar.

18.Otoriteye karşı direnirler.

19.Övünmeyi severler.

20.Akranlarından hoşlanmazlar.

21.Yalan söylerler.

22.Kronik şekilde hastalıklarından şikayet ederler.

23.Babaları tarafından baskıya maruz kaldıklarını söylerler.

24.Öfke nöbetleri gösterirler.

25.Neşesiz ve yalnız olular.

26.Utangaç, korkak, ürkek, endişeli olurlar.

27.Hallüsünasyon (gerçekte varolmayan bir şey varmış gibi davranmak) ları vardır.

28.Çözemediği problemleri içine atar.

29.Başkalarıyla çalışmaktan hoşlanmazlar.

30.Kendi kendine güvenmez, fikirlerini değersiz görür, aşağılık duygusu vardır.

31.Sık sık iç çekme, saçlarını kıvırma ve çekmeler görülür.

32.Gereksiz yere bağırıp çağırırlar.

 

 

UYUM PROBLEMLERİNİN SINIFLANDIRILMASI

 

1-  DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

. Hırsızlık Yapan Çocuklar

. Evden Kaçan Çocuklar

. Uyku Bozukluğu Olan Çocuklar

. Yemek Sorunu Olan Çocuklar

 

2-  ALIŞKANLIK BOZUKLUKLARI

. Alt Islatma (Enoresis)

. Dışkı Kaçırma (Enkopresis)

. Tırnak Yeme

. Tikli Çocuklar

. Parmak Emme

 

3-  DUYGUSAL BOZUKLUKLAR

. Öfkeli Çocuklar

. Saldırgan Çocuklar

. Kıskanç Çocuklar

. Yalan Söyleyen Çocuklar

. Okul Fobisi

. Utangaç Çocuklar

 

1- DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

 

1-  DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE

Çocuklar genellikle canlı, hareketli ve yaşam doludurlar. Gün boyu oynar, koşar ve zıplarlar. Sürekli bir gidiş geliş şeklinde durmadan bir şeyler yaparlar. Yorulmak nedir bilmezler. Dışarıda oynadıkları yetmiyormuş gibi evde de çoğu kez anneleri kızdıran koşmalı, atlamalı oyunlar oynarlar. Çocukların çoğunda sınırsız bir enerjinin bulunduğu görülür. Hızla etrafa koşuştururlar ki bu enerjiyi tüketsinler.

Hiperaktif çocukları anlayabilmek için hayalimizde yeni, parlak fiyakalı bir araba canlandıralım. Bu arabanın şoförü arabayı gaza basarak yokuştan aşağı sürüyor, virajları tekerlekleri gıcırdatarak alıyor ve son sürat yoluna devam ediyor. Derken şoför arabayı durdurmak istiyor ama yavaşlatamıyor. Bu arabanın her şeyi var, ama frenleri yok. Araba her an yoldan çıkabilir. Hatta bir yerlere çapıp parçalanabilir.

 

İşte DEHP olan çocukların durumu; güzel bir spor araba, iyi bir motor (güçlü bir düşünme yetisi) var ama arabanın frenleri yok. DEHB bebeklikten ya da 5 yaşından önce başlayan davranışta görülen gelişimsel bir bozukluktur.

Belirtileri; yönerge alamama, kendini kontrol edememe, problem çözümüne gidememe, davranışını değerlendirememe, düşünmeden hareket etmedir. Çocuğun dikkat süresi yaşının ve zekasının gerektirdiğinden daha kısa olmasıdır.

Bu çocukların zekası normaldir, ancak dikkatleri yetersizdir. Bu da okulda öğrenme sorunlarıyla karşılaşmalarına sebep olur.

DEHB yaşamın dört alanını etkiler;

·                    Hareketlilik

·                    Dikkat

·                    Sosyal ilişkiler

·                    Duygusal yaşam

Hareketlilik çoğunlukla ilk on yıl içerisinde sorun yaratır. Yaş ilerledikçe hareketlilik azalır.

Dikkat yaşamın ilk yılları önemsizdir, okul yıllarında önem kazanır, çocuk büyüdükçe dikkat süresi de uzar.

Sosyal ilişkiler ve duygusal yaşam yetişkin yaşta daha etkindir.

Ülkemizde, genellikle hiperaktif çocuklara “çok zeki, o yüzden yerinde duramıyor.” olarak bakılır ve çocukların gerçekte bir sorunu olduğu düşünülmezdi. Ne zamanki çocuk okula başlar ve öğrenme ile ilgili sorunlar ortaya çıkar ana babalar çocukları için kaygılanmaya başlar.

 

Hiperaktif Çocukların Belirtileri

         Üç temel belirti vardır:

1.    Dikkat eksikliği: Çocuklar dikkatlerini belli bir konuya yöneltemezler. Okumak, birisini dinlemek, oyun oynamak gibi faaliyetlerde dikkatlerini toplayamazlar. Kısa bir süre toplasalar bile herhangi bir sesten, hareketten, kokudan ya da akıllarına başka bir konu geldiğinde dikkatleri çabuk dağılır. Dikkat eksikliği tek başına görülebildiği gibi aşırı hareketlilikle beraber de görülebilir. Hareketli olmayan, durgun çocuklarda da dikkat eksikliği olabilir.

2.    Hiperaktivite: Kelime olarak aşırı hareketlilik demektir. Her hareketli çocuk hiperaktif değildir. Onlar doğuştan enerji doludurlar ve hareketleri uyumlu, amaca yönelik ve devamlılığı olan niteliktedir. DEHB olan çocukların hareketliliği ise keyfi ve amaçsızdır. Çevreye karşı olan tepkilerini kontrol altına alamadıkları için başıboş bir hareketlilik sergilerler.

3.    Dürtülerine hakim olamama: Düşünmeden harekete geçerler, konuşarak düşünürler. Arabalara dikkat etmeden topun ardından caddeye koşar; oda içinde koştururken bir saksıya çarpıp devirir. Soruyu doğru anlasa bile düşünmeden cevap verdiğinden yanlış cevabı seçer. Söylenenleri dinlemedikleri için kendilerinin de ne istediklerini bilmezler; dolayısıyla disipline edilemezler.

Ruh halleri değişken, kavgacı, sinirli, doyumsuz, sabırsız, çabuk düş kırıklığına uğrayıp sıklıkla ağlar, çabuk heyecanlanır, oturduğu yerden sık sık kalkıp dolaşır. Okul ve ailenin kurallarına uyamaz.

 

NEDENLERİ:

1.    Doğuştan gelir.

2.    Yapısal özelliklerden biridir.

3.    Hamilelik, doğum ve erken çocukluk dönemlerindeki travmalar oluşumu hızlandırır.

4.    Bazı vitaminlerin azlığı veya çokluğu, bazı gıda maddelerinin, çinko gibi eser elementler etkisi ile ilgili tartışmalar sürmektedir.

5.    Ailede kural ve yasaklarla sorun yaşayan kişilerin olması, tutarsız davranan, sık sık iş değiştiren kişilerin olması çocukta bu bozukluğun oluşmasına katkıda bulunur.

 

NE ZAMAN ORTAYA ÇIKAR:

1.    Çoğunlukla 3 yaşından sonra kendini belli etmeye başlar, ancak okulun ilk yıllarında öğrenme sorunu ile dikkati çeker.

2.    Bazılarında bebeklikle kendini belli eder. Uyku, yeme düzensizlikleri, huzursuz olma.

 

NE YAPMALI?

1.    Bozukluk şüphesi olduğunda bir çocuk psikiyatrisine başvurmalı.

2.    6 yaştan itibaren ilaç tedavisi uygulanmakta ve %80’in üzerinde başarı elde edilmektedir.

3.    Okul Rehberlik Servisleri veya Rehberlik ve Araştırma Merkezleri ile işbirliği yapılmalıdır.

 

ANNE – BABA OLARAK YAPMANIZ GEREKENLER:

\ Çocuğunuzun yapmakta zorluk çektiği şeyleri ve diğer çocuklardan farklı ve güçlü yanlarını belirleyiniz. Bu neler yapabileceğiniz konusunda size yol gösterecektir.

\ Evde yaşayan herkes çocuğun sorununu tam olarak bilmelidir.

\ Çocuğunuza karşı beklentilerinizi belirlerken aşırıya kaçılmamalı çocuğunuzu bıktırmamalısınız. Diğer çocuklarla kıyaslama yapmamalısınız.

\ Çocuğunuz sizi dinlemiyor gibi davranıyor sizi görmezden geliyorsa, göz teması kurun konuşmaya başlayın.

\ Okul ödevlerini yaparken, çalışma süresini kısaltın, kısa aralar verin.

\ Çocuğunuzun zorlandığını veya sıkıntıya girdiğini gördüğünüz zaman gerginliği azaltmak ve öfkesini engellemek için ona cesaret verin, iş yükünü azaltın.

\ Kesin olarak yapılmasını istemediğiniz davranışlarla izin verebileceğiniz davranışları onunla konuşunuz ve kararlı olunuz.

\ Çocuğunuza açık kısa ve kesin yönergeler veriniz.

\ Ev dışında sosyal ya da sportif faaliyetlere katılmasına yardımcı olun.

\ Ev içinde ufak sorumluluklar veriniz.

\ Doktor, aile ve öğretmen işbirliği kurmaya ve sürdürmeye çalışın.

 

2-ÇALMA

         Çalma konusu, çocuklara, aile çevresinin çocuğa mülkiyet ve başkalarının mülkiyetine saygı göstermesi konusunda gerekli kavram ve alışkanlıkları öğretememesinden kaynaklanır.

         Hoşuna giden ya da ilgi duyduğu eşyayı çocuk kendine mal etmeye ya da düşünmeden kullanmaya girişir. Her çalma olayını hırsızlık olarak görmemek gerekir. Ancak süreklilik arz ediyorsa ve alışkanlık haline getirmişse hırsızlık olarak görülebilir. Çalma bir uyum ve davranış bozukluğu belirtisi olarak kabul edilmeli ve bunun bir tehlike sinyali olduğu bilinmelidir.

         Çalma olayı 5 yaşına kadar bir sorun oluşturmaz. Her çocuk başkalarına ait olan şeyleri alamayacağını öğrenmelidir. Bunu öğretmenin en iyi yolu başkasına ait bir şeyi aldığı zaman kendisine bunların kime ait olduğu hatırlatılmalı; bunları ancak izin verildiği takdirde alabileceği öğretilmelidir. Kendisine ait eşyaları olması sağlanmalı ve yeterince büyüyünce harçlık verilmelidir.

         İhtiyacı yokken, özel bir heyecan ve haz duymak için yapılan hırsızlığa kleptomani denilmektedir. Ruhsal bir hastalığın etkisiyle yapılmaktadır. Bunlar hastadır, menfaat için hırsızlık yapmazlar ve yaptıkları hırsızlıkları anlatmaktan haz duyarlar. Kesinlikle tedavi ihtiyaçları vardır.

        

ÇALMA OLAYININ ÖNLENMESİ:

Z Çocukların haklarına saygı gösterilmelidir. Sahip olma düşüncelerine engel koyabilmesi öğretilmelidir.

Z Çocuklara 7-8 yaşlarından itibaren düzenli olarak harçlık verilmelidir.

Z Çocuklara başkalarının mülkiyetine saygı gösterilmesi öğretilmelidir.

Z Anne baba iyi örnek olmalıdır.

Z Anne babalar, çocukların bağımsız yaşamalarını kısıtlamadan korumaya özen göstermelidirler.

 

 

 

3-EVDEN KAÇAN ÇOCUKLAR

         Bu çocuk ve gençlerin bulunması gereken yeri terk edip izinsiz başka bir yere gitmesine kaçma denir.

         Kaçma davranışını 2 gruba ayırabiliriz: 1.Okuldan kaçma, 2. Evden kaçma

1.    Okuldan Kaçma: Genelde derslerinde çok başarısız veya başarılı olan öğrenciler okuldan kaçmaktadır. Başarısız öğrenciler; arkadaşları tarafından dışlanması ve öğretmeni tarafından gerekli takdiri görememesi; okulda sıkılması nedeniyle okuldan kaçmaktadır. Çok başarılı öğrenciler ise; diğer arkadaşları tarafından kıskanılması arkadaş ortamı oluşturamaması ve sıkılması, aşırı disiplinli yönetici ve öğretmenlerin baskıları nedeniyle okuldan kaçma davranışına yönelmektedirler.

2.    Evden Kaçma: Evden kaçmanın temelinde aile içi problemler vardır. Bu kaçmanın nedenleri;

_ Aile içi çatışmalar, çocuğun kendisinin sevilmediğine inanması,

_ Aile içi şiddete maruz kalma, korku yaratan hallerden kurtulma isteği,

_ Evden ve okuldan kovulma,

_ Lüks hayat yaşama arzusu,

_ Başkalarının dikkatini çekmek için (sevdiğine verilmeyen, evlenmesine izin verilmeyen gençlerin dikkat çekmek için evden kaçması),

_ Para kazanmak için,

_ Arkadaş baskısı ve teşviki ile,

_ Aile bağlarının zayıflaması, sürekli aile kavgaları.

 

ÖNLENMESİ

         Kaçma davranışının önlenebilmesi için öncelikle çocukla birebir iletişime geçilerek kaçmaya neden olacak faktörlerin tespit edilmesi gerekmektedir. Çocukla konuşurken bağırmadan, hakaret etmeden, sakin bir ortamda nedenleri tartışılmalıdır. Çocuğa sık sık söz hakkı verilmelidir. Sözgelimi problem aileden kaynaklanıyorsa aile bireylerini bir araya toplayarak problemin ortadan kaldırılmasına çalışılmalıdır. Çocuğa güven duygusu aşılanmalıdır.

         Okuldan veya yakın çevresinden kaynaklanan problemler varsa okul ve yakın çevresi ile işbirliğine gidip bunların önlenmesine çalışılmalıdır.

         Sonuç olarak kaçma davranışı gösteren bir çocukta, aile, çocuk, yakın çevresi, psikolojik danışman, psikoterapist ile işbirliğine gidilmelidir.

 

4-YEMEK SORUNU OLAN ÇOCUKLAR

         Çocukların yemek sorununu anlamak için önce beslenme konusuna açıklık getirilmelidir. Çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişebilmesi için dengeli olarak beslenmesi gerekmektedir. Çocukların yeterli ve dengeli beslenmeleri üretilenlere, hazırlanan besin maddelerine, anne-baba ve öğretmenlerin beslenme konusundaki bilgilerine bağlıdır. Yeterli ve dengeli beslenmenin temeli çocukluk yıllarında atılır. Bunun için çocuğa şu becerilerin kazandırılması gerekir: Çocuğun masaya gelmesi, sessiz ve çabuk masaya oturması, kaşığı veya çatalı ile yemeğini yemesi, sofranın toplanmasına yardım etmesi.

         Çocuğa derin sevgi ve şefkat gösterilmeli, beslenme zamanları belirli ve düzenli olmalıdır. Beslenme karın doyurmak değildir. Çocuk kendine gerekli olan besinleri almalıdır.

         3-4 yaşına kadar yemeye direnme normaldir. Çocuklarda yemeğe karşı direnme, beslenme ile anne sevgisini bir tutmasından kaynaklanır. Anneyi zorlayınca kendisiyle daha çok ilgileneceğini düşünür.

 

NEDENLERİ

h Yeni doğan bebeğe annenin kızgınlıkla meme vermesi,

h Beslenirken çocuğun azarlanması, sevgi gösterilmemesi,

h Çocuğa bebeklik döneminden itibaren sevmediği besinin zorla verilmesi,

h Doyduğu halde yemesi için zorlanması,

h Düzensiz aralıklarla beslenmek, çocuğun her istediğini yaparak ve eğlendirerek yedirmek, acele ettirmek,

h Başka çocuklarla kıyaslama yapmak, ödüllendirmek veya cezalandırmak,

h Çocuğun sağlığıyla gereğinden fazla ilgilenerek yeme olayına aşırı ilgi göstermek.

         Çocuklarda yemek yeme sorunu oluşmasına neden olur.

 

ÖNLENMESİ

h Annenin doğumdan itibaren düzenli bir beslenme alışkanlığı kazandırması gerekir. Çocuğun yaşına göre anne masayı hazırlamalı, yemekten sonra sofrayı toplamasına izin vermelidir.

h Yemeği döküp saçsa da  kendisi yemeli.

h Yemek yemesi için çocuğa yalvarmamalı, zor kullanılmamalı, ödül vadedilmemeli.

h Çocuğa seçme hakkı tanınmalı “Yumurtayı haşlanmış mı yoksa sahanda mı istersin?”, “Süt mü yoksa portakal suyu mu içersin?”.

h Sofra düzenli ve temiz olmalı, güleryüzlü yemek yenmeli.

h Beslenme saatleri çocuğun istediği mutlu bir olay durumuna getirilmeli.

h Ara besinlerde iştah kapatıcı yiyecekler verilmemeli.

h Çocuğun yemek yememesi süreklilik arzediyor ve kilo kaybı varsa doktora başvurulmalıdır.

h Sevmediği besinler sevimli hale getirilmelidir. “Ispanak, börek şeklinde; patates, kızartılarak; yoğurt, çorba şeklinde verilebilir.”

h Eğer  problem çocuğun duygusal özelliklerine ve ilişkilerine dayanıyorsa psikiyatriste başvurulmalıdır.

 

5-UYKU BOZUKLUKLARI

Bazı çocuklarda uyku bozuklukları yaşanır. Ancak anne-babaları en çok rahatsız eden şey, çocuğun bütün  gece onları uyutmaması yada sabah erken saatlerde uyandırmasıdır. Uyku bozuklukları 2 yaşına kadar olan çocukların %2’sinde, 4,5 yaşına kadar olan çocukların %10’nunda görülür.

 

NEDENLERİ

kÇocuğun Annesinin  kendisini unutacağını düşünmesi. Aile içerisinde geçimsizlik, huzursuzluk, uyku öncesi izlenen bir film ya da korkutucu bir öykü kitabı, çocuğun uykusunu olumsuz etkileyebilir.

kBeslenme düzensizlikleri, az emme, diş çıkarma,

kÇocuk-anne ilişkisinin gerginliği,

kÇocuğun uyku konusunu annenin aşırı abartması, gerginlik oluşturması,

kAşırı hareketli çocukların uykuları da huzursuzdur.

 

ÖNLENMESİ

kÇocukların dinlenme ve uyku saatleri her gün aynı zamana ayarlanmalıdır.

kÇocukları yatmaya hazırlamak için onları sakinleştirecek bir takım faaliyetler hazırlanmalıdır.

kGece lambası kullanılması, hoşlanılan bir bebek veya oyuncak çocuğa rahatlık verir.

kÇocuk uyurken evde bırakıp gidilmemelidir. Uyandığında paniğe kapılıp kendisinin terk edildiğini düşüneceğinden hem uyuma bozukluğu başlar hem de kişilik gelişimi olumsuz etkiler.

kÇocuk suç işlediğinde ceza olarak yatağa sokulmamalıdır. Çocuk uyku ile ceza arasında olumsuz bir bağ kurarak uyku bozukluğu oluşabilir.

kUykudan önce çocukla mutlaka ilgilenilmelidir.

kUyku ortamının fiziksel koşulları sağlıklı olmalıdır. Oda sessiz olmalı, sık sık girilmemelidir.

kGeceleri uyanan çocuklara aşırı tepki gösterilmemelidir.

kUykudan önce ürkütücü hikayeler veya olaylar anlatılmamalıdır.

 

2-  ALIŞKANLIK BOZUKLUKLARI

 

1-  ALT ISLATMA (ENORESİS)

Altını ıslatmanın problem olabilmesi için 5 yaşından sonra en az ardışık olarak üç ay süreyle haftada iki kez ortaya çıkan bir sıklıkta olması gerekmektedir. Alt ıslatma gece ve gündüz olarak ikiye ayrılmaktadır. Her ikisi bir arada ele alınacaktır. Alt ıslatmanın nedenlerini tespit etmek tedavi için vazgeçilmez bir gerekliliktir. Kuşkusuz tanının konabilmesi için doktor veya psikiyatriste  başvurulması gerekmektedir. İlaç tedavisi uygulanıyor ve sonuç alınamıyorsa veya ilaç tedavisi ile birlikte uyulması gereken kurallar vardır. Bunun için öncelikle şu soruların sorulması gerekir:

1.      Çocuk her sabah altı ıslak kalkıyor mu?

2.     Gündüzleri de kaçırıyor mu?

3.     Tuvalet alıştırma eğitimine ne zaman son verdiniz?

4.     Çiş yaparken özel belirtileri var mı? (yanma,acı hissi)

5.     Çocukta karın ağrısı, nedeni açıklanamayan ateş var mı?

6.     Çocuğun okul, aile ve çevreyle büyük sorunları var mı?

7.     Anne-baba- çocuk ilişkisi nasıl?

8.     Çocuk kaç yaşında?

Bu sorulara verilen cevaba göre altını ıslatmanın nedeni veya nedenlerine ulaşılabilir. Genellikle aileler yatak ıslatmayı daha basit sorunlara indirgerler ve sorunun çözümünü direk çocuktan beklerler. Çocuğun sorununu tek başına çözmesi neredeyse imkansızdır. Çünkü alt ıslatma olayını çok nedenleri olabilir ve doğru yorum ile uygun tedaviyi bulabilmek için anne-babanın bu nedenlerin hepsini bir bir bulup çıkarması gerekir.

Çocukların çoğu sinir sistemi üzerinde gereken egemenliği geliştiremezler ve dolu mesaneyi denetleyemezler. Bu gelişim dönemlerinde normaldir. İleriki dönemlerde kontrolsüzlük devam ediyor ise doktora başvurulması gerekmektedir.

Genellikle çocuklar mesaneyi kontrol gerçekleştirinceye kadar ortalama olarak 2-3 yaşlarına kadar altlarını ıslatırlar. Gündüz kontrol 2, gece kontrol 3.5-4.5 yaşları arasında kazanırlar. Alt ıslatma hem sık rastlanması hem de çocuk-anne-baba için zor bir durum olması açısından davranış bozuklukları içinde en sık rastlanılanıdır. % 80’i geceleri, %5’i gündüzleri, %15’i de hem gece hem gündüzleri altını ıslatırlar.

Alt ıslatma olayı sinir-kas gelişimindeki yetersizlik, mesanenin gelişmemesinden kaynaklanır. Bu da anne-babanın yetersiz tuvalet eğitimi verilmesinden kaynaklanır.

Alt ıslatmanın bir diğer boyutu da sosyo-ekonomik düzeyi düşük duygusal etkileşiminin az olduğu sevginin az gösterildiği toplumlarda daha sık rastlanır.

 

NEDENLERİ

] Kıskançlık, özellikle yeni bir kardeşin dünyaya gelmesi,

]Otoriter eğitim, sert anne baba tutumuna karşı protesto olarak,

]İlgisizlik, sevgisizlik ve ihmal durumlarında,

]Ağır ceza verilen durumlarda,

]Sinirli davranışlara, çocuğu korkutan davranışlara tepki olarak,

]Özürlü çocuklarda, tepki olarak alt ıslatma görülür.

]Maddi durumu zayıf ailelerde daha sık görülür.

]Çok erken yaşta (2 yaşından önce) tuvalet eğitimine başlayan ailelerde daha sık görülür.

 

AİLELERİN YAPTIĞI HATALAR

]Çocuğun zamanında tuvalete götürülmemesi ve altı ıslak şekilde bırakılarak çocukta pis kokuya karşı bir ilgi ve istek uyanması,

]Hastalık sırasında gösterilen aşırı özen gösterilip iyileştikten sonra bu özenin kesilmesi,

]Çocuğun alışık olmadığı şekilde sinirli hareketlerde bulunma, çocukta ani korkma ve ürkmeler oluşturmaktadır.

]Kardeşler veya arkadaşlar ile kıyaslama,

]Çocuğun sık sık üşütülmesi,

]Anne baba boşanmaları, babanın sık sık uzun süreli seyahatlere çıkması.

 

AİLELERİN ALMASI GEREKEN ÖNLEMLER

]Büyükbaba, babaanne, amca, komşuların vb. çocuğu eleştirmelerine izin verilmemeli

]Akşamları sıvı tüketimi kısıtlanmamalı,

]Çocuk belli bir yaş dönemini aşmış ise altına bez bağlanmamalı,

]Çocuğa doğduğu günden itibaren uygun bakım ve özen gösterilmelidir.

]Çocuk sürekli olarak kardeşleri ve arkadaşları ile kıyaslanmamalıdır.

]Çocuk geceleri üşütülmemelidir.

]Çocuk yeni kardeşi doğduğu zaman ihmal edilmemelidir.

]Bu çocukların, mümkün olduğu kadar sosyal etkinliklere katılımı sağlanmalıdır.

]Çocukların altını ıslatması için bir organik bozukluk varsa tıbbi açıdan tedavi ettirilmelidir.

]Çiş yaparken ara sıra tutma bırakma hareketi yaptırılmalıdır.

]Gündüzleri sıkışmadan tuvalete gönderilmemesi

]Altını ıslatmadığı günler ödül verilmelidir.

 

2-DIŞKI KAÇIRMA (ENKOPRESİS)

Çocuğun kakasını tutma ve bırakma işlemini kontrol edebileceği yaşa gelmesine karşın, dışkısını kontrol edemeyerek altını kirletmesidir.

Çocuk bu davranışı sadece ilaç kullanımı ya da kabızlık gibi genel tıbbi bir sorunu olmadan yapıyor ise alışkanlık bozukluğu vardır diyebiliriz. Erkeklerde daha sık görülür.

 

NEDENLERİ

± Bağırsak yapısal bozukluklar, uygun olmayan ilaç kullanımı, diyet değişiklikleri, kabızlık neden olur.

± Tuvalet eğitimini ailenin zamanından önce vermesi ve eğitimine sert ve katı şekilde vermesi çocuk ebeveynlerine karşı bir direnme belirtisi olarak altına kaçırır.

± Annenin aşırı titizliğe düşkün olması, çocuğun sık sık temizlik kuralları yüzünden cezalandırılması çocuğun özgüvenini azaltır, bu da altına kaçırmaya yol açar.

± Yeni doğan kardeşi olan çocuk ilgiyi kendisine çekebilmek için küçük kardeşi gibi altına kaçırabilir.

± Ölümler, ayrılıklar, okula başlama, hastalanma veya bir türlü dışa vurulamayan saldırganlık duygusu bu yolla dışa vurulabilir.

 

TEDAVİ

1.      Doğrudan çocuğa karşı uygulanacak tedavi yöntemi: Oyun terapisi, psikoterapi, ya da grup terapisi

Çocukla görüşmede suçluluk ve utangaçlık duygusunu hafifletici bir görüşme ilişkisi kurulur sorunu işbirliği ile çözülebileceği kabul ettirilir.

2.     Dolaylı tedavi: Aile, öğretmen ve çevresindeki ilgili kişilerle görüşülerek çevre şartlarını iyileştirmeyi amaçlayan tedavi yöntemi.

3.     Aile terapisi: Aile ile görüşülerek çocuğu yetiştirmedeki genel tutumları, kaka kaçırma konusundaki duygu, düşünce ve davranışları anlaşılmaya çalışılır. Aşırılıklar kendilerine gösterilir ve öneriler yapılır. Bunlar;

- Aşırı hoşgörülük

- Cezalandırıcı tutum

-Çocukla olumlu iletişim kurma

 

3-TIRNAK YEME

Tırnak yeme; Çocukta ve ergenlik çağında çok görülen bir alışkanlıktır. Tırnak yeme  3-4 yaşlarından sonra rastlanır.

Tırnak yeme çoğunlukla  parmak emen çocukların tersine  gergin ve kolayca heyecanlanan çocuklarda görülmektedir.

 

NEDENLERİ

Tırnak yeme bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir.

z Aile içinde aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması,

z Çocuğun sürekli azarlanması ve eleştirilmesi,

z Kıskançlık, yetersiz ilgi, sıkıntı, gerginlik,

z Çocuğun karşılaştığı ve çözemediği korku, kaygı ve endişeler,

z Aşağılık duygusu, arkadaşlarının ilgisizliği,

z Kardeş kıskançlığı.

 

ÖNLENMESİ

z Çocuk tırnak yeme alışkanlığından tamamen men edilmemelidir, zorlanmamalıdır.

z Çocuğu üzen durumu bulup ortadan kaldırmalı, onun dikkati dolaylı olarak başka bir yöne kaydırılmalıdır.

z Çocuğun gelişim durumuna göre eline bir oyuncak veya anahtarlık verilerek dikkati o noktada yoğunlaştırılmalıdır.

z Heyecanlı anlarda sakız çiğnetmek, TV, sinema seyrederken ağzını meşgul edecek yiyecekler verilmelidir.

z Yumuşak bir üslupla yargılamadan eleştirmeden tırnak yemenin sağlık açısından hoş bir şey olmadığı anlatılmalıdır.

z Uyurken tırnak yeme alışkanlığı varsa ellerine eldiven veya çorap giydirilmelidir.

z Öğretmen-aile işbirliği içinde olmalıdır.

 

4-TİKLİ ÇOCUKLAR

         Tik; adale gruplarının maksatsız veya istem dışı hareketleridir.

 

NEDENLERİ:

b Tikler genellikle iç gerilimlerin veya çatışmaların öncüleri ya da belirtileridir. Bazen çocuğun yaptığı tik iç gerilimden kurtulma çabası içinde olduğunun belirtisidir.

b Tikler genellikle erkek çocuklarda ve erken yaşlarda başlar, ruhsal nedenlerle ortaya çıkar. Çocuğun iç dünyasında psikolojik çatışmaları dışarı vuramadığı kimi öfke ve saldırganlık duyguları tiklerin oluşmasına yol açar.

b Tiklerin en önemli nedenlerinden biri de taklittir. Bazen küçük yaştaki çocuklar yetişkinleri taklit ederken onların iyi yönlerinin yanında kusurlarını da davranış bozukluğu olarak edinebilirler.

b Erken yaşlarda başlayıp sürüp giden korku, tedirginlik, kaygı, gerilim, anne-baba ile olumsuz ilişkileri tiklerin oluşmasına yol açar.

b Yaşadığı çevrenin kavgacı ve güvensiz olması.

b Kardeş ya da arkadaşlarıyla kıyaslanması, küçümsenmesi ve hor görülmesi.

 

ÖNLEMLER

b Çocukta tik görüldüğünde psikiyatriste başvurulması gerekir.

bÇocuğun ailedeki, okuldaki ve yakınlarıyla olan çatışmaları bulup ortadan kaldırılmalıdır.

b Taklit etmekten, tenkit etmekten, akranlarıyla kıyaslamaktan sakınılmalıdır.

b Hakaret, azarlama, dayak atma tiki iyice pekiştirir. Bu davranışlar yapılmamalıdır.

b Anne-baba çocuğuna güven vermeli, ondan utanmamalı, utandırmamalı.

b Okul dışı sportif faaliyetlere katılması sağlanmalıdır.

 

5-PARMAK EMME

         Parmak emme normal çocuklarda psikopatolojik etken olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülen bir olgudur. Parmak emmenin hemen hemen tüm bebeklerde görülmesinin en önemli nedeni anne karnında öğrenmiş olmalarıdır. 9. aydan itibaren uykusu gelen bebeğin parmağını ağzına götürmesi ile uyku ile parmak emme arasında yakın bir ilişki olduğunu gösterir. Çocuğu parmak emme için yapılan çabalar 3 yaşına kadar çocuk tarafından dirençle karşılanır. 5-6 yaşına kadar belli aralıklarla parmak emme normal sayılabilir. Devamı durumunda psikolojik sorun ve gerginlik olduğunu gösterir.

 

NEDENLERİ: 6 yaşından sonra parmak emme devam ediyorsa;

i Yeterince anne sütü ile beslenmediği,

i Huzursuz bir aile ortamında büyümüş olması,

i Yetersiz ve düzensiz beslendiğinden,

i Güvensiz, sevgisiz aile ortamından yetişmesinden,

i Engelli anne-baba sahip olması,

i Kıskançlık, korku, kaygı ve yalnızlık.

 

ÖNLEMLERİ:

i Parmak emme davranışının nedenini bulup ortadan kaldırmak, bunu en iyi yapacak olan ailedir. (Bu nedenler yeni doğan kardeşe duyulan kıskançlık olabilir, sık sık başkalarıyla kıyaslama olabilir, babanın ilgisizliği, aile içi şiddet)

i Anne-babalar telaşa kapılmadan sabırla karşılamalı, sürekli ilgilenmekten kaçınılmalıdır.

i Çocuğa bu alışkanlığının bebekçe bir davranış olduğu, başkalarının gözüne hoş görülmediği uygun bir dille anlatılmalıdır. Çocuğu eleştirmek, gerginleştirmek ailenin yapacağı yanlış davranışlardır.

i Parmak emme sabırlı ve sürekli bir eğitimsel yöntemle çözümlenir.

 

 

3-DUYGUSAL BOZUKLUKLAR

 

1-ÖFKELİ ÇOCUKLAR

Öfke: Engellenme, incinme ya da gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisidir.

Öfke Nöbeti: Özellikle küçük çocukların herhangi bir şeyi yapmaları engellendiği zaman gösterdikleri güçlü ve olağanüstü kızgınlıktır.

         Zaman zaman hepimiz kızdığımız, üzüldüğümüz olaylar karşısında duygusal ifadeye başvurarak boşalma ihtiyacı duyarız. Bu boşalma belli bir seviyede olursa faydalı olur. Birikmiş sıkıntılarımızı dışlamamıza aracılık eder, ancak sık sık ve artarak devam ederse öfkeye dönüşür.

 

Öfkenin Belirtileri:

kÖfkeli kimselerin, öfke halinde iken adaleleri gerginleşir, yumrukları sıkılır.

kYüz ifadeleri sert, alın kırışık, kaşlar çatılmıştır.

kKırıp dökme, ısırma hareketleri yaparlar.

kYüz ifadesinde nefret hakimdir. Yüzde kızarma veya sararma olabilir.

kNefes alıp vermede sıklaşma görülür, kusma, başını sert bir yere vurma görülebilir.

kVücutta titremeler görülür.

 

NEDENLERİ

kÇocuklarda görülen bedeni rahatsızlıklar ve sıkıntılar. Çocuklar hasta olduklarında veya sıkıntı yaratan bir durumla karşılaştıkları zaman ilgi görmezlerse öfkelenirler (Altını ıslatma, ateşlenme).

kZamanında yedirilip yatırılmayan, uygun şekilde dinlendirilmeyen çocuklar bundan mahrum olunca öfkelenirler. (okuldan gelen çocuğun evde annesini bulamaması ve bunun sonucunda kapıyı tekmelemesi).

kAnne-baba veya öğretmenin çocuğun gösterdiği herhangi bir davranışı birinin takdir etmesi, diğerinin cezalandırılması veya aynı kişinin, aynı davranışa farklı davranması çocuğu çileden çıkarabilir.

kÇocuğun aç, susuz veya yorgun olması.

kÇocuğun çevresindeki kimselerin öfkeli, hiddetli davranışlar sergilemesi, çocuğun bu davranışları taklit etmesi.

kÇocuklara sert ve zalimce uygulanan cezalar.

k Anne-baba ve öğretmenlerin çocukları yargılama ve değerlendirmede yaptıkları hatalar.

kAilede herhangi bir kimsenin hiddetlenerek, öfkelenerek istediğini elde etmesi ve anne-babanın bu öfkeye taviz vermesi hem öfkeyi tehdit olarak kullanan çocuklarda hem de olayı gözlemleyen diğer çocuklarda öfkeye yönelme olur.

 

ÖFKEYİ ÖNLEMENİN YOLLARI

kÇocuğunuzu öfkelendirecek, sıkıntı veren hastalık ve rahatsızlıklardan koruyunuz. Çocuğunuz öfkelendiği zaman hemen ihtiyacını sorunuz.

kÇocuğunuzun yeme, içme, giyinme, dinlenme gibi ihtiyaçlarını zamanında asgari düzeyde karşılayınız. Onları kendi zevkiniz için ihmal etmeyiniz (anne bulaşık yıkarken çocuk öfkelenmez, ama anne onu bırakıp komşuya giderse öfkelenir).

kÇocuk öfkelendiği zaman çivi çiviyi söker ilkesine dayanarak hiddetlenmeyiniz, sakin olunuz. Mantıklı bir nedene bağlı olarak hiddetleniyorsa, istediği şeyi yerine getiriniz. Mantıklı bir neden yoksa ona, “hiddetlendiği için istediğini yapmadığınızı” veya “tehditle bir şey elde edemeyeceğini” söyleyiniz.

kÇocuklarınızın aynı davranışına anne-baba ve öğretmenler olarak aynı tepkiyi gösteriniz.

kÇocuklara haksız cezalar vermeyiniz.

kÇocuklarınıza öfkelenerek örnek olmayınız.

kÇocuklarınıza yargılama ve değerlendirmede adil olunuz.

kÇocuklarınızın içki içmelerine engel olunuz.

kÇocuğunuz sürekli öfkeleniyor, öfke nöbetleri geçiriyorsa sosyal faaliyetlere yönlendiriniz.

kÇocukları mümkün olduğu kadar açık havada bulundurunuz. Sportif faaliyetlere yönlendiriniz.

kÇocuklarınız için çeşitli iş ve uğraşlar hazırlayınız ve sık sık bu uğraşları değiştiriniz.

 

2-SALDIRGAN ÇOCUKLAR

         Saldırgan çocuk, ruhsal sorunları yüzünden, yaşıtları ve genel olarak çevresiyle uyumlu ilişkiler kuramayan çocuktur. Aşırı derecede geçimsizdir, kavgacıdır. Sık sık kuralları çiğner ve ceza alır. Anne-baba ve öğretmenlerine karşı gelir. Öfkesini yenemez, hep kendini haklı çıkartma eğilimindedir. Davranışlarından utansa bile tekrarlamaktan kendini alamaz, cezalardan hiç etkilenmez.

         Çocuklukta sık görülen yaramazlık, itişip kakışma ara sıra geçimsizlik ve kavgalar bir çocuğu saldırgan olarak tanımlamaya yeterli değildir. Tutum ve davranışında süreklilik gösteriyorsa saldırgan diyebiliriz.

 

NEDENLERİ

X Kısıtlanmak ve engellenmek, (oyun dönemindeki bir çocuğun oyun oynamasının engellenmesi)

X Anne-babanın aşırı düşkünlüğü, çocuğun her istediğinin yerine getirilmesinin alışkanlık haline gelmesi nadiren de olsa ihtiyaçların yerine getirilmemesi durumunda saldırgan tutum takınması,

X Erkek çocuklarda baba yoksunluğu ve kendi cinsiyetine uygun bir özdeşleşme yapamaması da saldırganlığa neden olabilir.

X TV’de yer alan bazı programlar olumsuz model teşkil eder. Bu da saldırgan tutum oluşmasına yol açar.

X Aile tarafından kendini korumak için dahi olsa kendini savunmasına izin verilmeyen çocuklarda görülür.

X Anne-baba tutumlarının baskıcı olması, yasakçı olması çocukta saldırganlık dürtüsü oluşturur.

X Fiziksel bir engeli veya herhangi bir özürü bulunan çocuklarda görülebilir.

 

SALDIRGANLIĞI ÖNLEME YOLLARI

X Saldırgan davranışlar karşısında sakin olmalı, çocuk sakinleştikten sonra yaptığı davranışın yanlış olduğu, böyle devam ederse isteklerinin yerine getirilmeyeceği anlatılmalıdır.

X Çocuğa ne baskı yapılmalı ne de gevşek davranılmalıdır. Bu ikisinin dozu çok iyi ayarlanmalıdır.

X Saldırganlığı dayak ile cezalandıramayız. Her türlü maddi cezadan kaçınılmalıdır. Bu tür maddi cezalar çocukta düşmanlık duygularını geliştirebilir.

X Çocuğa her yaşta yaşına uygun sorumluluk verilmelidir.

X Çocuğun temel ihtiyaçları mümkün olduğunca zamanında karşılanmalıdır.

X Çocukta saldırgan davranışlar varsa enerjisini boşaltacak imkanlar sağlanmalıdır. (çekiçle bir şeyler kırmasına, çuvalı yumruklamasına, makasla bir şeyleri kesmesine izin verilmelidir.)

X Sportif faaliyetlere ve etkinliklere katılımları sağlanmalıdır.

X Ana-baba, öğretmen ve çevresindeki diğer insanların saldırganlık örneği göstermemeleri gerekir.

X Çocuk sık sık toplum içine çıkarılmalı, insanlara alıştırılmalıdır.

X Saldırganlık içeren filmler izletilmemelidir.

 

3-KISKANÇ ÇOCUKLAR

         Kıskançlık, insanın en doğal ve evrensel duygusudur. Sevginin paylaşılmasına katlanmamak durumudur. Kıskançlık duygusu öfke, intikam, kendine acıma, üzüntü gibi duyguların birleşmesinden oluşur.

         Her insan gibi çocukta küçük yaşlarda o zamana kadar kendisine ait olan bir şeyin başkasına verilmesi veya kısmen kısıtlanarak başka biriyle paylaşmak durumunda bırakılması çocuğu üzer ve kıskançlığa sevk eder.

 

Kardeş Kıskançlığı

         Genellikle kıskançlık küçük bir ikinci kardeşin dünyaya gelmesiyle ilk çocukta görülür. Çocuk için en değerli varlık anne olduğuna göre onu başkalarıyla paylaşmak kolay, dayanılır bir duygu değildir. Çocuk kendisi varken ikinci bir çocuğa ailenin neden ihtiyaç duyduğunu anlamakta zorluk çeker. Annesinin, kendisini bir daha sevmeyeceğini düşünür. Annesinin sevgisini sınamaya girişir, çevresinde dolaşır, olmadık isteklerde bulunur, huysuzlaşır, ağlar.

         Bazı çocuklar kıskançlığını doğrudan açığa vurmaz. Kardeşine büyük bir düşkünlük gösterir, onu sevmeye doyamaz. Bebeğin bakımında anneye yardım eder. Aslında çocuk kıskançlık duygusundan kurtulmamış, içine atmıştır. Kıskançlığını dışarı vurursa annenin kendisinden büsbütün uzaklaşacağını düşünür. Gösterdiği sevginin yapmacıklığı ve aşırılığı asıl duygusunun bunun tersi olduğunu gösterir. Bu gibi çocuklar fırsat buldukça bebeğe zarar vermeye çalışırlar ve buna kaza süsü verirler.

 

KISKANÇLIĞI ÖNLEMENİN YOLLARI

Bu çocuk kardeşi doğduğunda;

F Bebeğin eşyalarına dokunmasına izin verilmeli, ondan yardım etmesi istenmeli. Bebeği kucaklamasına izin vererek, onda koruyuculuk duygusu uyandırılmalıdır.

F Gelen misafirlerin, bebekten önce onunla ilgilenmeleri sağlanmalı. Hatta bebeğe değil, büyük olana hediye getirerek yeni bir kardeşi geldiği için o tebrik edilmelidir.

F Büyük çocuğun da çocuk olduğu unutulmamalıdır. Onunla oynamak için yeteri kadar zaman ayrılmalıdır.

F Çocuğu tahrik edecek “ pabucun dama atıldı, taçtan oldun” gibi şakalar yapılmamalıdır.

F Çocuğunuzu ne kardeşiyle ne de arkadaşlarıyla kıyaslayınız.

F Çocuğunuza gereğinden fazla sevgi gösterisinde bulunmayınız.

F Çocuğunuza küçük yaştan itibaren sahip oldukları şeyleri başkalarıyla paylaştırmaya alıştırınız.

F Çocuk kardeşini sevmek zorunda bırakılmamalıdır. Olumsuz duygularını dışa vurunca çocuğuna “ona kızmakta haklısın bak beni de uğraştırıyor, bak ara sıra beni de kızdırıyor” demek çocuğu da yatıştırır.

 

4-YALAN SÖYLEYEN ÇOCUKLAR

         Yalan, bir hatayı gizlemek amacıyla bir girişimde bulunmaktır. Bu girişim sözle olabileceği gibi jest, yazı ve susmayla da olabilir. İnsanlar yalancı doğmazlar ama yalan söylemenin öğrenildiği bir gelişim süreci yaşarlar.

         5 yaşına kadar çocukların söylemiş olduğu yalandan endişe etmeye gerek yoktur. Gerçeğe sadık kalma  çocukta zamanla gelişen bir olgudur.

         Çocuğa yalan söylememesi konusunda nutuk çekmek veya yalan söylediğini ispat girişiminde bulunmak yanlıştır. Çocuk açıkça yalan söylediği zaman, endişeyle karşılanmamalıdır. Çocuğun yalan söylenmesiyle etkili mücadele için öncelikle yalanın ne tür olduğu bilinmeli, yalandan çok buna neden olan psikolojik faktörler ele alınmalıdır. Küçük çocukların söylediği yalanlar, gerçek yalandan farklıdır, gerçek yalanla yüzeysel benzerliği karıştırılmasına neden olur. Bunun ayrımını yapmadan önce, çocuğa yalancı damgası vurmak yanlış olur.

 

YALANCILIĞIN NEDENLERİ

]Yalancılık olayı çevresel ilişkilerle birlikte ele alınmalıdır. Öncelikle çocukta yalancılığın gelişmesini kolaylaştıran nedenler bulunması gerekir.

] Çocuğa yalanı öğrenmesini kolaylaştıran diğer bir yol da taklittir. Yalan söylemeyi taklit yoluyla öğrenen çocuk öncelikle yalanın ona bazı olanak ve avantajlar sağladığını saptar.

] Aşağılık duygusu, suçluluk duygusu, saldırganlık, kıskançlık, korku, çekingenlik, baskı görme çocuğu yalana itmektedir.

 

Yalanın Psikolojik Nedenleri:

] Çocuğun sevgi ve ilgi ihtiyacının anne-baba tarafından yeterince karşılanamaması,

] Çevresindeki insanların kötü örnek olması,

] Çocuklar arasında kıyaslanma yapılması,

] Çocuğa gücünün üzerinde sorumluluk verilmesi,

] Çocuğun yaptığı hatalar sonucu sert cezalar verilmesi.

 

YALAN ÇEŞİTLERİ

       Yalanın bir çok türü vardır ancak burada günlük yaşantımızda çocuklarımızda en çok karşılaştığımız yalan çeşitlerini ele alacağız.

1-Hayali Yalanlar: Bazı anne-babalar tarafından hayaller, yalan olarak görülür, gereksiz heyecana neden olabilir.

         Çocuk bu dünyada aptalca bulduğu ve hoşlanmadığı şeylerden kaçar. O zaman hayal ile gerçeği karıştırır, kasıtlı olmadan yalan söyleyebilir. Bu tip yalanlarda, çocukların söylediklerinde en ufak mantıki düşünme görülmez. Çocuk, duyduklarının etkisinde kalarak periler, ejderhalar, cinler, şeytanlar gördüğünü söyleyebilir. Hayvanlarla konuşur, oyunlarında hikayeler uydurur.

         Çocuk bu tür bir yalan söylediği zaman yalanın bitmesi beklenerek, onaylamadan ve itiraz etmeden, hayal ve gerçeğin uygun anlatılması gerekir. Örneğin, inanılmayacak bir masal anlattığı zaman “bu inanılır şey midir” diye onun dikkatinin çekilmesi ve mantığının çalıştırılması, onun gerçek dışı şeyler karşısında durup düşünmesine yardımcı olabilir. Hayatın ilgisiz yönleri onlar için ilgili ve cazibeli şekilde sunulmalıdır.

2-Abartılmış Yalanlar: Çocuklarda abartma genel bir özelliktir. Çoğu zaman taklit olarak başlar ve gelişir. Çoğu şeyin gerçekte olup olmadığını bilmez sadece duymuştur. Heyecan yaratmak için o da olayları büyütür, abartır.

3-Sosyal Yalanlar: Bu yalanlar en yaygın olan yalan türüdür. Çoğu zaman yetişkinlerin söyledikleri ve çocuklara söylettikleri yalanlardır. Örneğin, bir davete katılmak istemiyorsak, daveti “bir akrabam ziyarete geldi, gelemeyeceğim üzgünüm” diyerek reddeden bir anne-baba o an çocuğun kendisini dinlediğinin farkında olsa bile umursamaz. Çocukta “anne ne zaman geldi, ben görmedim” dediği zaman da muhtemelen şu cevabı alır:“sen sus, senin aklın ermez”. Karşı tarafı kırmamak için bu ve buna benzer nice yalanları günlük yaşantımızda sık sık kullandığımızda öncelikle çocuklar bizi taklit ederler, sonra da kendisi de aynı şekilde yapmak istemediği bir işin yapılması istendiğinde aynı şeyleri uygular.

         Sosyal yalanlar belki iki arkadaş arasında ilişkileri düzeltmek için kullanılabilir, ancak bunun dışında çocukların huzurunda yapılması son derece sakıncalıdır.

4-Savunma Yalanları: Bir çocuğun veya gencin kendisini korumak için söylediği yalanlardır. Fazla tehdit, yasak kullanıldığında, itaate zorlandığı zamanlarda, sorguya çekildiğinde bu tip yalanlara başvururlar.

         Çocuğa karşı güvensizlik, şüphe duyulması, çocuğun doğru sözlerine karşı yalan söylüyorsun diye ithamlar, çocukta savunma yalanlarını savunma yalanlarını alışkanlık haline getirecektir.

4-Dikkat Çekme Yalanları: Çocuklar anne-baba ve öğretmenlerinin dikkatlerini çekmek için onların arzu, istek ve eğilimlerine ters düşen davranışları yapmış gibi göstererek, yalan söyleyerek dikkat çekerler. Örneğin okula gittiği halde dikkat çekmek için gitmedim demesi.

5-Yüceltilmiş Yalanlar: Çocuklar başkalarının hayranlığı ve takdirini almak için yalan söylerler. Çocuğun başkalarının takdirini kazanmak ve ödül almayı arzu etmesi temel bir ihtiyaçtır. Çocuk bu ihtiyaçlarını normal yollardan başaramadığı veya doyuracak imkan verilmediği takdirde çocuk bunu başka yollardan telafi edecektir.

 

Yüceltilmiş Yalanın Nedenleri:

-         Çocuklarda yapamayacağı şeyleri bekleme ve isteme

-         Çocuğun başarısızlığını yalanla, bahane bularak kapatmaya çalışması ve bunun aile tarafından onaylanması; örneğin derslerindeki başarısızlığının payını öğretmenlerinde bulması

 

YALANIN ÖNLENMESİ

       Çocuğa güvenmek, onu her hatasında cezalandırmamak, karşılıklı güven hislerini geliştirmek suretiyle yalanlardan korunmak mümkündür. Yalanın önlenmesinde titizlikle uyulması gereken kurallar şu şekildedir:

P Anne-baba, öğretmen yalan söylemekten kaçınmalıdır.

P Çocukların istenmeyen davranışlarına mümkün olduğu kadar yumuşak ve hoşgörülü davranılmalıdır.

P Çocuklardan yapamayacakları şeyler istenmemelidir.

PÖzellikle küçük çocuklar yalan söyledikleri zaman cezalandırılmamalıdır.

P Çocuklar, başka çocuklar ile kıyaslanmamalıdır.

P Sık sık çocuklarla sohbet ederek ilgi ve beklentileri öğrenilmeli ve dikkate alınmalıdır.

5-OKUL FOBİSİ

         Okul fobisi, kuvvetli bir endişe nedeni ile çocuğun okula gitmeyi reddetmesi ya da bu konuda isteksiz olmasıdır. Okul fobisi olan çocuklar, okula gitmemek için mide bulantısı, karın ya da baş ağrısı gibi bedensel şikayetlerde bulunurlar. Bilinmeyene duyulan korku ve ayrılık endişesi çocuğun gelişiminde normal bir durumdur, ancak aşırıya kaçıp çocuğun fonksiyonlarını engellemeye başlasa sorun yaratabilir. Okul korkusu her çocukta rastlanan bir durum olmayıp, ortaya çıkması halinde çocuğun okul başarısını alt üst edebilir.

         Okul fobisi ile okul kaçağı olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Okul fobisi olan çocuklar anne-babasının bilgisi dahilinde okula gitmek istemezler. Çocuğun okula gitmek istememesinin temelinde başarısızlık korkusu, sınıf içinde aktif olamama ve annenin kendisini okulda unutacağı endişesi yer alır. Okuldan kaçan çocuklar ise okulu sevmezler, aynı zamanda tembeldirler ve anne-babalarından habersiz okuldan ayrılırlar. Okul fobisi olan çocuklar evden uzaklaşmazlar, evde mutlu ve neşelidirler. Bu çocukların okul başarıları orta düzeydedir.

         Okul fobisi her yaş çocukta görülebilir. İlkokuldan üniversiteye kadar görülebilir.

 

NEDENLERİ

` Çocuğun anne-babasının yokluğunda kendisine ya da anne babasına bir şey olacağına korkması,

` Boşanma, anne ya da babanın başka biriyle evlenmesi veya maddi sorunlardan kaynaklanan stresli bir ev yaşamı,

` Yeni bir kardeşin doğumu, taşınma, hastalık, yakın birinin ölümü gibi stres faktörünün olması,

` Annenin çocuğunun okula başlamasına ilişkin endişelerini yansıtması,

` Asıl korkulan şey okul değil evden, anneden ayrılmaktır.

` Anne-babanın kendilerine ve çocuklarına bir şey olacağı konusunda yoğun kaygı duyması çocukta da kaygı ve korku yaratır.

` Yetersiz uyku çocukluk çağında bitkinliğin en önemli nedenlerinden biridir. Çok geç yatıp çok erken kalkan çocuklar yeterince dinlenemezler. Sabah yorgunluğu okuldan kaçmaya sebep verebilir.

` Okulda başarısızlık,

` Duyarsız, sürekli emir veren bir öğretmen ya da okul personelinin olması,

` Çocuğun sınıf önünde ders anlatma, sesli okuma ve bazı etkinliklerden korkması.

 

OKUL FOBİSİNİN ÖNLENMESİ

` Anne babanın çocuğa karşı duydukları endişeleri gizlemeleri gerekir.

` Kardeşleri ve arkadaşlarıyla kıyaslama yapılmaması gerekir.

` Öğretmeni ile sıkı bir işbirliğine gidilerek sınıf içi olumsuz faktörlerin (oturma şekli, arkadaş grubu) giderilmesi gerekir.

` Çocuk korkularını açığa vurdukça ve okuldan korksa da gitmeye devam ediyorsa övülmeli, ödüllendirilmelidir.

` Boş zaman ve oyun becerileri kazandırarak anne-babaya bağımlılık azaltılabilir.

` Sempati ile değil empatiyle yaklaşılmalıdır. “Senin neler hissettiğini anlayabiliyorum, daha önceden ben de böyle şeyler hissetmiştim.” diyerek çocuğun korkularını anladığınızı hissettirebilirsiniz.

` Anne babanın beklenti düzeyini gerçekçi düzeyde tutup çocuğa zaman tanıması korkuya yenmesini kolaylaştırır.

` Annelerin okula gelmeleri ve çocuk kendini rahat hissedinceye kadar kısa bir süre sınıfta oturmaları sağlanabilir.

` Çocuk sınıfa girmiyorsa bile okuldan uzak kalmamalı, belli bir süre okul bahçesinde ya da öğretmenler odasında bekletilmelidir.

` Öğretmen okuldan korkan çocuğa alay edilmesini ve korkutulmasını engellemelidir.

` Öğretmen okulu sevimli hale getirmelidir. (çikolata dağıtmak, sınıf içi eğlenmeye dayalı etkinlikler)

 

6-UTANGAÇ ÇOCUKLAR

         Bu çocuklar, alışmadığı durumlarda serbest davranmazlar, aşırı derecede utanırlar ve kendi kabuğuna çekilirler. Kimse için tehlike arz etmezler ama belirgin derecede duygusal problemleri vardır. Bu çocuklar yetişkinler tarafından çok uyumlu görülür ve sevilirler fakat kendi benlikleri ile çatışma halindedir.

 

NEDENLERİ

v Çocukların sınırlı bir sosyal yaşantıya sahip, hatta yoksun olması,

v Çocuklara yapılan yanlış telkinlerin etkisi,

v Çocukların, güvensizlik yaratan durumlarda kendilerine karşı güvensizlik duygusu geliştirmeleri,

v Çocukların küçük hataları karşısında ayıplanması, azarlanması ve onlardan mükemmellik beklenmesi.

 

ÖNLENMESİ

v Çocukların mümkün olduğu kadar sosyal yaşantılar yoluyla gerekli becerileri kazanmalarını sağlamak.

v Çocuklara oyun, güzel konuşma ve toplu yerlerde nasıl davranılacağını yaşatarak öğretme ve kendine güvenini sağlamak.

 

ANNE-BABA TUTUMLARI

         Anne-baba olmak kuşkusuz sadece çocuğunuzu dünyaya getirerek ve bir takım fiziksel ihtiyaçlarını karşılayarak (yeme, içme, giyinme, barınma) demek değildir. Duygusal manada tutarlı ve dengeli yaklaşmak gerekir. Her çocuğun yapısını ilgi, ihtiyaç ve yetenekleri farklı farklıdır. Kendi ayakları üzerinde durmaya başladığı andan itibaren yapacağı işlerin, karşılaşacağı olayları kendisinin belirlemesi imkansızdır. Dolayısıyla çocuklar karşılaştıkları her sorunla mücadele edemeyebilirler. Dışarıdan kısmi veya tamamen yardıma ihtiyaçları olabilir. Kendileri sorunlarını çözmeye çalışırlar ise bazen olumsuz davranışlar kazanabilirler.

         Çocukları sorunlara karşı korumak veya karşılaşılan soruna karşı mücadele vermek için geçmişten gelen klasik yöntemleri uygulayamayız. Çocuklarımızın karşılaşacağı uyum sorunlarına karşı birtakım koruyucu önlemler almak zorundayız. Bu önlemler yapılması kolay ancak aileler tarafından genelde ihmal edilen davranışlardır. Çocuğunuzun problemi olduğunu hissettiğiniz anda problemin ne olduğunu ve çözüm yolları öğrenmek için tanı konulmalıdır. Bu tanı işin ehli kişilerce konulmalıdır. Bunlar, psikiyatrist, pedagog, psikolojik danışmanlardır.

         Doğabilecek uyum problemlerine karşı ailelerin yapması gereken tutum ve davranışlar aşağıdaki gibi olmalıdır:

 

1.      Günlük aile oturumu: Ailedeki bireylerin bir araya gelip konuşacağı, sorunların paylaşılacağı herkesin eşit söz hakkına sahip olacağı zaman dilimidir.

 

2.     Etkin Dinleme: Etkin dinleme sadece zaman değil iç huzuru da gerektirir. Zamanı ayırmanın zor olduğu bir ortamda yaşayan yetişkinler koşuşturma içinde çocuklarına zaman ayıramayabilirler. Yine de çocuğun veya gencin içini dökebilmesi için bir takım yollar ve araçlar bulmak ve ona şans tanımak gerekir. “Şu anda sana ayıracak zamanım yok” sözü çıkmamalıdır. Çocuğun konuşmasını günlük yaşantılarını ve problemlerini anlatmasına izin verilmelidir ve bunu yaparken konuya ilişkin sorular sorarak gözümüzü çocuğun üzerinden ayırmadan yapılmalıdır.

 

3.     Çocuğun arkadaşlarını tanımak: Çocuğun arkadaşlarının çocuk üzerinde büyük etkisi olabilir hatta egemen bile olabilirler. Arkadaşlarını tanımanın günlük yaşamda ne gibi baskılarla karşı karşıya olduğu görülebilir. Çocuğu bekleyen tehlikeler tespit edilebilir. Arkadaşlarını tanımanın yolları doğum günü kutlamaları, arkadaşlarının ailelerini yemeğe çağırma şeklinde olabilir.

Çocuğun arkadaşları hoşunuza gitmese bile kesinlikle ona kötü olduğunu söyleyip küçük düşürücü imalarda bulunulmamalıdır.

 

4.     Ödüller ve Cezalar: Belli durumların oluşması halinde her çocuğun ödüllendirilmesi  veya cezalandırılması gerekir. Bunun için aile içerisinde hangi davranışın ödül veya cezayı gerektirdiğinin belirlenip çocuğa bildirilmesi gerekir.

 

5.     Çocuğun bağımsızlık kazanacağı ödevler: Çocuğun olgunluk derecesinin bir belirtisi de bağımsız olabilme yeteneğidir. Elbette çok büyük sorumluluk yüklenemez, ama küçük yaştan itibaren üstlenebileceği ufak tefek sorumluluklar vardır. Yaşına göre alış veriş yapmasına, telefon, su, elektrik faturası yatırmasına izin verilmelidir. Çocuk hata yaparsa azarlanmamalı, suçlanmamalı, hatasını öğrenmek için olanak verilmelidir. Bağımsızlık duygusu sorumluluk duygusu ile gelişir.

 

6.     Sorunları önceden tahmin etmek: Doğal gelişim sürecinde çocuk, anne-babanın önceden bildikleri bazı sorunlarla karşılaşacaklardır. Bu özellikle ergenlik çağında daha sık rastlanır. Anne-baba hata oluşmadan gerekli ikazı yapmalıdır. Ancak bunu yaparken emretme gücünü kullanmamalıdır, teşvik edici olmalıdır.

 

7.     Yuva sıcaklığı: Anne-baba sevginden o kadar çok söz edilir ki sanki her çocuk sevgi ve şefkat içinde büyüyor sanılır. Eşine ve çocuğuna “seni seviyorum” diyebilen kaç kişi vardır. Kaldı ki bu bile yeterli değildir. Sevginin gösterilmesi çok basittir. Bebeğin kucağa alınması, çocuğun elinden tutulması, ergenlik çağındaki bir gencin elin omzuna konması, babanın çocuğuna sarılması ve dinlemesi gibi şekillerde gösterilebilir. Anne-babanın hatalı olmaları durumunda çocuklarından özür dilemesi evdeki sıcaklığı arttırır.

 

Sonuç olarak iyi bir anne-baba olabilme;

-   Tutarlı davranma

-         Hoşgörülü ve sabırlı olma

-         Abartılı sevgi göstermeme

-         Hataları hakaret ederek veya eleştirerek düzeltmeme

-         Başkalarıyla kıyaslamama

-         Hep olumlu davranışları görme

-         Çocuğun kaldıramayacağı sorumluluklar vermeme

-         Çocukların yapamayacağı  şeylerin istenmemesi

-         Ödül ve cezanın zamanında ve ölçülü verilmesi

-         Sık sık sohbet ederek ilgi ve beklentileri öğrenilmeli ve dikkate alınmalıdır.

-         Çocuğun bir birey olduğu unutulmamalıdır.

 

 

 

KAYNAKÇA

 

CÜCELOĞLU, Doğan. Yeniden İnsan İnsana. 18. Basım. İstanbul:Remzi Kitabevi. 1998.

 

ÇAĞDAŞ, Aysel. Anne-Baba Çocuk İletişimi. 1. Basım. Ankara:Nobel Yayınevi. 2002.

 

ÇAĞLAR, Doğan. Uyumsuz Çocuklar Ve Eğitimi Ankara: A.Ü. EBF Yay. No:103 1981.

 

DÖKMEN, Üstün. Sanatta ve Günlük Yaşamda İletişim Çatışmaları ve Empati. 2. Baskı. İstanbul: Sistem Yayıncılık.1995.

 

GANDER, M. J.; GARDİNER, H. W. Çocuk ve Ergen Gelişimi (Çev.: Bekir Onur). Ankara: İmge Kitabevi. 1993.

 

GÜL, Gülbahar. Gelişim ve Öğrenme, 2000

 

GORDON,Thomas. Etkili Ana-Baba Eğitimi Aile İletişim Dili. 8. Basım. (Çev.Emel Aksay) İstanbul: Sistem Yayıncılık.1999.

 

--------

 

----------------   Etkili Ana-Baba Eğitiminde Uygulamalar 2. Basım. (Çev.Emel Aksay) İstanbul: Sistem Yayıncılık.1997.

 

Kırıkkale RAM Yayınları Uyumsuz Çocuklar ve Eğitimleri Kırıkkale:1998.

 

KORKMAZLAR, Ümran. Ana-Baba Okulu, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1995.

 

SARGIN, N. Çocuklarda Ruh Sağlığı. Ankara: Nobel Yayınevi. 2001.

 

YAVUZER, Haluk. Çocuk Psikolojisi İstanbul:Remzi Kitabevi. 2002.

 

------------------- Doğum Öncesinden Ergenlik Sonuna Çocuk Psikolojisi, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1987.

 

 

30.12.2008

BAKIŞ ACIMIZ HAYATIMIZI YANSITIR

BAKIŞ ACIMIZ HAYATIMIZI YANSITIR

Yaşamın içinde bazen o kadar dar bakarız ki sadece bir tek olguyu görürür ve diğer seçenekleri görmemekteyiz. Aslında baktığımız ve gördüğümüz şeyler aynı şeyler değil. Bunun içindir ki bizler baktıklarımız değil gördüklerimiz, duyduklarımız değil işitebildiklerimiz, yediklerimiz değil hazmedebildiklerimiz, kazandıklarımız değil tutabildiklerimiz, okuduklarımız değil anladıklarımız ve hatırladıklarımız bizi farklı ve güçlü kılıyor. Bakış açımız nasılsa öyle bakıyor ve öyle görüyoruz. Gördüklerimiz ve yaşadıklarımız zihinsel programımızın ürünüdür. Bizler dünyaya gelirken çok mükemmel bir donanıma sahip olarak yaşama başladık. Ancak yazılımız sonradan yüklendi. Yazılımda ne varsa o programlar çalışıyor. Programda ne neler yüklü ise onu görüyor, duyuyor ve hissediyoruz. Anne babanızın, çevrenin, kültürün, eğitimin v.s yazılımı bize ait değil bize uygun görülen bir programlar bütünü aslında. Bu programlar değişebiliyor ve desteklenebiliyorken biz sanki kaderimizmiş ve sabit bir program gibi algılayabiliyoruz.  Bu algı sanal ve gerçek olmayan bir yanılgıdan öte bir durum değil.
Bu konuyu size bir öykü ile özetlemek istiyorum.

“Bir zamanlar ölüme mahkûm olmuş bir adam vardı. Gözleri kapatılarak
zift gibi karanlık bir mağaraya kapatılmıştı. Mağara, yüz yard'a yüz
yard ölçülerindeydi. Ona mağaradan çıkmak için bir tek yol olduğu ve
onu bulabilirse özgür bir adam olabileceği söylenmişti.
Mağaranın girişi bir kaya ile iyice kapatıldıktan sonra mahkûma
gözlerini açmak ve karanlıkta özgürce gezinme izni verilmişti.
Yalnızca ilk otuz gün boyunca ekmek ve su ile beslenebilecek ve bundan
sonra beslenmesi için hiçbir şey verilmeyecekti. Ekmek ve su,
mağaranın güney kısmının tavanında bulunan küçük bir delikten aşağı
sarkıtılarak ona verilecekti. Tavanın yüksekliği 18 feet civarındaydı
ve tavandaki deliğin çapı 1 foot idi. Mahkûm yukarıdan gelen azıcık
ışığı görebiliyordu ama bu ışık mağarayı aydınlatmıyordu.
Mahkûm, mağaranın içerisinde gezinirken kayalara çarptı. Bu kayaların
bazıları çok büyüktü. Eğer bu kayaları kullanarak bir tümsek
yapabilirse, tavandaki açıklığa ulaşabileceğini ve onu içinden
geçebileceği kadar büyütüp oradan da kaçabileceğini düşündü. Boyu 5
feet 9 inch olduğu ve ulaşabileceği yükseklik de bir 2 feet olacağı
için, bu tümseğin en azından 10 feet yükseklikte olması gerekiyordu.
Bu sebeple, mahkûm uyanık olduğu süreleri kayaları toparlayarak ve
toprağı kazarak geçirdi. İki haftanın sonunda 6 feet yüksekliğinde bir
tümsek yapmıştı. Önündeki iki hafta içerisinde bunu iki katına
çıkarabilirse, yiyeceği tükenmeden bu işi başarabileceğini düşündü.
Mağaranın içerisindeki kayaların çoğunu kullandığı için toprağı daha
fazla kazması gerekiyordu. Bu kazma işlemi için kullanabileceği tek
şey çıplak elleriydi. Aradan bir ay geçtikten sonra tümsek 9,5 feet
yüksekliğe ulaşmıştı ve zıplayarak bu açıklığa neredeyse
ulaşabiliyordu. Hemen hemen tükenmişti ve çok bitkindi.
Günlerden bir gün, bu açıklığa dokunabileceğini sandığı bir anda,
düştü. Ayağa kalkamayacak kadar bitkindi ve iki gün içerisinde öldü.
Onu yakalayanlar cansız bedenini almaya geldiler. Girişi kapatan büyük
kayayı kenara çektiler. Mağaranın içi aydınlandıkça, mağaranın
duvarında çapı 3 feet olan bir deliği aydınlattı.
Bu dağın öteki tarafına giden bir tünelin girişiydi. Bu mahkûma
bulması için ifade edilen, özgürlüğün yoluydu. Tavandaki açıklığın
hemen altında, mağaranın güney duvarındaydı. Mahkûmun yapması gereken
tek şey 200 feet kadar sürünerek ilerleyip özgürlüğüne kavuşması idi.
Işığa o kadar çok odaklanmıştı ki, özgürlüğünü karanlıklarda araması
gerektiği hiç aklına gelmemişti. Özgürlük, yaptığı tümseğin hemen
yanında, hep yanı başında, fakat karanlığın içerisindeydi.
 Bakış acınızın değiştirebilmeniz ve yaşamınızda ihtiyacınız olan zihinsel programınızı ,inanç siteminizin,değerlerinizin yeniden yükleyebilmeniz dileğiyle…
Sevgi ile kalınız…

Abdullah TOPAL
Uzman Psikolojik Danışman


30.12.2008

BAKIŞ ACIMIZ HAYATIMIZI YANSITIR

BAKIŞ ACIMIZ HAYATIMIZI YANSITIR Yaşamın içinde bazen o kadar dar bakarız ki sadece bir tek olguyu görürür ve diğer seçenekleri görmemekteyiz. Aslında baktığımız ve gördüğümüz şeyler aynı şeyler değil. Bunun içindir ki bizler baktıklarımız değil gördüklerimiz, duyduklarımız değil işitebildiklerimiz, yediklerimiz değil hazmedebildiklerimiz, kazandıklarımız değil tutabildiklerimiz, okuduklarımız değil anladıklarımız ve hatırladıklarımız bizi farklı ve güçlü kılıyor. Bakış açımız nasılsa öyle bakıyor ve öyle görüyoruz. Gördüklerimiz ve yaşadıklarımız zihinsel programımızın ürünüdür. Bizler dünyaya gelirken çok mükemmel bir donanıma sahip olarak yaşama başladık. Ancak yazılımız sonradan yüklendi. Yazılımda ne varsa o programlar çalışıyor. Programda ne neler yüklü ise onu görüyor, duyuyor ve hissediyoruz. Anne babanızın, çevrenin, kültürün, eğitimin v.s yazılımı bize ait değil bize uygun görülen bir programlar bütünü aslında. Bu programlar değişebiliyor ve desteklenebiliyorken biz sanki kaderimizmiş ve sabit bir program gibi algılayabiliyoruz. Bu algı sanal ve gerçek olmayan bir yanılgıdan öte bir durum değil. Bu konuyu size bir öykü ile özetlemek istiyorum. “Bir zamanlar ölüme mahkûm olmuş bir adam vardı. Gözleri kapatılarak zift gibi karanlık bir mağaraya kapatılmıştı. Mağara, yüz yard'a yüz yard ölçülerindeydi. Ona mağaradan çıkmak için bir tek yol olduğu ve onu bulabilirse özgür bir adam olabileceği söylenmişti. Mağaranın girişi bir kaya ile iyice kapatıldıktan sonra mahkûma gözlerini açmak ve karanlıkta özgürce gezinme izni verilmişti. Yalnızca ilk otuz gün boyunca ekmek ve su ile beslenebilecek ve bundan sonra beslenmesi için hiçbir şey verilmeyecekti. Ekmek ve su, mağaranın güney kısmının tavanında bulunan küçük bir delikten aşağı sarkıtılarak ona verilecekti. Tavanın yüksekliği 18 feet civarındaydı ve tavandaki deliğin çapı 1 foot idi. Mahkûm yukarıdan gelen azıcık ışığı görebiliyordu ama bu ışık mağarayı aydınlatmıyordu. Mahkûm, mağaranın içerisinde gezinirken kayalara çarptı. Bu kayaların bazıları çok büyüktü. Eğer bu kayaları kullanarak bir tümsek yapabilirse, tavandaki açıklığa ulaşabileceğini ve onu içinden geçebileceği kadar büyütüp oradan da kaçabileceğini düşündü. Boyu 5 feet 9 inch olduğu ve ulaşabileceği yükseklik de bir 2 feet olacağı için, bu tümseğin en azından 10 feet yükseklikte olması gerekiyordu. Bu sebeple, mahkûm uyanık olduğu süreleri kayaları toparlayarak ve toprağı kazarak geçirdi. İki haftanın sonunda 6 feet yüksekliğinde bir tümsek yapmıştı. Önündeki iki hafta içerisinde bunu iki katına çıkarabilirse, yiyeceği tükenmeden bu işi başarabileceğini düşündü. Mağaranın içerisindeki kayaların çoğunu kullandığı için toprağı daha fazla kazması gerekiyordu. Bu kazma işlemi için kullanabileceği tek şey çıplak elleriydi. Aradan bir ay geçtikten sonra tümsek 9,5 feet yüksekliğe ulaşmıştı ve zıplayarak bu açıklığa neredeyse ulaşabiliyordu. Hemen hemen tükenmişti ve çok bitkindi. Günlerden bir gün, bu açıklığa dokunabileceğini sandığı bir anda, düştü. Ayağa kalkamayacak kadar bitkindi ve iki gün içerisinde öldü. Onu yakalayanlar cansız bedenini almaya geldiler. Girişi kapatan büyük kayayı kenara çektiler. Mağaranın içi aydınlandıkça, mağaranın duvarında çapı 3 feet olan bir deliği aydınlattı. Bu dağın öteki tarafına giden bir tünelin girişiydi. Bu mahkûma bulması için ifade edilen, özgürlüğün yoluydu. Tavandaki açıklığın hemen altında, mağaranın güney duvarındaydı. Mahkûmun yapması gereken tek şey 200 feet kadar sürünerek ilerleyip özgürlüğüne kavuşması idi. Işığa o kadar çok odaklanmıştı ki, özgürlüğünü karanlıklarda araması gerektiği hiç aklına gelmemişti. Özgürlük, yaptığı tümseğin hemen yanında, hep yanı başında, fakat karanlığın içerisindeydi. Bakış acınızın değiştirebilmeniz ve yaşamınızda ihtiyacınız olan zihinsel programınızı ,inanç siteminizin,değerlerinizin yeniden yükleyebilmeniz dileğiyle… Sevgi ile kalınız… Abdullah TOPAL Uzman Psikolojik Danışman

02.11.2008

ANNE BABALAR GÜÇ SİZDE!... Bunun farkında mısınız?

ANNE BABALAR GÜÇ SİZDE!... Bunun farkında mISINIZ?

 

Hipnoz ile yapılan çözümlemeler göstermiştir ki, çocukların hayatı öğrenmelerinde, ilk yaşlarda anne ve babanın gücü inanılamaz derecede önemlidir. ebeveyn etkisi, öğrettikleri, on yıllarca süren bir güce sahiptir. Bu etki ebeveyn eğitiminin, bakımının önemini gözler önüne sermektedir.

Hipnoz çalışmalarının öğrettiği bir şey daha var. İyi anne baba olmak istiyorsanız daha çocuğunuzu doğurmadan, hatta gebe kalmadan önce eğer içinizde size rahatsızlık veren, olumsuz işlediğini düşündüğünüz programlar var ise, öncelikle bunları yok edecek çareler aramalısınız. “Ne gerek var?” diyebilirsiniz. “Benim yaratılışım bu” diyebilirsiniz. “Ben çevremle barışığım” diyebilirsiniz. Ama bilin ki tüm çevreniz kendi içindeki sorunları, çocukları üzerinde şiddet uygulayarak çözmeye çalışan anne ve babalarla dolu.

Ne yazık ki, çocukların çok azı, karşılıksız sevgi veren ailelere sahip olma şansına sahip. İşte bu çocuklar, büyük olasılıkla, ileride kendileri de çok iyi anne ya da baba olacaklar. Anne-baba adayları böyle uygun bir çevrede büyümemiş olsa da, yapılacak şeyler var.

Yıllarca iyileşmeden sürmüş olan kronik hastalıkların hipnoz-analizlerinin ortaya çıkardığı değişmez bir gerçek var. Bir canlı ana rahmine düşğü andan 12 yaşına kadar geçen sürede en önemli olan şey nedir diye sorarsanız yanıt şu. Çocuğunuz sizin tarafınızdan istendiğini düşünüyor mu? Ya da çocuğunuz, o olmasaydı, sizin daha az mutsuz olacağınızı hissediyor mu? Tüm sorun burada yatıyor. Bilirsiniz, çocuklarına her türlü olanağı sağlayan aileler vardır. Oyuncaklar, para, özel oda, bakıcılar v.s. Ama bunları sağlayan anne babalar öte yandan çocuk ile aralarına bir mesafe koymuştur. Odasına kapatır, konuşmaz, görüşmezler çocuk ile. Hipnotik analizler böyle anne babasından uzak mesafede yetişen çocukların, büyüdükten sonra bile bilinçaltlarında anne babasını memnun etmeye çalışan bir taraf olduğunu gösteriyor. Bu tip ailelerin aksine bağıran, çağıran, vuran, çocuklarını terorize eden ama yine de bütün bu hengâme arasında her nasılsa çocuklarına tam anlamıyla sahip çıkmış aileler vardır. Bu ailelerin çocuklarına verebildikleri tek mesaj, onların bir aile olduğu ve hangi tehdit altında olurlarsa olsunlar bu bütünlüğün bozulmayacağı olmuştur. Bu bozuk görünen dinamik içinde birçok sağlıklı insanın büyüdüğü gözlemlenmiştir. Böyle bir eğitim mi öneriyoruz? Tabii ki hayır. Bu karşılaştırma bize çocuk büyütülürken neyin daha önemli olduğunu gösteriyor.

O halde, çocuk isteyen anne babalar! Öncelikle çocuğunuzu planlayın. Ve bebeğiniz anne rahmine düşğü andan itibaren çocuğa onun istenen bir varlık olduğunu hissettirin. Çocuğa onun değerli bir varlık olduğunu belirleyen ona karşı olan davranışlarınız olacaktır, söylemleriniz değil. Çocuğunuza gözlerinizi çevirdiğiniz zaman, onun bu dünyadaki varlığıyla takdir edildiğini, beğenildiğini hissetmesini sağlayın. “ SEN BİZİM İÇİN ÖNEMLİSİN VE DEĞERLİSİN”. Anne babalıkta bundan daha önemli bir kural yoktur.

Anne karnına kadar geriletilmiş olan hipnoz-analiz hastalarının öğrettiği önemli bir şey daha var. “Karnınızdaki bebekle konuşmak.” Sözlerinizi çocuğunuz çok sonra öğrenecek. Ama bebeğin beynindeki kayıt sistemleri gebe kalındıktan kısa bir süre sonra çalışmaya başlar ve duyduğu hissettiği sesleri elektriksel akımlar şeklinde kaydeder. Annenin duyguları doğmamış bebeği şüphe götürmeyecek bir belirginlikle etkilemektedir. Gebelik boyunca kaydedilmiş olan kelimeler daha sonra yaşam üzerinde etkili olur. İyileşmeyen hastalıkları olan hastalara uygulanan hipnoz-analizler bu durumu gayet güzel ortaya koyar. Ailenin hatırladıklarından ve kayıtlardan belirtilerin 2–4 yaş arasında başladığı bilinir. Ama nedene yönelik hipnotik araştırma anne karnına kadar götürür. Hastalığı ilk başlatan olaylar anne karnındayken yapılan olumsuz kayıtlardır. Sözlerin anlamını öğrenmeye başladıktan sonra beyinde depolanmış olan o anlamsız bilgiler birden bire anlam kazanır ve bilinçaltında yerleşmiş inanç sistemleri haline döner.

Sonuç. Pozitif ve seven bir anne olarak karnınızdaki bebekle en iyi arkadaşınızmış gibi konuşun. Birlikte yaşayacağınız gelecekteki güzel günlerden konuşun. Doğumunuz hakkında olumlu ve şevkli düşüncelerinizi aktarın. Bebeğiniz için kolay, rahat bir doğum planlayın. Çocuğunuza onu büyük bir heyecanla ve umutla beklediğinizi bildirin. Ve bu süre boyunca onu ister kız, ister erkek olsun bütün kalbinizle seveceğinizi bildirin. Bu kadar basit tavsiyem bile inanın ki ilerde birçok sorundan uzak kalmanızı sağlayacaktır. Ve doğum yaparken, siz ve babası, etraftaki akrabalara hatta doktor ve hemşirelere hemen bir kulak duyumu mesafede bir canlının bulunduğunu ve her konuşmayı kayıt yaptığını bilmelerini sağlayın. Herkesin sizin bir bebek sahibi olmakta olduğunuzu fark etmesini ve olumlu bir heyecan duymasını sağlayın.

Hamile kaldığınız zaman araştırıcı olun. Dışarılarda dolaşın, çiçek koklayın, hayvanlara bakın, çayırlarda yürüyün, mümkünse çıplak ayakla… Yüzün, yıldızları seyredin, güzel hikâyeler okuyun, daima iyiyi arayın ve eğlenin.

TV den uzak durun. Ölüm, felaket, korku, intikam salan film ve haberlerin karnınıza ulaşmasına engel olun. Reklâmlardan uzak durun. Daha karnınızda beyni yıkanmış ve alış veriş hastası olmuş bir çocuk doğurmayı istemezsiniz herhalde.

Gezdiğiniz yerleri bebeğinize anlatın. Bebeğinizi de olayın içine alın. Bu sizin için, bebek doğduktan sonrası için iyi bir çalışma olacaktır. Doğum anı geldiğinde zor doğum şartlanmasını bir yana bırakın. Doğumun normal doğal bir olay olduğunu bilin. Doğum gerçekten keyif verici huzurlu bir deneyim olabilir. Bunu hedefiniz haline getirin.

O heyecanla beklediğiniz güzel varlığı kollarınızda tutar tutmaz, ona elinizdeki ve kalbinizdeki duyguların en iyilerini vereceğiniz konusunda kendinize söz verin. Ona elinizden gelen en iyi bakımı vereceğiniz konusunda söz verin. Kendiniz için en iyileri öğreneceğinize söz verin. Çocuğunuz yaşamı keşif çabalarına daima gülümseme ile karşılık vereceğ