ANKET

hipnoz eğitimi almak istermisiniz



Tüm Anketler




Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

HİPNOTİZMADA TEORİLER

HİPNOTİZMADA TEORİLER

17 Eylül 2009 13:50
Yorum Sayısı :0  Okunma : 519

HİPNOTİZMADA TEORİLER

FLUİDİST TEORİ : Bu Mesmer’in anlayışıdır. Bugün tarih olmuş bu görüşe göre insanda veya hayvanda hipnoz meydana getiren etken kainatı dolduran manyetik enerjinin o vücut içersinde yoğunluk ve homojenite kazanmasıdır.

CHARCOT TEORİSİ: Charcot’nun 1880’de Paris’te ileri sürdüğü fikirlere göre bütün hipnotik fenomenler birer histeri menifestasyonudur. Ve hipnotize edilebilenlerin hepsi gizli veya açık histeriklerdir. Bugün bu görüşün de doğru olmadığı histeri ve hipnozun benzer noktalara sahip olmakla beraber ayrı ayrı olaylar olduğu, histerinin bastırılmış effektif travmalara bağlı bir psikonevroz olduğu anlaşılmıştır.

Charcot’nun öğrencilerinden Pierre Janet hipnozu kişinin ruhi halinde bir dağılma olarak düşünmekle Charcot’ya paralel olarak hipnoz halini nevroza benzer bir durum kabul ediliyordu. Bugün de Pierre Janet gibi düşünenler vardır.

PAVLOV TEORİSİ: Pavlov teorisine göre hipnoz da uyku gibi beyin korteksinin inhibisyonundan ibarettir. Hipnozda bu inhibisyon daha parsiyel, uykuda daha tamdır. Çok derin uyku periyotları hariç tutulursa hipnozda ve uykuda yaygın inhibisyon sahası üzerinde kortekste  eksitabilitesi normal veya eksitabilite bakımından hipnoid safhalardan birinde bulunan noktalar vardır. Uykuda rüya faaliyetini ve hipnozda da süje-operatör informasyonunu sağlıyan bu "points vigiles" uyanık noktalardır. Bu eksitabilite bakımından normal noktalar dışında kalan hipnoid aşamalardaki noktalar, inhibison süreci tamamlanmamış noktalardır. Bu nedenle Pavlovien görüşe göre hipnoz gerek topografi, gerek intensite bakımından parsiyel bir uykudur.

Hipnoid aşamalar denen bu eksitabilite aşamaları korteks üzerinde normal eksitabilite  durumunda bulunan belirli bir noktanın tam inhibisyon durumuna geçerken görülen ara eksitabilite durumları olup üç aşama gösterir.

Normal eksitabilite halinde korteksteki noktanın şartlı uyaranlara vereceği cevap refleksolojide ‘kuvvetler kanunu’ denen bir kuralla bellidir. Bu kurala göre bütün diğer şartlar sabit kalmak üzere şartlı refleks kuvvetinin, şartlı stimülüsün (bir sınır içinde) fizik kuvveti ile doğru orantılı olduğu bilinmektedir. Halbuki bu reaksiyonu gösteren nokta inhibisyona uğramaya başlandığında şu üç değişik eksitabilite  fazından geçer:

  1. 1.      Egalizasyon Fazı: Şartlı uyarının kuvvetli, orta veya zayıf şiddette olması, meydana gelecek refleks cevap üzerinde aynı tesiri yapar. Yani eşit kuvvette cevaplar alınır.
  2. 2.      Paradoksal Faz : Şartlı uyaranın şiddeti ile verilen cevap ters orantılıdır. Yani şiddetli uyaranlara hafif cevaplar ve zayıf uyaranlara kuvvetli cevaplar verilir. Pavlov bu faza süjestion fazı der.
  3. 3.      Ultra Paradoksal Faz: Bu derecede inhibe olmuş korteks noktası şartlı eksitatör stimülüslere şiddeti ne olursa olsun cevap vermez. Ancak şartlı inhibitör stimülüslere pozitif cevaplar verir.

İnhibisyon faaliyetlerinin daha ilerlemesi ara safhalardan tam inhibisyona ulaşınca, korteks bütün şartlı stimülüslere cevap vermez olur.

Şu halde Pavlov teorisine göre hipnoz, evvelce korteksin inhibisyonu için şartlı stimülüs halinde gelmiş, stimülüsler vasıtasıyla yaratılan tamamlanmamış bir inhibisyondur.

Pavlov teorisine göre kelimelerin inhibitör şartlı stimülüs haline gelişi de şöyle açıklanır.

Verbal bir stimülüs ile verbal olmayan bir stimülüs, birbirleri ile geçici bir bağlantı kurarak, korteksin cevabı bakımından birbirleri yerine stimülant olarak kullanabilirler. Örneğin daha önce hiçbir refleks ile şartlandırılmamış iki stimülüs, (indiferent stimülüs) diyelim ki zil sesi ve ışık birkaç defa deney hayvanlarına birlikte uygulanır. Bu stimülüsler indiferent olduğu için hiçbir şartlı refleks meydana getirmezler. Fakat daha sonra örneğin ışık ile bir salya refleksi kurulsun. Görülecektir ki zil sesi de salya refleksinin şartlı refleksi haline getirmiştir. Ve salya ifrazına sebep olur. İşte insandaki konuşmada da; insanın konuşmayı öğrenmesi esnasında, daima kelimenin sesi, (ses ve hecelerin düzeni bir grup stimülüs halindedir) işaret ettiği nesneden gelen primer stimülüslerle eş zamanlı olduğundan, kelimelerin seslerinin eksite ettiği kortikal nokta ile kelimenin adını taşıdığı objeden gelen diğer stimülüslerin (renk, ısı, biçim, koku; tat) korteksi eksite ettiği noktalar arasında geçici bağlantılar kurmuşlardır. Bu nedenle limonu görmekle uyanan şartlı salya refleksi, limon kelimesini duymakla da, uyanabilmektedir. Burada verbal bir vasıta (kelime) başka bir stimülüsün yerine kullanılmış olmaktadır. Limonun rengi, biçimi, kokusu, salya refleksi için birinci sinyal, limon kelimesi de ikinci dereceden bir sinyal olmaktadır.

Fakat Chertok, şöyle diyor: Pavlov’unda işaret ettiği gibi bu iki çeşit stimülüs, ne kalitatif ne de kantitatif bakımdan insanda yaşanmış geçmişin varlığı dolayısıyla, birbiri ile karşılaştırılamazlar. Bu açıklamaya göre bazı güçlükler belirtmektedir. Zira Pavlov ekolü süjenin effektif geçmişindeki bilinç dışı katlarını açıklamıyor. Bundan başka süje operatör arasındaki iletişim sadece verbal planda yapılmamaktadır.

Şu halde insana göre çok daha basit mental aparata sahip diğer canlılar (örneğin köpekler) üzerindeki denemeler sonucu kurulan Pavlov teorisinin, insan korteksi fonksiyonuna aktarılmasındaki zayıflığı ve hipnoz ile uyku arasındaki elektroansefalografik büyük farkların bulunuşu bizi henüz Pavlov teorisinin tam bir açıklamada bulunamadığı sonucuna götürmektedir.

PSİKANALİTİK TEORİLER :

Bütün psikanalitik hipnoz teorileri, süjenin içgüdüsel arzularının doyumu problemi etrafında toplanırlar. Bu görüş açısından hipnotik durum, bir çeşit transfer aracılığı ile ortaya çıkartılır. Hipnoz hakkındaki psikanalitik teorilerden bahsedilirken sık sık geçecek olan bu terim (transfer) hakkında açıklamada bulunmak daha sonraki söylediklerimizi açık hale getirmek bakımından gerekli olmaktadır. Terim aslında psikoanaliz seansları sırasında ortaya çıkan süje-psikanalist arasında bir interpersonel rölasyonu ifade eder. Bilinmektedir ki psikanaliz seanslarının amacı hastanın effektif geçmişinde bulunan ve represyona uğramış travmatik nitelikteki bir anının bilinçli bir hale getirilmesine yöneliktir. Ancak böyle unutulmuş bir anının sadece hatırlanması hastanın iyileşmesi için yeterli değildir. Hastanın effektif potansı olan bu adeta yeniden heyecanla yaşaması gereklidir. İşte transferin rolü buradadır. Psikanaliz seansları ilerledikçe hastada psikanaliste karşı sevgi (pozitif transfer) veya nefret (negatif transfer) esasına dayanan bir duygu belirmeye başlar. Bu suretle hasta kendi konfliktine ait olaylarla psikanalist arasında da bazı benzerlikler ve bağıntılar bulmaya başlar. O kadar ki hastanın esas nevrozu ile beraber çözümlenecek olan yeni klinik bir nevroz oluşur gibidir. İşte bu duygusal bağıntı (yani transfer) kurulduktan sonradır ki, unutulmuş anının hatırlanması bu yeni duygusal zemin üzerinde oluşturularak, hastanın konfiliktini (yeni klinik nevroz nedeniyle) yeniden yaşıyormuşçasına tamamen boşaltması sağlanabilir. Bu yüzden psikanaliz seansının başarısı transferin teşekkülüne bağlıdır.

Kontr transfer ise analistin hastasına karşı duygulanmasıdır ki analist bu duygularından ve kaynağından haberdar ve onlara hakim olduğundan tedavinin yönetilmesi bakımından bundan yararlanır.

Böylece; terapist hastanın bastırılmış sorununu yansıttığı bir ekran gibi görev yapmıştır. Bütün içgüdüsel arzularımız da bastırılmış bulunduklarına ve hipnoz, psikanalitik görüşe göre içgüdüsel arzularımızın tatmin ortamı olduğuna göre hipnotizörün rolü, psikanalistin rolüne benzemekte ve hipnotik durumda da bir çeşit transfer görülmektedir.

Freud’e göre hipnozda operatör, süjenin ideal ben’inin yerini alır ve hipnotik rölasyonda "Soumission" itaat büyük rol oynar.

Schilder süje ve hipnotizör arasında Libidinal bağıntı üzerinde durdu. Süjenin bir idantifikasyon mekanizması ile operatörün majik kuvvetlere sahip oluşuna katıldığını ve böylece çocukluk fantezilerini gerçekleştirdiğini ve aslında operatörün dahi hipnozda bilinç altında taşıdığı her şeyi yapabilen olmak arzusunu doyurma yeri bulduğunu ile sürdü. Böylece görüşü itaat altına alınmak ve itaat ettirmek bakımından Freud’ün görüşüne yaklaşır. Schilder ayrıca fizyolojik ve bedeni faktörler üzerine ilk dikkat çeken ve onların psikolojik faktörlerle artikülasyonlarının önemine ilk işaret eden psikanalist olarak hipnoz teorilerinin yenilenmelerine varan çok verimli bir yolu açmış oldu.

Jones. E’nin görüşüne göre hipnozda esas tema narsisizmdir. Oto ve hetero süjestionda da esas ajan narsisizm olup, hipnoz otoerotik devre bir regresyondur.

Brenman, Gill ve Knight hipnozun anlaşılması için ego psikolojisinin önemini belirttiler ve hipnotik transın derinliğindeki değişmeleri deneysel olarak incelediler. Fakat hipnozun derinliği hakkında objektif ölçü olanağı olmadığından çalışmalarını zeki süjelerin hipnoz sonrası anlatımları üzerine inşa ettiler. Ve buldular ki transın derinleşmesi ve hafifleşmesi bir savunma mekanizmasıdır. Transta  bir değişme daima bir pülsiyon-defans dengesinin bir tehdide maruz kalması halinde ve transferansiyel bağıntıda agresif bir kaygının sonucunda ortaya çıkmaktadır.

Süje çocukluk libidosunun doyumu için olduğu kadar itaatini arttırarak, agresivitesinden kaçmak için de daha derin transa girmektedir. Transın hafiflemesinde de aynı mekanizma rol oynamaktadır.

Chertok ve Müriel Cahen araştırmaları esnasında yaşanmış denemeleri (Experiance vecue) yeterli doğrulukla anlatabilen süjeleri sık sık rastladıklarını ve transın flüktüasyonunun işlenmiş materyalin bir fonksiyonu olduğunu gözlemlediklerini belirtiyorlar.

Kubie ve Margolin hipnoz indüksiyonu ile hipnotik hallerin birbirinden ayrı değerlendirilmesinin gereğini belirttiler. Hipnoz indüksiyonu için transferin mutlaka gerekli olmadığını zira sadece fizik vasıtalarla hipnoz indüksiyonunun sağlanabildiğini gösterdiler (Bunun için süjeye bir mikrofon-kulaklık tertibatı ile kendi nefes alışlarını dinlettiler) ve böylece hipnoz içinde oluşan transfer; daha sonraki hipnotik hallerin gerekli nedeni değilmiş gibi görülmektedir. Diğer taraftan gördüler ki sensori-motris işlemler süjeyi bütün psikolojik modifikasyonlara götüren hipnotik hallerin doğması için yeterli gelmektedir. Kubi ve Margolin Pavlovien ve psikanalitik teoriler arasında bir sentez meydana getirmek için bu keşiflerine dayandılar.

Hipnozun meydana getirilmesinde hipnotizör tarafından verilenler hariç stimülüsleri gittikçe artan bir şekilde elimine edildiklerini belirttiler. Bu refleksolojik lisanda bir inhibisyon halkası ile çevrili bir eksitasyon alanı meydana gelmektedir demek olur. Yazarlar psikolojik planda tamamlayıcı olarak süjenin benliğinin dış dünyadan yalıtılmasının onun "beslenme hali" ile karşılaştırılabilecek bir regrasyona girmesini sağladığını ve operatörün süjenin anne ve baba rolünü yüklendiğini bildirdiler.

Gill ve Brenman 1957’de "Hipnosis and related states" isimli eserlerinde meseleyi yeniden ele aldılar. Ve Kubi ve Margolin’in çalışmalarından hareketle hipnozda sensori-motör sorunlarını incelediler. Ve isolement sansorielle denen olaya dikkati çektiler. Bir kişi bütün sansoryel algılarından mahrum edildiğinde (örneğin su dolu bir küvete bir nefes alma maskesi ile yatırıldığında veya kapalı bir sistem içine alındığında) bir süre sonra (bazen mental karışıklıklarla beraber) regresif fenomenlerin meydana çıktığı görülür. Restriction sansorielle (sensory deprivation) adını alan bu olaylar son yıllarda geniş incelemelere konu oldu.

Bu şekilde Gill ve Bernman’a göre hipnoz iki regresivant faktör içerir.

  1. I.                    Rölasyonel ve motivasyonel faktör yeni transfer
  2. II.                 Fizik manipülasyon (restriction sansorielle) ki bu fizik manipülasyon süjenin dış dünya ile tek iletişim aracı olan operatörün verdiklerinden çok stimülüslerin eliminasyonundan ibarettir. Bu durumda hipnozda bir çifte olay mevcuttur. Operatör regresyonu iki mekanizma ile provoke eder. İnfantil pülsiyonlar üzerinde işleme ve sansorimotör ve ideasyonel alanı daraltmak. Bu yazarlara göre hipnoz "Sansori-moteur ve ideationelle aktivitenin redüksiyonu ve hipnotizör ile archaique bir rölasyonun yaratılması ile harekete geçebilen bir çeşit regresif olaydır" yine aynı yazarlara göre regresif işlem bu iki faktörden biri tarafından harekete getirilirse diğerine ait karakteristik olaylar da meydana çıkar.

Gill ve Brenman ile Kubie arasında son zamanlarda tartışılan konu hipnoz interpersonel bir rölasyon olduğuna göre hipnotizörsüz hipnozun açıklaması nasıl olmalıdır. Kubie’ye göre hipnotizörün bulunmayışı imajiner bir hipnotizöre bağıntıyı olanaksız kılmamaktadır. Bu halde bir transfer otojenden bahsedilebilir. Gill ve Breanman’a göre bu halde elde edilen fenomenler hipnoza benzer olaylar olup tam bir hipnoz sayılamazlar  (Chertok). Psikanalitik teoriler için ileri sürülen itirazlar bu teorilerin telkin ile hipnozu birbirine karıştırmasıdır.

PARAPSİKOLOJİK VE İSPRİTÜALİST TEORİLER

Hipnoz hakkındaki parapsikolojik ve ispritüalist teorilerden biraz söz etmek için birkaç neden vardır. Bu durumda hem hipnozun fantastik manzarasını bir parça yansıtmak olanağı bulunacak ve hem de birçok bilimsel çevrelerde bile hipnosis ve parapsikoloji; hipnosis ve ispritüalizm arasında açıklıkla çizilmemiş sınırları ve değişik görüş açılarını belirtmek mümkün olacaktır.

Eğer bugün psikolojik olayların anatomi-fizyolojik temelini; cansız madde ile canlı madde arasındaki fiziko-şimik benzerliğe rağmen maddeyi canlı kılan ek özelliği (eğer böyle bir ek varsa) açıklayabilseydik; modern kuanta fiziğinin determinizm prensiplerinde açtığı Planck çatlağının hayat olayları ile ilişkilerini ve yeni sibernetik düşüncenin bütün hayat, ruh, dünya görüşündeki isabet derecesini belirleyebilseydik ispritüalistlere söylenecek söz kalmayabilirdi. Bunun (bütün bu alanlarda çok yakın geçmişe göre bir çok gelişmeler olmasına karşın) yapamadığımız gibi son yıllara kadar çok spekülatif bir hipotez olarak kalan bu fikrin taraftarları, modern fizikte kuantalar teorisi ile başlayıp Heiseinberg’in belirsizlik prensibine varan ideterminizmin  gelişmesinde, Einstein’in ve Louis Brogli’nin madde ve enerji; partikül ve dalganın başka bir şeyler olmadığını ortaya koyan çalışmalarında kendi iddialarının ilk defa sağlam bir temele oturabileceği ümidini gördüler. Böylece cansız maddeyi inkar ederek basit kimyasal elementlerin atomlarında dahi canlılık mevcut olduğu iddialarına kanıt olarak, elektronların çekirdek etrafındaki hareketlerinin determinizm  prensiplerine itaat etmediğini ve onların bu suretle birer serbest iradeye yani birer ruha sahip olduğunu ile sürdüler. İspritüalistlerin iddiaları daha da ileri gitmektedir ve onlara göre atom, molekül, virüs, hücre,bitki, hayvan, insan şeklindeki canlılar dizisinde daima şu üç kısım mevcuttur.

  1. I.                    Beden
  2. II.                 Perisperi
  3. III.               Ruh (espri)

Beden ölümle terk edilen maddi varlıktır. Ruhun maddeye etki etmesini sağlayan perisperi daima ruh ile bağlıdır. Espri şuurlu varlığa bütün psikolojik özelliklerini veren, aslen bağımsız otonom ve yok edilemeyen bir bilinmeyendir. Uyku, hipnoz ve medyumnik transı oluşturan da esprinin beden ile irtibatının gevşemesidir. Belirtmeliyiz ki bu iddialar bilimsel kimlik gösteren hiçbir kanıtla saptanmış değildirler. Aksine medyumnik trans olaylarının kişilik ikileşmesi veya parçalanması adını alan psikopatolojik hal olduğu şeklindeki açıklaması daha akla yakın ve doğrudur. İndeterminizm  prensibine gelince; Bertrand Russell’in şu satırlarını tekrarlamamız gerekmektedir.

Indeterminizm prensibi bir partikülin hem konumunu ve hem hareket miktarını (momentum) kesinlikle belirleme olanağı olmadığını ortaya koyar. Bu belirlemelerin her birinde bir hata payı olacak ve her iki hatanın çarpımı sabit kalacaktır. Yani bunlardan birini ne kadar inceden inceye belirlersek, diğerini o kadar daha sağlıksız belirlemiş olacağız veya tam aksine Eddington’un serbest irade sorunu nedeniyle bu prensibe başvurmuş olmasına hayret ettiğimi tekrarlıyorum. Çünkü prensipte tabiatın gidişinin belirli (determined) olmadığını gösteren hiçbir şey yoktur. Prensip sadece eski zaman ve mekan mekanizmasının modern fiziğin gereksinimlerine başka alanlarda olduğu kadar uygun düşmesini gösterir, yer ve zaman gerekler tarafından icat olunmuş ve içinde bulunduğumuz yüz yıla kadar gereksinimlere cevap vermişti. Einstein onlar yerine  "yer-zaman" adını verdiği her nevi santor koydu. Bu da yirmi yıl kadar oldukça iyi gitti. Fakat modern kuanta teorisi daha temelli bir yapı ortaya çıkarmanın zorunluluğunu göstermiştir. Indeterminizm prensibi fizik kanunlarının tabiatın gidişini belirlemeye yeterli olmadıklarının değil, sadece bu zorunluluğun ifadesidir. J.E. Turner’in belirttiği gibi İndeterminacy prensibine başvurulması genellikte belirli kelimesinin meydana getirdiği yanılgılardan ileri gelmektedir. Bu anlama göre bir kantite ölçüldüğü zaman belirli olur. Başka bir anlama göre bir olay belli bir nedene dayanırsa belirli olur. İndeterminacy prensibi neden olmakla değil, ölçme ile ilgilidir. Bu prensip bir partikülün hızı ve konumu belirsizdir demekle bunların kusursuz olarak ölçülemeyeceğini kasdeder. Bu ölçmenin fiziki bir proçes olduğu ve ölçülmüş olan şey üzerine fiziki bir etkisi bulunduğu olayına cansal olarak bağlı bir fizik olaydır. Belirsizlik prensibinde herhangi bir olayın nedensiz meydana geldiğini gösterecek hiçbir şey yoktur. Turner’in dediği gibi "bir değişiklik doğrusu anlaşılmış anlamında belirli değilse; bundan büsbütün ayrı olan sebebiyet verilmiş anlamında da belirli olamayacağı yolundaki her iddia iki anlamlı bir batıl düşünce, bir laf kalabalığıdır".

Parapsikolojik çalışmalarda, ispirtizmada olduğu gibi peşin hükümlere varmamaya dikkat edilir. Paranormal fenomenler adı altında toplanan bir seri olayın bilimsel yöntemlerle incelenmesi yapılır. Bizim literatür üzerinde yaptığımız çok kısa incelememize göre parapsikoloji bugün bilimsel bir kimlik kazanmak için büyük bir gayret sarfetmekte, fakat paranormal olayların açıklaması konusunda ispirtizmanın iddiaları dışında yeni bir şey getirmiş değildi. Örnek olarak parapsikoloji otoritelerinden sayılan Rhine’den şu satırları alıyorum: "Psifonksiyonu fizik dışı bir varlıktır. Ve bir olaydır. Hiçbir materyalist ve fiziksel bakış telepatiyi, Clairvoyance’i açıklayamaz. Psikoknezide böylece "psi"nin madde üzerine ve fizik olmayan bir etkisidir" Ve yine aynı yazarın La Double Puissance De L’esprit Payot, Paris 1952 isimli kitabından şu cümleyi yine DOKSAT’tan alarak buraya yazıyoruz…. Bizim çözdüğümüz sırların en cazip tarafı kainat dediğimiz, madde uzaklık ve zaman alanında, zannettiğimizden daha geniş, daha uzaklara giden bir yer tutabilme yeteneğinin insan ruhunda varlığını keşfetmiş olmamızdır.

SİBERNETİK VE HİPNOZ

Şimdi yeni gelişmeye başlamış bir ilmi disiplinin, daha doğrusu ilimler arası bir disiplinin sibernetik’in hipnoz halini anlamamıza nasıl yardımcı olabileceğini incelemek istiyorum. Hipnoz hakkında sibernetik bakış noktasından hareketle, ortaya konulacak yeni bir teorinin şimdiye kadar ileri sürülmüş bütün teorilerden daha çok sayıda olayı açıklayacağı kanısındayım. Ayrıca sibernetik şimdiye kadar ölçme olanaklarımızın dışında kalmış bir çok alanda yaptığı gibi hipnoz alanında da ölçü olanakları ortaya çıkaracaktır. Şimdiye kadar denenmemiş böyle bir yolda yürümemize, sibernik ilminin olaylara bakış açısının olağanüstülüğü sebep olmaktadır. Hipnozun sibernetik açıklamasına geçmeden önce uygulandığı her alanda yenilikler getirmiş bu bilgi sisteminin bizim baktığımız doğrultuda söylediklerini özetlemeye çalışmalıyız.

Sibernetik, Amerika’da Harwart Tıp okulunda bir gurup matematikçi, mühendis ve tıp mensubunun (Prof. Wiener Dr. Rosenbleuth, Bigelow) ortak çalışmaları sonunda doğmuştur. İngiltere ve Fransa’da da aynı zamanda paralel çalışmalar yapılmış ve bugüne kadar aradan geçen bunca yılda bu konudaki çalışmalar bütün dünyaya yayılmıştır.

Sibernetiğin konusu hakkında Prof. Wiener’in tarifi ile şöyle denebilir. "Hayvanlarda ve makinelerde kontrol ve haberleşme" bu olağan ifadeye olağanüstülük kazandıran etken sibernetiğin makine anlayışıdır. Sibernetiğin kastettiği makine; metalden, plastikten  sözün kısası maddeden  yapılmış çarkları, pistonları, volanları olan bir alet değildir. Sibernetik için bir virüs, bir hücre, bir amip, bir hayvan, bir insan, bir ticari şirket, bir kültür derneği, bir millet, birleşmiş milletler teşkilatı veya Samanyolu veya bir başka galaksi veya bütün bunların dışında sadece teorik olarak varolabilen maddeden arınmış bir sistem makine olarak düşünebilir. Böyle olunca Sibernetik yine kaide ve kanunları evrenin her noktası için geçerli olan termodinamiğe bir reaksiyon gibi düşünülebilir. Termodinamik nasıl evrenin adeta ölüm kanunlarını incelemişse, sibernetik de onun canlılık kanunlarını ortaya koymuştur. Termodinamiğin "entropy" anlamı karşısına "information" teorisini koyarak bir sistemin entropy miktarı ve information kıymetleri toplamının sıfır olduğunu göstererek canlılık denen şeyin dahi ölçülebilir bir nitelik olduğunu tesbit etmiştir. Bu suretle sibernetik için madde ve ruh çekişmesi anlamını kaybetmiş, hayatın sırrını aramak için intra  atomik spatiuma girmek gereği kalmamıştır. Çünkü sibernetik bir sistemin canlılığı Prof. Dr. Ashby’nin ifadesi ile söylersek "Dış alemin etkileri karşısında o sistemin kendi iç varlığını önceden belirli sınırlar dahilinde tutmağa uğraşmasından ibarettir" canlı varlığın kendi iç alemini önceden belirli sınırlar içinde tutabilmesi yani kendi homeostazisini koruyabilmesi iç varlığının üniteleri arasında ve bizzat ünitenin kendi içinde mevcut feed-back sistemlerinin enformasyon yolu ile ayarlanmasından ve bu suretle o sistemi alemin dış etkilerine adapte edecek yeni bir equilibriumun oluşmasından ibarettir. Bu sistem bir elektronik beyin, bir ulus, bir insan olabilir, ortaya konan kural daima aynıdır; sistemin "Her türlü ahval ve şerait altında vazifesi kendi istiklalini (Homeostasisini) kurtarmaktır". Feed-back neden ve sonuç arasında bir bağıntı demektir. Nedenin meydana getirdiği sonuç arzu edilen (veya önceden belirlenmiş) sınırlar içinde değilse; istenen sonuç elde edilene kadar nedeni ayarlamaya feed-back denir. Bu direkt veya endirekt yoldan sonucun neden üzerinde etkin olması yani sonucun da nedenin (ayarına neden) olması demektir.

Şu halde sibernetik görüşe göre cansız maddeyi canlı kılan ek özellik, o maddenin ayrı ayrı cansız kısımları arasındaki feed-back bağıntısıdır ki, o maddenin belli bir sonucu oluşturmak üzere kendi kendisi üzerinde etkin olması sonucunu doğurur. Bu suretle canlılık kazanmış bir ünite meydana gelir. Bu biyolojide bir DNA (Desoxyribonücleique acide) molekülü oluşumuna, mekanikte bir otomatik kumanda mekanizmasına, (örneğin kompresörü boşalınca çalışmaya ve dolunca durmaya sevk eden otomat) sosyolojide bir aileye karşılık gelir. Tabii daha gelişmiş canlıların oluşması bu üniteler arasında da yeni feed-back’lerin kurulması ile yeni bir sonucun elde edilmesine bağlıdır. DNA’dan hücrenin, hücrelerden hayvanın veya insanın meydana gelmesi gibi. Prof. Dr. Ashby bu prensipten hareket ederek insan beyninin çok belirgin bir modelini yapmak için birbirlerini ve kendi üzerlerinde feed-back bağıntıları ile etki ederek hareketli birer ibreyi belirli bir denge durumunda tutmayı amaç edinmiş dört üniteli bir elektronik cihaz meydana getirdi. Homeostat adını alan bu cihaz her türlü dış etki karşısında kendi canlılık şartı olan ibrelerine birer denge durumu bulmak amacını gerçekleştirmekte, hatta dış etkilerin şiddetlenmesi karşısında kendi yapısında bazı değişiklik yaparak (kondansatör-direnç değerlerini değiştirerek) yeni karşılaştığı yabancı etkilere adapte olabilmektedir. Bunu sağlayabilmek için de adaptasyon olanaklarını tamamen tesadüfe bağlı olarak tek tek dener. Prof. Dr. Ashby her ünite için 25 çeşitli kondansatör-direnç koyduğundan bu dört üniteli homeostat herhangi bir dış etken altında, örneğin ibrelerden birine herhangi bir şekilde etki eden bir dış kuvvet altında dahi denge durumunu sağlamak için 25x25x25x25 yani 390625 adaptasyon olanağını teker teker dener: Ancak insan beyninin pek ilkel bir modeli olan homeostat dış alemin önüne koyduğu adaptasyon programını çözmek için çok büyük bir zaman harcar. Yani problemi er geç çözdüğüne göre akıl bakımından elverişli bir makine olmakla beraber zeka bakımından çok eksiği vardır. Çünkü zekanın ölçüsü bir problemin ne kadar zamanda çözüldüğüdür. Burada Zeka=Akıl/ Zaman olduğu bulunur. (İrtem, Ali. Sinir Sistemi Bakımından Demokrasi). Yazar bu makalesinde soysal bir makinede sosyal bir programın çözülmesini incelediği için makalenin adını böyle koymuştur.       Prof. Dr. Ashby’nin yaptığı hesaba göre 100 üniteli bir homeostatın problemi çözmeyen her parameter değiştirmesi için bir saniye harcanırsa 100 ibrenin hepsinin birden merkezi bir durumda bulunması için homeostatın (10 22 ) yıl gibi uzun bir zamana gereksinimi olacaktır. Oysa insan beynindeki yüz binlerce regülasyon sistemi önüne konan probleme çok daha kısa bir zamanda adapte olabilmektedir. İşte hipnoz konusunda sibernetik açıklamanın anahtarı, insan beyninin bu yeteneğinin açıklanmasında bulunmaktadır.Yine Ali İrtem’den aldığımız bilgilere göre adaptasyon süresini kısaltmak için sinir sisteminin bulduğu çare şudur. Adaptasyon süresinin uzun olmasına neden olan faktör çok sayıdaki regülatör sistemleri arasındaki enformasyon alışverişinin fazlalığı olduğuna göre; bir defa adaptasyonu sağlanmış olan bağımsız regülasyon sistemlerinin arasındaki enformasyon alışverişini kesmek.Adaptasyonun kısa zamanda sağlanması için Prof. Ashby’nin koyduğu genel prensip şudur:  "Adaptasyonun sağlanması için ilgili olan regülasyon sistemlerinin birbirini tamamlaması ve fakat sistemlerin de bağımsız kalması gereklidir".

ADAPTASYONEL DEKUPLAJ TEORİSİ

Bizim  düşüncemize göre hipnoz hali insan beyninin özel şekilde ortaya konmuş yeni bir şarta adaptasyonundan ibarettir. Ortaya konan yeni şartın özellikleri adaptasyonu yapacak beyne telkin dediğimiz bir aracı ile verilmektedir. Daha doğrusu operatör-süje arasında verbal veya nonverbal hertürlü bilgi alışverişi ortaya konan dış şartı belirlemede etkilidir. Bu şart mutlaka operatör tarafından kabul ettirilmiş değildir. Bu şartı süje operatörü gözleme suretiyle de elde etmiş olabilir. Teklini yani adapte olunacak dış şartları alan beyin bu şarta adapte olabilmek için her adaptasyonda olduğu gibi; kendi regülasyon sistemleri arasındaki enformasyon alışverişinin bir kısmını kesmekte, yani beynin belirli üniteleri arasında etki alınan telkine göre devamlı veya geçici olarak kesilmektedir. Bu hale göre hipnoz uyku gibi pasivite hali değil, diğer bir çok adaptasyon proçesinde olduğu gibi aktif bir haldir. Kendisini diğer adaptasyon hallerinden ayıran özellik, çözülecek sorunun ortaya konan özel adaptasyon şartının; (adapte olunacak dış şartın) değişik olmasıdır. Daha açık ifade ile çeşitli adaptasyon halleri arasındaki fark total regülatör sistemler tablosunda, informasyonel sansürün yerlerine bağlıdır. Şimdi bu görüşe göre şu sonuçlara ulaşmaktayız:

Telkin ve hipnoz ayrı ayrı olaylardır. Telkin operatörün beyni ile süjenin beyni arasında bir informasyon bağıntısından ibarettir. Hipnoz ise süjenin beyninin bu yeni şarta adaptasyonudur. Telkin bir enformasyon olduğuna göre; sibernetik, her türlü informasyonun bilgi değerini ölçmek olanağına sahip olduğundan, ortaya yeni bir olanak çıkmaktadır. Bilgi değerleri belli telkinlerle yeni hipnoz araştırmaları yapılabilecektir. Hipnoz ve uyku sırasında alınan elektroansefalogramların farklı olmasının nedeni açıktır. Hipnozda beynin uykuda değildir. Beynin herhangi bir şarta adaptasyonu için ünitelerinin faaliyetlerini tatil etmeleri değil, ancak faal üniteler arasında yer yer bir dekuplaj (ilentisizlik) olması gereklidir. Buradaki adaptasyonel dekuplajın Pierre Janet’nin dissossiationu ile ilgisi olmaması gerekir. Janet’in tarif ettiği dissossiationu abnormal statik bir haldedir. Bizim adaptasyonel dekuplajımız ise beynin normal faaliyetleri yanında dinamik ve bir denge durumudur. Pavlov’un hipnoz açıklamasına göre de bu görüşün bazı üstünlükleri vardır. Şöyle ki: Pavlov teorisine göre süjeden yaşanmış geçmişin varlığı nedeniyle verbal süjestionların ikinci dereceden bir sinyal gibi algılanmasında sakıncalar ortaya çıkmaktadır. Halbuki sibernetik görüşe göre bir telkinin BİT değeri ancak yaşanmış geçmişin varlığı ile tam olarak ortaya çıkabilir. Çünkü bir bilginin değeri elde edilen bilginin elde edilmesi olası bilgilere oranının iki tabanlı logaritmasına eşittir. Bu bakımdan verbal süggestionların hipnoz indüksiyonunda daha etkili oluşu açıklık kazanır. Şartlı sitimülüslerde sibernetik görüşe göre BİT (Binary ve Digit  kelimelerinden türetilmiştir) değeri taşıdığı  şarta göre değişen informasyonel bir değerdir. Ve hipnoz halindeki beyne ulaştığında o beyne yeni bir bilgi vermesi nedeniyle beynin ayrıca bu şarta göre de bir ikinci adaptasyon göstermesine  neden olur (Hipnoz altında şartlı refleksler geçerlidir). Bazen bu yeni adaptasyon birinci adaptasyonun bozulmasına neden olabilir. (Şartlı bir sitimülüs ile dehipnotizasyon). Veya bu şartlı sitimülüsün BİT değeri (ki evvelce geçirilmiş denemeler "şartlanma" ile yeni sitimülüsün karşılaştırılması sonunda ortaya çıkacaktır) o beynin hipnoza girmesine neden olacak nitelikte olabilir (Şartlı bir sitimülüsün ile hipnoz indüksiyonu).Daha zeki kimselerin daha çabuk hipnotize edilmelerinin nedeni açıktır. Zeki beyin, adaptasyon yeteneği yüksek beyindir. Daha çok gençlerin hipnotizabl olmaları da kolayca anlaşılır, genç beyin her gün hayatı öğrenmek bakımından yeni adaptasyonlar yapmaktadır. Yeni şeyler öğrenmek yeni şeylere adaptasyon onun günlük faaliyeti içindedir (Psikolojik bakımından yeni şeyler öğrenmek inhibisyonel bir adaptasyondur. Rasim Adasal Medikal Psikoloji Cilt 2 sayfa 56) Yaşlılarda yeni dış şartlara adaptasyon zorluğu günlük gözlemlerimizdendir.Birbirine zıt iki telkin alan beyinde görülen nevroz, beynin dış aleme adaptasyonun bozulmasıdır. Zira aynı anda iki değişik  parametere bağlı bir sibernetik sistem bunlardan hiçbirine bağımlı olmayıp belki de bileşkesine ait bir parametere tabi olur ki, cevap dış alemin etkilerinden hiç birine adaptasyon özelliğini taşımayacaktır. Bu da nevrozların karakteristik tarafıdır. Ön bilgilerin hipnozdaki yeri de böylece açıklığa kavuşabilmektedir. Ön bilgilerin telkinin BİT değeri üzerindeki etkisini yukarıda açıklamıştır.

Hipnoz yapılacak yerin ısı, ışık nem bakımından optimum şartlarda bulundurulmasının hipnozu kolaylaştırması adaptasyonunun tam verilen dış şarta yeni telkine uygun şekilde olmasına telkinin BİT değerine parazit ekler yapmamak şartıyla yardım etmesindendir.

http://www.kadirdemirel.net






YORUMLAR
Henüz Yorum Yazılmamış...