ANKET

hipnoz eğitimi almak istermisiniz



Tüm Anketler




Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Gelin ağlayalım

Gelin ağlayalım

29 Ekim 2009 13:04
Yorum Sayısı :0  Okunma : 390

Gelin ağlayalım
 
 
Doğarken göz pınarlarımızdan akan yaşlar sonradan sulu göz demesinler diye kurutulur yavaş yavaş, ya da kimliğimize göre ağlamalarımıza adlar verilir… Ayrılınca ağlarız, sevince ağlarız, askere uğurlayınca ağlarız, düşünce ağlarız, âşık olunca salya sümük ağlarız hem de içimizdeki yangını söndürsün diye, hatta önce güldüklerimiz sonra ağlatır bizi ölünce… Gülmeye de acaba bu kadar yer ayırır mıyız diye düşündüm, sanki eşitler… Ağladıklarımızın zıtları dersek yerinde olur belki… Çocuğa “Hadi amcana bir küfret” der sonra güleriz, bir müddet geçer “niye küfrediyorsun, utanmıyor musun?” der kızarız… Sevinçlerimiz ve üzüntülerimiz de bu kadar dengesiz…


Hep o eski bayramların özlemi olduğu gibi, nerede eski terbiye, biz babamıza böyle mi davranırdıkla biten serzenişler, ahhhhhhh nerede o eski aşklarla biten iç geçirmeler… Nostaljik takılmalara bu kadar hasret miyiz diye sormadan edemiyor insan… Gelişme mi değişme mi diye düşünürken zaman Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyor… Oturup suçlu aramaya başlıyoruz, medya mı daha çok yoksa cevre mi, okul mu görevini yerine getirmiyor ailemi, ya arkadaş asıl suçlu bulundu, ayağa kalk sen suçlusun yakalandın… Ya da okumuyoruz azizim okumuyoruz, kültürsüz bir toplumuz biz zaten, ne bekliyorsunuz ki tek suçlu Amerika hep bunları onlar yapıyor, bu belâları başımıza onlar musallat ediyor… Evet asıl suçlu galiba yakalandı KAHROLSUNNNN……………. Acaba her şey bu kadar basit mi… Acaba kaybettiğimiz insani değerleri sorgulamak aklımıza gelmeyecek mi?… Kızımıza, oğlumuza anlattığımız doğruları gözlerinin içine baka baka çiğnerken asıl suçlunun biz olduğumuz aklımıza bile gelmeyecek mi?…. Bütün bunlar acaba insanca yalnızlıklarımızın serzenişleri olmasın… Sevgide ki yalnızlığımızın çırpınışları içinde yarına güvenle bakamamanın korkusu mu; eşine güvenemeyen, olguna güvenemeyen, kızından korkan bir sevgi yumağı mı, bu nasıl ucube bir yaklaşım sevgiye ama…

 

 

Pozitif bilim dünyasında akılcı eğimle çocuklarımızı eğitirken aşkta ve sevgide mantık arar duruma da gelmişiz… “Şeker ben mantık evliliği yapmak istiyorum, hatta aramızda sözleşme de yapacağız ne olur ne olmaz…” Duyguların bu kadar sığlaştığı dünyamızda parçalanmış ailelerin hızla artmasının bedelini masum çocuklara yüklerken bile “Kim acından ölmüş ki, ilk ve son ayrılan biz olmayacağız ki, sonunda ölüm yokki”li savunmalar yanı sıra, “Sizin için saçımı süpürge ettim, o kahrolası adamın kahrını sizin için cektim li” acınmaların suçlusu da yine masum kalpler olmuyor mu?... Hiçbir şey beklemeden sevmek ve sevgiyi yaşamak günümüzde beklentilere, çıkarlara da ters geliyor olsa gerek ki imparatorlukları birleştirmek için yapılan sevgiler holdingleri, aşiretleri birleştiriyor parçalanan kalplere inat…

 

Unutmamalı ki korkulan bir sevgiyi beklemektense sevmemek daha iyidir. Savunma duygusu içinde sevgi yeşermez, çünkü sevgi bütün savunma mekanizmalarını yok eden insanı savunmasız bırakandır… Bekli de savunma mekanizmalarının kendidir. Korku sevginin anası mıdır acaba… Korkulana duyulan saygıdan mı doğar yoksa… Acaba yabana atılan saygımıdır… Yoksa birbirimize duyduğumuz saygıyı yitirdiğimiz için mi sevgimiz cılızlaştı, desteğini mi kaybetti de böyle değeri ucuzladı ne dersiniz… Yoksa üç beş dakikalık yatak keyfinin adı sevgi olmazdı bence…. “ Beni sevmiyorsun? Neden… Elini tutmama izin vermiyorsun?” kadar ucuz olmamalı bence sevgi… Bir şeyde ikilem varsa orada sevgi olmaz çünkü sevgi ikiliğin teklenmesidir. Var olmanın kendisidir. İlâhî menşee giden yolculuğun aracıdır, ama amacı da değildir. Öyleyse korku niye, sevgide bunu anlamak güç… Hem seviyoruz hem de “ Ya benden önce birileri vardıysa” ile başlayan korkular içimizi kemiriyor, korkulu rüyalar görmeye başlıyoruz… “Acaba boynuzlarım ne kadar yaldızlı” nın çıldırtmaları ile intikam alma yarışları içinde sabahı sabah ediyoruz… Ya benden önce, ya benden öncenin kâbusları hiç bitmiyor…

 

“Bir şey beklemeden sevmekten korkma!... Sevmek insan olmak demektir. Ve sevdiğimizi söylemekten de korkmamalıyız… Sevgi mantığın bittiği yerde başlar ve bütün korkuları yıkar, sevelim, ama neyi seversek sevelim yeter ki sevelim, ama mutlaka insanı sevelim… Var olmak sevmekle olur… Sevgi yeniden doğmak demektir… Yunusça sevgiler mi yok be günüzde mi güldürme beni… Kerem ile Aslı mı gerçekten yaşamışlar mı acaba?” Bu cümlelerle iç geçirenlerin sayısı her gün gittikçe çoğalıyor ne hikmetse ama gel gör ki yaşanamayağı korkusu ile de bismillah denilip bir yerden başlanılmıyor… Beğenme hoşlanma ile başlayan duygu muhabbette, muhabbette sevgiye yol açar, o da aşka giden yoldur diyerek bir yerden bir adım atalım demiyorlar… Beğenme ile sevgiyi birbirine karıştırıyorlar bu da günümüzün aşkı mı oluyor ne dersiniz… Halbuki her türlü beklentinin bittiği yer sevgidir beklide bu da insanların işlerine mi gelmiyor ne?...

 

Bunları yazarken aklıma hep o geçmiş aşklar geldi yine, hem de gergefe, halıya, tülbende, dantele ilmik ilmik yansıyan, desen desen işlenen aşklar geldi aklıma… Edebiyata, sanata kalemin yüreğini titreten satır olarak; şiire kafiye olup su gibi akan aşklar geldi aklıma… Taş duvarlarda eda, göklere uzanan minarelerde nazlı bir süzülüş olarak geldi aklıma… Cam dibinde sevdiğini beklerken eline batan iğnenin kanını kiraz dudakları ile emerken işlediği gülün kırmızısına renk verdiğini bilmeden sevgisine kan verirken ona can verdiğini bilmeden sevenlerin aşkı geldi aklıma gözlerim doldu… Mecnunu çöllere salan, Ferhat’a dağları deldiren, Kerem’i yakıp kül edende böylesi bir aşk olsa gerek… Belki de sevgi insanca yalnızlıklarımızdan kaçtığımızda sığındığımız, fırtınalı günlerimizin limanı olsa gerek…

 

Teknolojinin getirdiği zaman bolluğuna rağmen yalnızlığı yenik düşmemiz. Küçülen dünyaya rağmen yanı başımızdakilerine uzaklaşmamız.., Buz gibi soğuk bir ifade söylenen sevgi ifadeleri ile mekanikleşen soğuyan ilişkiler… Bizim manita, çıkıyoruz yaaaa, gibi basit cümlelerle basitleşen sevgiler ve sevgililer… Daha neler nelere karşın dün: Aşıklı maşuklu, can’lı canan’lı, yarlı ağyarlı ifadelerle başlayan cümlelere hasret günlerde çoluk çocuğa sevgiyi nasıl anlatabiliriz ki, iki gözümün nuru, gönlümün süruru, bir tanemi cancagızımlı başlayan mektupları unutalı çok olmadı mı?…

 

“Allah rahmet eylesin ölmüş, öylemi vah vah garibim sıla hastalığından gitti desene…” Bunun ardında ki acı gerçeğe bakında yüreğiniz yanmasın ne dersiniz… Sıla hastalığı, başlık parası için gurbete çıkan delikanlının ayrılık acısı ile yanan yüreğinin birleştiği derdin adı bu… Sazın tel ile birleşip söz olduğu gurbet türkülerindeki yanık, yakan, kavuran aşk terennümleri çiger dağlamıyor mu hala dinleyenlerde…

 

Sevgilinin Kaş indirmesinin, göz süzmesinin, burun kıvırmasının, dudak bükmesinin, gerdan kırmasının her birinin ayrı anlamlarını nasıl anlatacağız ki… Pembe ile mavi ile sarı ile siyah ile beyaz ile velhâsıl renklerin dili ile işlenen mendillerin dilinden anlayan ne sevgili ne de onu işleyen yavuklular kaldı… Kafelerde başlayan buluşmalarla, ucu yanık mektuplar, kenarı işli mendiler, pencere kenarında beklemeler devrinin köküne kibrit suyu ekti de haberimiz mi yok… Mızrap sazın teline değdiğinde dillenir, sevgilinin elma yanağı al al olur, kiraz dudağı kızarır, zülüfleri yanağa düşer, perçemi göz süzer, servi boy dal olur, elif olur Hak olurdu, tırmala beni yatır benilerden evvel…. Edalı işveli cilveli nazlı tavırlar, masumca didişmeler, şeytanca bekleyişler, arzulara ulaşmak için kurulan tuzaklar, alavere dalavereler… Bir yerde Havva ve şeytan varsa, mutlaka yoldan çıkmaya hazır bir Âdemde vardır orda bu biline… Amma bu nasıl şeytansa var oluşumuzu borçlu olduğumuz bir şey olsa gerek… Bir tasta kopan fırtınanın adı bu olsa gerek bekli de…. Dünkü saf ve temiz şeytanlıklarımız bugün daha şeytanca bir hal almaya başlayınca korkularımızda şeytanca olmaya başladı galiba…


Çullar değişiyor, ama eşeklik baki kalıyor ne demeli… Kalemde kirlendi, akılda kirlendi, yaşamda kirlendi… Saf ve temiz sevgilere yelken açmak için ise arınmak yıkanmak aşk ateşi ile yanmak gerekiyor… Sevgiyi beceremeyenler aşkı yaşayamazlar ki…. “Sen Leyla isen ya bendeki Leyla kim” diyerek içindeki x kromozomuna ulaşmış Mecnunun büyük aşkını yaşamak her kişinin değil, er kişinin marifeti olsa gerek… Azrail’e can vermeyip, sevgiliye can pazarlayan; gönül gözü ile ezelden sevenler artık komik geliyor… Sevgi karşılık beklemeden vermesini bilmek, çağlayanlar gibi sevdiğine akmak demektir… Bu akış kalemle olur, kelâmla olur, ya da yürekle, gönülle olur… Parayla pulla olmaz, yürekle olur yürekle…
Bir bakış bir bakışa neler neler anlatır,
Bir bakış bir aşığı senelerce ağlatır…

Unutmayalım ki gözyaşı gönül kirini temizler… Ağlamaktan korkmayalımmmmm….

 

Nihat GÜR






YORUMLAR
Henüz Yorum Yazılmamış...