KAVGA EDİN MUTLU KALIN
KAVGA EDİN MUTLU KALIN
Eğer kavga ederken de mutluluğu yakalamak istiyorsanız şu tavsiyelerimize kulak verin:
Önemli olan ne?: Kavga ediyoruz çünkü doğru olduğumuzu düşünüyoruz ve karşımızdakinin de bunu bilmesini istiyoruz. Fakat şunu da unutuyoruz önemli olan doğru olduğumuzu göstermek mi yoksa mutlu olmak mı? Bunu düşünmeli ve aslında doğru olanın mutluluk olduğunu kabul etmeliyiz.
Geçmişi silin: Eğer gittiğiniz yemekte çok içtiğine sinirlendiğiniz için kavga ediyorsanız bu konu hakkında konuşmaya devam edin. Fakat kesinlikle geçen haftalarda, aylarda ya da yıllarda yaptığı diğer hataları da işin içine katmaya başlamayın. Böylece karşınızdakinin kafasını da karıştırmayacak ve belki de bir sonuca varacaksınız. Geçmiş konuları geçmişte bırakmanız gerektiğini unutmayın.
Empati kurun: Eşiniz ya da sevgilinizle tartışırken sadece kendi bakış açınızla olaylara bakmamalısınız. Onu da dinlemeli ve daha sonra kendi hissettiklerinizi söylemelisiniz.
Yumuşayın: Çoğu kadın kavga esnasında espri ile ortamı yumuşatmaya çalışan erkeklerden nefret eder. Fakat uzmanlara göre bu o kadar da kötü bir durum değil. Çünkü böyle bir ortamda her iki taraf da sakinleşir ve tartışmaya bir süreliğine de olsa mola vermiş olursunuz. Daha iyi de düşünmeye fırsatınız olur.
Abartmayın: özellikle uzun ilişkilerde yaşanan sorunlardan biri de küçük olaylardan büyük kavgaların çıkmasıdır. Bu bir alışkanlık haline gelmiş olabilir. Bu nedenle “diş macunu ya da klozet kapağı” gibi konuları tartışma sebebi yapmadan önce durup düşünün. Kendinizi bu tür ufak tefek sorunlarla üzmeye değer mi?
Zaman ve yer: Eğer o gün işyerinde sıkıntılı bir gün geçirdiyseniz ya da başınıza sizi üzen bir olay geldiyse mümkün olduğunca eşinizden ya da sevgilinizden uzak durmaya çalışın.
Sema KUMBARACI
UTANMAYIN, KONUŞUN
Doğal olun: Kendinizi övmeyin, göklere çıkarmaya kalkışmayın. Kendinizle dalga geçin, ama sakın aşağılık kompleksinden muzdarip zavallı bir erkek portresi çizmeyin. Genç kızlar sorunlu erkekleri sever, içlerindeki annelik duygusunu harekete geçer.
Erkeksi görünün: Ama, durumu abartmayın. Karate, boks ya da ağırlık kaldırma gibi sporlar yapıyor musunuz? Konuşurken bunlardan mutlaka söz edin. Ama sakın kendinizi kaybetmeyin. Gizemli olun dediysek ipin ucunu kaçırmayın. Aşırı ketum davranırsanız işler aleyhinize döner. Eğer kocaman bir eviniz ya da harika bir otomobiliniz varsa bunlardan da söz edin ama asla cüzdanınızı gözüne sokmayın.
Macerayı sevin: muhasebeci olabilirsiniz ama kaya tırmanışı ya da yamaç paraşütü gibi heyecanlı hobilere vakit ayırabilirsiniz. Gezmek de size puan kazandırır, çünkü kadınlar egzotik ve ilginç zevkleri olan erkeklere bayılır.
Günceli takip edin: güncel olaylardan söz edin. O sırada gündemde olan şeyler hakkında fikrini sorun. Böylece çevrenizle ilgilendiğinizi ve onun fikrine değer verdiğinizi göstermiş olduğunuzu gösterirsiniz.
Soru sorun: Ona kendisiyle ilgili sorular sorun. Kadınlar konuşmanın yanı sıra dinlemeyi de bilen erkeklerden hoşlanır. Müzik hakkında konuşun. Kadınların hele de genç kızların en çok sevdiği zararsız konulardan biri müziktir. Bu arada sinema hakkında da söyleyecek bir iki sözünüz olsun.
Köpek konusu: Oturduğunuz semtten söz ederken, köpeğinizi her gün mahalle parkında gezdirdiğinizi söyleyin. Büyük olasılıkla, “Köpeğinin cinsi ne?” sorusuyla karşılaşırsınız. Tam isabet! Köpekle başlayıp konuşmayı istediğiniz yöne çekebilirsiniz. Birçok kadın kedilere bayılır ve erkeklerin büyük bir bölümü de kedileri sevmez. Yani eğer kedileri seviyorsanız zaten 1 – 0 öne geçmiş sayılırsınız.
Sema KUMBARACI
EĞER,
§ Her şeyden uzaklaşmanın hayalini kuruyor musunuz?
§ Son zamanlarda kendiniz hakkında düşünmeyi unuttunuz mu?
§ Son zamanlarda kendinizle ilgili herhangi bir hata yaptınız mı?
§ Bardağın yarısının dolu olduğunu değil de, boş olduğunu mu düşünüyorsunuz?
§ Zihninizde devamlı olarak endişe ve sinir bozucu şeyler var mı?
§ Hem biten gün hem de ertesi gün hakkında tasalanarak uykuya dalıyor musunuz?
§ Hayatınızda yapmak istediğiniz, fakat bunun için zaman yokmuş gibi gözüken pek çok şey mevcut mu?
§ Günler, haftalar ve aylar fazla bir değişikliğe uğramadan geçip gidiyor mu?
§ Değişmek için size bir şey olmasını mı bekliyorsunuz?
§ Her yeni güne, daha pozitif bir bakış açısıyla uyanmak ister miydiniz?
§ Olabileceğini hayal edemediğiniz bir şey yapmak ister miydiniz?
§ Beyniniz havanın hep sisli olduğunu mu hissediyor?
§ Mahallenizin daha samimi bir yer olmasını ister miydiniz?
§ Nerede olduğunuzu biliyor musunuz?
§ Daha çok gülmek için bir neden ister miydiniz?
§ İyi bir kıkırdamayla idare edebilir miydiniz?
§ Kafanızda devamlı eski şeyler dönüp dolaşıyor mu?
§ Dünyanızı değiştirmek ister miydiniz?
Soruların çoğuna “EVET” diyorsanız, Siz de ZİHNİNİZİ ARINDIRIN.
CİLALI YAVAŞLIK DEVRİ
Milan Kundera 1996’da “Yavaşlık” kitabını yazdı. Arkasından Carl Honore “Yavaşlığa Övgü” adlı kitabıyla geldi. Droog Design, Milano Tasarım Haftası’nda binlerce kişiyi yavaşlattı. New York’ta on dört dolara yirmi dakikalık “kaliteli” uyku satın alınır oldu. Dünya o kadar hızlandı ki insanlar yeniden yavaşlamayı keşfediyor. Dünyadaki gelişmelerden Türkiye de payını aldı. Hızlı olmak kadar bazen yavaşlamak da başarının sırrı olabilir. Örneğin Vehbi Koç... Onca çalışmanın ardından yarım saatlik şekerlemesinden asla vazgeçmedi... Aynı Winston Churcill gibi. Görüldüğü gibi yavaşlık aslında yeni bir keşif değil.
Ofislerde siesta
Ofislerde uyuyakalmak iş hayatınızda yapabileceğiniz en büyük hatalardan biri olarak bilinir. Hızlı iş gününüzde randevularla, yapılacak işler listesiyle ve stresle boğuşurken “Öğle uykusu” molası hayalini kursanız bile yapamazsınız. Napolyon ve Winston Churcill’in savaş sırasında bile streslerini atmak için bir saatlik öğle uykusuna yattıkları söylenir. Araştırmalara göre, iş gününde öğle uykusu verimi arttırıyor.
Harvard Psikoloji Bölümü’nden Sara Mednick’in yaptığı araştırmaya göre öğle uykusu, günün geri kalanında en az sabah kadar verimli çalışmanızı sağlıyor. Mednick’e göre yarım saat ile 1 saat arasındaki bir öğle uykusu için 2 ile 3 arası ideal. Pozitif Performans Enstitüsü’’nün kurucusu Psikolog Adalet Bağdu, öğle uykusunun bioritmimizde çok önemli olduğunu söylüyor.
“Sabah 9’da işe başlayan biri saat 1 ile 3 arası dilenip bioritmini dengelerse günün geri kalanında daha iyi performans gösterir. Türkiye’nin çalışma koşulları ise bunu uygulamaya müsait değil. Biz de şirketlere önerilerimizde bioritmde uykuyu almanın çok önemli olduğunu söylüyoruz. Özellikle stres, konsantrasyon ve motivasyon eğitimlerimizde kesinlikle uykuyu ve dinlenmeyi ekliyoruz.” Diyor.
Günümüzde pek çok kurum, çalışanlarına öğle uykusu izni veriyor. Çin’de çalışanlar yasaya göre çalışırken öğle uykusu molası verebiliyorlar. British Airways, okyanusu aşan uçuşlarında, iniş ırasında daha iyi performans göstermeleri için pilotlarına uyku izni veriyor. Ünlü danışmanlık şirketi Deloitte&Touche ise Pittsburgh’daki 260 kişilik ofisini tekrar düzenleyerek bir uyku odası eklemiş.
Oracle’nin Tokyo’daki ofisinde de bir meditasyon odası var. Türkiye’de ise durum biraz farklı. TBWA ve Güzel Sanatlar Saatchi&Saatchi reklam mimarlarının ajanslarının mimarı Hasan Çalışlar, bu kurumlarda “dinlenme odası” inşa ettiklerini söylüyor. “Üst düzey yöneticilerin genelde içinde uyuyabilecekleri odaları bulunuyor. Fakat diğer çalışanlar için böyle olanaklar yok. Yaratıcı sektör ofislerinde “dinlenme odası” kavramını daha çok uyguluyoruz. Özellikle reklam ajanslarında 9-6 bir çalışma sistemi olmadığından, ofis 24 saat kullanımda oluyor. Çalışma saatlerinin uzunluğu nedeniyle ofisin dışına çıkmadan ofis ortamı dışına çıkabilecekleri mekanlar yaratıyoruz. Gerektiği zaman uyuyabilecekleri veya dinlenebilecekleri alanlara ihtiyaç duyuluyor” diyor.
“Uyumayan Şehir” lakaplı New York’ta ise mola vermek gittikçe kolaylaşıyor. Empire State gökdeleninin 24.katındaki Metronaps’te kullanılan özel koltukları 7 bin 950 dolara satın alabiliyorsunuz.
RUH KANSERİ
Nazan Arda geçen hafta 55 yaşında öldü. Göğüs kanseriydi.
Ameliyat için gittiği Amerika’da bir göğsü alınmıştı. Döndükten 11 yıl sonra beyin kanaması geçirdi. Beyninde de tümör vardı. Peş peşe geçirdiği iki ameliyatın ardından komaya girdi ve kurtarılamadı.
Gazetedeki fotoğrafında, elinde bir ayıcıkla gülümsüyordu.
“Ayıcık” , kendisi 4 yaşındayken vefat eden annesinin armağanıydı.
Arda, oyuncak ayısını 51 yıl boyunca hiç yanından ayırmamıştı.
Karacaahmet’e gömülürken, ayıcığını da yanında toprağa verdiler.
Burada Arda’yı anmamın nedeni, 11 yıl önce Amerika’ya ameliyata giderken yazıp eşine bıraktığı ölüm ilanı...
Ecel, beklediğinden geç gelmiş, ama boşandığı eşi vasiyete uyup kendi kaleminden vefat ilanını gazetelere vermiş.
İlan şöyle:
“Şu anda Tanrı’ya teslim etmiş olduğum ruhumu, ömrümce tüm sevdiklerim için mükemmeliyetçilik adına çok hırpaladım.”
Kendimi sevecek ve özgürlük tanıyacak vaktim olmadı.
Bilmem o çok uğraş verdiğim “özel biri” olabildim mi?
Rahatsızlık vermekten her zaman çekindiğim sizleri bugün (..) beni uğurlamanız için bekliyor, hepinizi çok seviyorum.”
İlanın köşesinde küçücük bir fotoğraf var:
Nazan Arda’nın ayıcığının fotoğrafı...
Metni okuyunca bunun bir vefat ilanından çok pişmanlık beyanı olduğunu düşündüm.
Başkalarını mutlu edebilmek uğruna kendinden vazgeçmiş, “rahatsızlık veririm” kaygısıyla benliğini tarumar etmiş, ruhunu doyasıya salıveremeden can vermiş “mükemmeliyetçiler” için kaleme alınmış bir ağıttı bu...
Nazan Arda, uğruna bir ömür adadıklarından, belki de ilk –ve son- kez bir rahatsızlık rica edip cenazesine çağırıyordu.
Törene kaç kişi gitti bilmiyorum ama ilanı verenin, “boşandığı eşi” olması, o çok uğraş verdiği “özel biri” olup olamadığı sorusunu yanıtlıyordu.
Başkalarını seveyim derken, kendini sevecek vakti bulamamıştı. Son yolculuğunda yanında sadece vefakar ayıcığı vardı.
Arda’nın fizyolojik hastalığına olduğu kadar psikolojik rahatsızlığına da teşhisi Jean Baudrillard koyuyor.
Fransız Felsefeciye göre, vücudumuzdan bütün biyolojik düşmanları, mikropları, parazitleri atarsak nasıl savunma sistemi bozulan bedende hücreler birbirini kemirmeye başlar ve kanser tehlikesi doğarsa, ruhta da aynı şey oluyor:
“SÜREKLİ POZİTİF OLACAĞIM” diye eleştirel öğeleri benliğinden uzak tutan, negatif duyguları dışlayan her ruhsal yapı, kendi kendini yiyerek felakete sürükleniyor.
Eleştirel düşünceyse, krizi damıtma yeteneği sayesinde bu felaketi önlüyor.
Benim yukarıdaki ilandan öğrendiğim şu:
Bütün varoluşunu “Beni beğenecekler mi?”, “Beni seviyor mu?”, “Rahatsız eder miyim?” kaygısı üzerine kuruyorsan, bil ki sonu hüsran...
Bir küçük serzeniş, sıradan bir tenkit ya da kadirbilmezlik, acılar pahasına kurduğun o “mükemmel kale”yi yerle bir edebilir.
Ölüm ilanını kaleme alacağına azat et kendini...
Seni sen diye kabul edip sevecekleri sev.
Eleştir, ki onun için “özel biri” olabilesin.
Kendini, kendine beğendir herkesten önce... Kimseye beğendirmek için de kendinden vazgeçme.
Acıyı göze al, çünkü Dostoyevski’nin dediği gibi, “İnsanın ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan evladır.”
Can DÜNDAR
SAHTE KİMLİK: BEDEN
İnsan çağlar boyunca bilmediğinden korkarak kendine tanrılar ve şeytanlar yarattı. Günümüz dünyasında bilinmeyenler yavaş yavaş bilinir hale gelirken, birey bilmediği, tanımadığı başka bir şeyi, diğer insanları keşfetti. Kalabalık caddeleri dolduran büyük kent bireyi, etrafını aralıksız doldurmuş yabancılara değmeden yaşamını sürdürmeye çalışırken, yeni korkular, yeni tanrılar ve şeytanlar üretiyor. Herkesin birbirini tanıdığı küçük mahallelerden, yüzünü dahi görmediği yabancılarla dolu büyük bloklara taşınan birey, güven duygusunu küçük mahallesinde bıraktı. Kendini ve başkalarını tanımlamak için kullandığı eski referanslar geçerliliğini büyük ölçüde yitirirken, iletişi kurmaya gerek kalmadan, değmeden verebileceği yeni bir referans olarak beden ve onu çevreleyen imajlar devreye girdi.
Bedeni süslemek, işaretlemek her zaman kullanılan bir referans olsa da, geçmiş çağlarda kullanılan işaretler belirli bir geçmişi, kökleri bulunan gruplara aidiyeti bildiriyordu. Geçmişte farklılığın kabullenilmiş işaretlerini taşıyan beden bugün kabul görebilmek için satın aldığı imajlarla birlikte “gövde gösterisi”nde bulunuyor. Ben ve ötekiyi ayırt eden kodlar, kendi içlerinde farklılığı tanımlıyor gibi görünse de özellikle bedenin kendisi aynı olabilmeyi, herkesin aynı anda, arzuladığına kavuşabilmesini hedefliyor. Her an karşımıza çıkan ve tanımlanmak için bir araç olarak kullanmayı hedeflediği bedeni, sahte bir referans, bir tüketim malzemesi, salt formdan oluşan sahte bilgilerle donatılmış bir kimlik haline getiriyor.
Son model beden
Gerçekte olmayan, yaşanmayan alt kültürler, hedefler, kişilikler, arzular, inançlar, insanın kendini tanımlamak için kullanabileceği her türlü kod vitrinlerde, ekranlarda, afişlerde satışa sunuluyor. Günümüz dünyasının bireyi kendini tanımlamanın ötesinde, kendini yeniden var edebileceği bir araç olarak bedenini kullanıyor. Herkesin istediği son model araba gibi herkesin istediği son model beden, giysilerden bağımsız olarak podyumlarda tanıtılıyor. Müzik, ideoloji, inanç gibi belirleyicilerin oluşturduğu grupları markalar, ünlü isimler belirliyor. Herhangi bir alt yapıya ihtiyaç duymadan sahip olunabilecek alt kültür formları, sahte tanımlamalar içinde birbirini tanıyor. Düşünmeden kabul ettirilmiş zevklerin belirleyiciliği çerçevesinde kurulan steril ilişkiler, sahte aidiyet duygusu ve yapay kimlik günümüz bireyinin güven sorununu çözümlemese de ait olduğu hissini vererek geçici rahatlamalar ve bununla birlikte bilinçaltında paranoyalar oluşturmasına yol açıyor. İnsanın kendine ve ötekiye yabacılaşmasını körüklüyor.
Bedenin bu yeni donanımı güzellik kavramının dışında, kimlik oluşturmaya yöneliyor. Güzel olmak değil, arzulanana ulaşmak önem kazanıyor. Güzellik var olan değil yaratılan ve kabul ettirilen bir kavram olarak, cinsellikle servis ediliyor. Bu mantık dahilinde çirkin olan dahi arzulanır hale gelebiliyor. Her sene yeni bir ayrıntı, yeni bir fetiş noktası, ortaya çıkarılmış kişisel beğeni genel geçer güzellik kavramı içine oturtularak satışa sunuluyor. Ekranları estetik operasyonla arzulanana ulaşmak için yarışan insanların görüntüleri süslerken, soluksuz izleyen gözler önünde beden kesilip biçiliyor. Satışa sunulana ulaşmak için imkanlar dahilinde göze alınmayacak hiçbir şey kalmıyor.
Günümüz toplumunun bireyi, bilincinin üstüne taktığı yeni maskesi bedeniyle yaşadığı yabancılar toplumu içinde sahne alıyor. Öteki sandığına verdiği uzak dur mesajının yanı sıra kendi gerçekliğini reddederek kendi içinde ötekiler yaratıyor. Bilmemekten kaynaklanan korkusunu, en iyi bildiği dünyaya, kuşe kağıtlara, vitrinlere, ekranlara sığınarak yatıştırıyor. Bedenini bir tüketim malzemesi olarak sunarak, bugünün dünyasına ait olarak kendi güven ortamını oluşturuyor.
Başak ÇAKIR
YOKSUNLUK SINIRI
Küçük ve gizli de olabilir. İlla ki görkemli, gitmeli gelmeli, kapıları çarpmalı, karakter çakmalı, olaylar patlatmalı olması da gerekmiyor. Kendi halinde, tek kişilik, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük bile olsa birkaç macera yaşamadan kapamamalı bu hayat faslını.
Çok para kazanınca bir şey olmuyor misal. Havlular düzgün durunca, geniş ekran televizyon alınca, daha iyi bir koltuk takımı edinince ve Hawaii’ye tatile gidince, işyerinde performans değerlendirme testlerinden göğse kırmızı kurdeleyi takınca bir numara olmuyor. Böyle bir hayatta, torununuza anlattığınızda gözlerinizi yerinden oynatacak, ağzını açık bırakacak hikayeler birikmiyor. Bir roman kahramanı gibi hissetmeden, bir kere bile The End yazısının ardından batan güneşe karşı kahramanca klark çekmeden bitiyor, senden benden geçiyor bu hayat. Değer mi?
Birleşmiş milletler, “Kardeşim, sen de yoksunluk sınırının altında yaşıyorsun!” demez mi?... “Yazık vallahi!” çekmez mi şimdi olmayan torunun, “Boşa gitmiş zaman. Bir numarası olmadan göçüp gitmiş dedem/ninem buralardan” diye söylenmez mi arkandan?
En güzel hayat oysa, yani herhalde, şimdi yaşamayan bir deli gözlü çocuğu şaşırtmak için yaşanandır. Öyle bir çocuğu şaşırtmak için tasarlanan hayattır en şahane olan. Geri kalanı yosunluk sınırının altında kıvranmaktır!
Açlık ve yoksulluk sınırının üstünde ama yoksunluk (!) sınırının altında kıvrananlar çoğunluğu oluşturuyorsa eğer raydan çıkarılacak birçok tren vardır.
Bir kadın gördüm geçende. Artık yanındaki adamı sevip sevmediğini bilmiyordu. Bilmiyorsan genellikle sevmiyorsundur zaten. Kadın bunu gizli gizli biliyordu. Kadınların her şeyi gizli gizli bildiği gibi... kocası ona üç taşlı bir pırlanta yüzük almıştı. Kadının yüzü akıyordu durmadan. Yüzüğe bakıp bakıp yüzü doluyordu kadının. Bir ilişkiyi sürdürme başarısını göstermek istiyordu. Sonra birden gitmek, kendine tek odalı bir ev tutmak, demliğe tek kişilik çay koymak ve Allah’ın belası hayatta başına ne gelecekse onunla cebelleşmek, belasını bulmak istiyordu. Belasını bulmak istedikçe yüzü diriliyor, yüzüğe baktıkça dudakları can çekişiyordu. Kadın dudaklarıyla çekişiyordu. Yoksulluk sınırının epey üzerindeki yüzüğüne bakıyordu kadın. Yoksunluk sınırının epey altındaki hayata... tek kişilik, kahraman çaylara...
Sonra bir adam vardı aynı şekilde. Kravatın içinde inceldikçe inceliyordu boynu. Bilgisayarı onu izliyormuş gibi sıkılıyordu. Şakağından aşağıya insanlık onuruna aykırı bir damla bunaltı teri iniyordu tuzla yararak etini. Sırt ağrıları bile artık “Git!” derken o hala gömleğinin üstünü düzeltiyordu. Bütün gücüyle kendini şaraplık üzüm üretilemeyeceğine ikna etmeyi deniyordu. Bütün gücünle denersen ikna edersin kendini en istediğin şeyin en yanlışı olduğuna seçeneklerin. Adam besbelli becerikliydi. Adam bir anda gidebilir, adam bir anda kendi işini oracıkta bitirebilirdi. Oysa adam kendi hayaliyle başa çıkacak kadar güçlü kuvvetliydi.
Küçük, minnacık, sessiz ve fiyakasız da olur kahramanlıklar. Kimse izlemediğinde de heyecanlıdır serüvenler. Yoksunluk sınırının altında kıvranmaktansa, karnında bir bıçakla uyansan da sabahları, seni canlı hissettiren ne varsa, akılacak yer orasıdır aslında. Yoksunluk sınırına karşı birleşik mücadele!
Ece TEMELKURAN
KALBİN KİTABI
Muz ağacının tepesindeki dişi maymun, aşağıdaki gölde yüzen “güçlü” erkek timsahtan etkilenmiştir.
Aşağıya muzlar atmaya başlar.
Laflarlar.
Timsah, “Beni öyle güzel besledin ki, gel, sırtıma bin, sana gölde bir tur attırayım” önerisinde bulunur.
Maymun çağrıya uyar. Ağaçtan aşağıya kayıp timsahın sırtına biner.
Bir süre onun sırtında gölün mavi ve berrak sularında gezerler.
Sonra...
Timsah, “Benim bir hastalığım var. iyileşmem için maymun kalbi yemem gerekiyor. Kusura bakma kalbini yiyeceğim” der.
Dişi maymun bir zeka refleksiyle, “İyi ama, aşağıya kayarken kalbimi ağacı tepesinde bıraktım. Hemen dön, kalbimi alayım. Sana getireyim.” cevabını verir.
Timsah geri döner, maymunu sırtına bindirdiği ağacın dibine getirir. Dişi maymun, ağaca sıçrayıp tepelere yeniden tırmandıktan sonra derin bir nefes alır.
Kalbini de kendini de kurtarmıştır...
Bu öyküden kadınlara hisse. Genç timsah diye anılanlara dikkat.
Kalp yemeğe meraklıdırlar, kalp sunmaya değil... Neyse ki, -genelde- dişi maymunlar kadar zeki değillerdir.
Kalp öyküleri her zaman böyle itmez. Hala yaşayan The Platters grubunun ilk hit parçası “Smoke Gets In Your Eyes” şarkısı bunun kanıtıdır.
“Kalbin alev aldığında
Dumanın gözüne kaçtığını
Fark etmelisin...”
Aşk uçup gidecek ve ateşi küllenecektir.
Göze kaçan duman, yaşarmaya neden olur. Ağlatır, acı verir...
Olan biteni net görmekten alıkoyar.
Bu kez size “KALBİN KİTABI” adlı yapıttan bölümler sunuyorum.
Kalbin bir “organ” olarak bütün boyutlarıyla anlatımından...Dinin, enerjinin ve aşkın merkezi oluşuna... Güllerle, Lotus çiçeğiyle kutsal kitaplarla ilişkisine kadar bir “Kalp evreni” bu kitap.
Ama...
Bunların arasında kesin sınır yok. Birbiri içinde erdikleri, “kesişme alanları” var.
Sözgelişi...
Gerçi, “Kalp nakli ameliyatı yapan” doktorlar, kendileri için “Biz bir tesisatçıyız. Eski musluğu atar, yenisini takarız” derler... Ancak “Salt tıp” değil her şey. Yeni kalple yaşayan hastaların çoğu, kalpleri ile yaşarken kendilerini “Ben kimim?” diye sorguluyorlar.
“Daha önce sudan çok korkan bir kadın, kalp nakli sonrasında, yüzmek ve yelkenle denize açılmak konusunda, çok büyük bir istek duymuştur. Çünkü kadının yeni kalbinin eski sahibi, tekne kazasında ölmüş bir denizciydi.
....
8 yaşındayken, kendisine cinayete kurban gitmiş bir kızın kalbi nakledilen kızın öyküsü ise tüyler ürpertici:
Kız, sürekli yaşadığı karabasanlarında gördüğü kadarıyla, cinayeti kimin işlediğini polise anlatır. Polis, kızdan aldığı bilgiye dayanarak soruşturma yapar. Kızın söyledikleri doğrudur. Polis, katili tutuklar. Mahkemede mahkum olur.”
Kalbe yazılanlar, silinmez.
Tanrı, 10 emri Hazreti Musa’nın kalbine yazmıştı. Daha sonraları, bu esinle kalp şeklinde kitaplar yayımlandı. Hatta tüm notaları kalp formatında aşk şarkıları yazıldı. Kalp şeklinde pullar da basıldı.
Hıristiyanlıkta kalp, gül ile ilişkilidir. Gül, Hazreti İsa’nın kalbi, dikenleriyse başının çevresini saran, kanatan acı veren dikenli telin simgesidir.
Uzakdoğu inançlarında göğsün ortasındaki “yoga çakrası” kalbin yerindedir. Dünyevi olanla ilahi olan orada kesişir.
Eski ahitte kalp sabahları çalan kavaldır. İslamın sufi müziğinde ney, insan kalbinin Tanrı özlemin temsil eden sesidir.
İrlandalı Rock grubu U2, kalp renginde kıpkırmızı bir sahnede müzik yapar.
İngilizce’de kalp sözcüğünün kökü, Sanskritçe dilinde aynı anlamı taşıyan hrid sözcüğü ve latince “Cor” ve grekçe “Kardia”dır. Bunlar, “sıçrama” anlamına da gelir.
Yani kalp, sıçrayan ve hareketli bir şeydir.
Sıçrayışlarda “timsahlara” dikkat!
Kalp, bedenin parçasıdır ama bağımsız davranır; aşk denen o büyük gizeme, büyük enerjiye, büyük nimete ev sahipliği yapar.
Kalpler armağan edilmez, kazanılır.
Güneri CIVAOĞLU
AŞKIN DİLİ “BOŞLUK” KALDIRMAZ
Dün öğle saatlerinde televizyon kanallarından birinde bir söz duydum. O sırada televizyon izlemiyordum, gazetedeki arkadaşlardan biri televizyonunun sesini fazlaca açmıştı. Bu nedenle sözü kimin söylediğini bilemiyorum. Ancak anlayabildiğim kadarıyla bir psikolog ile yapılan bir söyleşiydi.
Duyduğum söz şuydu: “İnsanların başına ne gelirse, yeterince konuşamıyor olmalarından gelir.”
Ve değişik örnekler sıralıyordu konuşmacı: Eğer iki insan oturup güzel güzel konuşmayı başarabilirlerse kavga etmelerine gerek kalmaz. Sevgililer daha uzun süre birlikte mutlu olurlar vs.
“Sevgi sözcükleri” isimli bir kitapta Amerikalı deneme yazarı Ralph Waldo Emerson’un şu cümlesinin altını çizmişim: “En derine ulaşan ve bütün hastalıkları tedavi eden müzik yürekten konuşmaktır.”
Benim gibi az konuşmasıyla tanınan birisinin, bu sözün altını kırmızı kalemle neden çizdiğini açıklamak o kadar kolay değil elbette.
Ancak şunun da altını çizmeliyim ki, yaşamımın bana öğrettiği önemli şeylerden birisi de bu aslında: “Derine ulaşan” sözler söylemek için laf kalabalığına gerek yok!
En az, daha çoktur
Bu konuda da “minimalist” bir yaklaşımı benimsiyorum: En az, daha çoktur!
Çoğu zaman “laf kalabalığı” içinde söylemek istediğiniz esas şeylerin gürültüye gideceği ihtimalini görmezden gelmemek gerekiyor. Ve bu durum özellikle de siyasetçiler ile gazetecilerin kulaklarına küpe olmalı...
Eski bir gazete patronunun şöyle söylediği rivayet edilir, ben ağzından duymadım: Çok konuşursanız nasıl salak bir insan olduğunuz daha çabuk anlaşılır!
Alain de Botton, “Aşk Üzerine” adlı kitabında kadın kahramanı Chloe’’nin ağzından şöyle söylüyor: “İnsan konuşa konuşa sorun yaratabilir.”
Şöyle yazıyor de Botton: “Aşırı duygusallığa genelde gösterdiği dirençle, Chloe aşk sözcüklerini duymak istemediği için değil de vereceği karşılığın klişeyle duygusal çıplaklık arasında gidip gelmesi tehlikesinden korktuğu için şakayla geçiştirirdi olsa olsa... duygusuz olmasından kaynaklanıyordu bu, ama (aşkın belirlediği) romantiğin o çok kullanılmış sosyal dilini konuşamayacak kadar gizliyordu duygularını. Tuhaftı ama bana yönlendirilmiş olan duygularını, benim bilmem gerekmiyordu.”
“Susmak” aşkı zehirler
Aşkı sözcüklere dökmekte zorlanmanın ya da bundan bilinçli olarak kaçınmanın sakıncaları da yok değil elbette.
Böyle olduğunda, sizin söylemediğiniz sözcükler, konuşmanızın içine karşınızdaki insan tarafından yerleştiriliyor.
Daha çok yabancı dil sınavlarında rastladığımız türden bir “cümle içindeki boşlukları doldurunuz” meselesine dönüşüyor, karşılıklı iletişim çabası...
Bunun yaratabileceği en büyük sakınca da aşkın doğasında yatıyor. Çünkü aşık kişi, bir yandan da “güvensiz” diyebileceğimiz davranışlar içinde de olabiliyor.
Karşısındaki insanın sevgisinden emin olamamaktan başlayıp, en basitinden “kaba kıskançlığa” kadar ulaşan bir güvensizlikten söz ediyorum...
Davranışlarınızdan sizin aklınızdan bile geçirmediğiniz anlamlar çıkarılıyor, bunların üzerine kırgınlıklar, küskünlükler inşa ediliyor.
Bunun aşk ilişkisini zehirleyen, aşıklara yaşamı dar eden bir durum olduğu da çok açık.
Galiba en doğrusu, cümlelerin içinde boşluklar bırakmayacak kadar konuşabilmek.
Ama yine tekrarlayayım, sırf “iletişim kuracağım” diye konuşmayı bir söz salatasına çevirmek de hiç konuşmamak kadar zararlı olmalı, insan ilişkilerinde...
Mehmet Y. YILMAZ
ZAMANINIZI YAVAŞLATIN
YAŞAM HIZINIZI DÜŞÜRÜN
En son ne zaman durup soluklandığınızı, ayağınızı gaz pedalından biraz kaldırıp hız azalttığınızı hatırlıyor musunuz? Ne kadar hız yaparsanız yapın, zamana asla yetişemez, onu sahiplenemez, eksiksiz ve kayıpsız kullanamazsınız. Zaman sizindir ve Laoçu’nun tanımı ile “Sizin için yaratılmış bir şeydir”. Siz onu dolu dolu yaşayasınız diye bağışlanmıştır. Hızınız arttıkça zamanı kazanamaz, yitirirsiniz. Hızlandıkça zamanınızın anlamlı, yararlı, sevimli ve keyifli bölümlerini bir bir kaybedersiniz. İyileştirici, dinlendirici, eğlendirici ve keyif verici zaman dilimlerine hepimizin hava kadar, ekmek kadar, su kadar ihtiyacı var.
Sizin zamanınızın sınırlı olduğu kadar zamanın size ayrılan bölümünün de sınırlı olduğu hayatın bir gerçeğidir. Zamanın hızının bazen ışık hızından bile yüksek, bazen de bir kağnı gıcırtısından daha yavaş olduğunu siz de fark etmiş olmalısınız. Aslında zamanın ayarı da sizsiniz.
Her şeyi hızlandıran da yavaşlatan da, çoğuna sizin karar verdiğiniz ve sizin belirlediğiniz o bildik süreçlerdir. Sevgiye, sevgiliye, işe, eşe, çocuklara, eğlenceye, kavgaya, kurguya, kuruntuya veya dedikoduya ayrılan zaman dilimleridir. Eğer bu süreçlerin hangilerini uzatabileceğinizi neleri hızlandırıp neleri yavaşlatacağınızı kestirebilirseniz işiniz daha kolaydır. Biraz durmayı, yavaşlamayı, soluklanmayı, hayata daha çok ve daha uzun dokunmayı öğrenmeniz bir ihtiyaç değil, zorunluluktur.
Hayatın anlamı kirlendi
“Neden her şey bu kadar hızlı” diye soruyoruz sık sık. “Nden bir an önce yola çıkmalıyız, yemeğimizi daha hızlı bitirmeli ve daha çabuk gitmeliyiz? Sözümüze çabucak başlamalı, hızlı düşünmeli, düşünmeden, daha duyar duymaz hemen cevap vermeli, daha hızlı gitmeli, daha az beklemeliyiz? Daha hızlı uçmak, daha hızlı okumak, daha az uyumak, daha çabuk unutmak bize pek çok şey kazandırdı. Ama aynı hızla çok daha fazla şeyi kaybettirdi. “ Hemen uyumalı, ama eskisinden daha erken kalkmalıyız. Trenlerin, otomobillerin, uçakların hızını daha da arttırmalıyız. Gideceğimiz her yere daha hızlı varmalı, vardığımız yerlerde yeni hızlar bulmalı, aramalı, yaratmalıyız. Daha hızlı yemek pişirmeli, daha hızlı yemeli, su ve yiyecek ihtiyacınızı kapsüllerle, tabletlerle ve mümkünse serumlarla damardan karşılayıp zaman kaybetmemeliyiz. Kahvelerimiz kadar otobüs ve trenlerimiz de “express” olmalı. Televizyon teknolojisinde yetmişli, seksenli yılların sloganları olan “Anında görüntü ve beklemeden ses” kavramını çoktan aştık. Bilgisayar çağındayız ve bir “tık” ile bankamız evimizde, paramız cebimizde. Ve yine bir “tık” ile pizzamız ve kolamız midemizde.
Çok sık belirtildi, bir kez daha tekrarında fayda var. hızlı yiyor, seviyor, sevişiyor ve evleniyoruz. Aynı hızla terk ediyor, uyuyor, uyanıyor, tüketiyoruz. Daha hızlı çalışıp daha az ve daha dinleniyoruz. Tembellik hakkımızı kullanmıyor, neredeyse reddediyoruz. Hayatı olabildiğince hızlandırıyor, yeni hız rekorları kırıyoruz. Ve bütün bunların sonucunda hayatın doğal hızını bozuyor, ritmini, düzenini zorluyoruz, anlamını kirletiyoruz.
Sayın Metin Münir’in saptamaları doğru ve uyarıcı: Aslında artan tek şey insanın hızı. Evrendeki hız kavramları milyonlarca yıl değişmedi ve hep aynı. Işığın hızı, dünyanın kendi etrafındaki dönme, kırlangıçların uçma, gelinciğin siyah tohumlarının yere düşme, derelerin akma, tavşan ve kaplumbağaların yürüme hızları hiç değişmedi.
Zamanı küçültüyoruz
Hızlanan ve değişen sadece biz insanlar ve ürettiklerimiz! Hızımız arttıkça dünya ile paylaştığımız zaman küçülüyor. Yaşamın doğal ve yavaş olan o güzel süreçlerine sırt dönüşler, boş verişler, unutuşlar artıyor. Bu mesafeler arttıkça da yalnızlaşmalar daha bir çoğalıp yoğunlaşıyor. Sonrası mı? Daha çok telaş, hiddet, öfke, içsel çatışma ve daha çok stres. Psikomatik sorunları artmış, depresyonlu, panik bozuklukları pik yapmış, mutsuz, keyifsiz daha çok insan. Daha çok koroner kalp hastası, hipertansiyonlu ve obez! Daha çok antidepresan ve anksiyolitik ilaç kullanımı!...
Hızımızı hiç olmazsa biraz azaltamaz mıyız? Eğer;
“Bu acayip ve sınırsız kainatı,
Başımızı kaldırıp hayranlıkla seyretmeyi gittikçe ve daha çok ihmal etmemek ve ıskalamamak” istiyorsak buna mecburuz.
Yavaşlattığınız bir hayatın en azından onu daha çok hissedeceğiniz ve fark edeceğiniz için daha uzun, daha güzel ve daha kaliteli olacağını ve yarışı hızlı koşanın değil, iyi koşanın kazanacağını unutmamanızda fayda var!
Yoksa bizi daha pek çok yorgunluklar bekliyor!
Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU
|



















