ANKET

hipnoz eğitimi almak istermisiniz



Tüm Anketler




Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Milton Ericson Öyküleri

Milton Ericson Öyküleri

16 Ağustos 2009 15:18
Yorum Sayısı :0  Okunma : 1208

Milton Ericson Öyküleri

ÇOCUK SABAHA KADAR ÖLECEK

Liseden, Haziran 1919'da mezun oldum. Ağustos'da, diğer odadaki üç doktorun anneme şöyle dediğini duydum: "Çocuk sabaha kadar ölecek." (Erickson, ilk çocuk felcini yedi yaşındayken geçirmişti.)

Normal bir çocuk olarak, buna çok üzüldüm.

Doktorumuz, Chicago'dan iki danışman çağırmıştı ve onlarda anneme böyle diyordu: "Çocuk sabaha kadar ölecek."

Çıldırmıştım. Bir anneye, çocuğunun sabaha kadar öleceğini söylemek! Bu korkunç bir şeydi!

Daha sonra, annem ifadesiz bir yüzle odama geldi. Odamdaki büyük sandığın yatağımın yanında farklı bir açı da durmasını istediğim için delirmeye başladığımı sanıyordu. Onu yatağın kenarına getirdi ve tatmin olana kadar ileri geri itmesini söyledim durdum. O sandık penceremin önünü kapıyordu; ve eğer güneşin batışını görmeden ölürsem kahrolurdum! Sadece yarısını görebildim. Sonraki üç gün boyunca bilinçsizce yattım.

Anneme söylemedim. Annem de bana söylemedi.

Erickson, 1970'de kendisinden isimleri ve çocukluk anılarını hatırlamak için hafızamı geliştirmek konusunda yardım istediğimde, bana bu hikayeyi anlattı. Hemen bazı çocukluk anılarımı hatırladım; korkunç ateşli bir kızıl hastalığımı. Ama benim asıl isteğim, isimleri doğru hatırlayabilmekti. Bana dolaylı olarak bu sınırlamayı kabul etmemi söylediğini sonradan anladım. Ayrıca önerisinde, babası nın, annesinin cenazesinde yaptığı bir yorum da vardı.

"Ve annemin cenazesinde, babam bana şöyle dedi: 'Bir insanla yetmiş dört evlilik yıldönümü kutlamış olmak, harika bir şey. Yetmiş beş olsaydı çok daha iyi olurdu ama her şeye sahip olamazsın."

Bu ve önceki hikayede, yaşadığımız için şanslı olduğumuzu söylüyor aslında dolaylı olarak.

Sandık ve güneş batışından bahsederken, hayattan zevk almak konusundaki en sevdiği reçetelerden birini de veriyor: "Daima gerçek bir hedefe bak; yakın gelecektekine!" Bu durumda, hedefi güneşin batışını görmekti. Ama bu hedefe ulaşmadan önce, elbette ki engeli ortadan kaldırmalıydı. Erickson bunu kendisi yapamadığı için, annesi ne yaptırması gerekti. Fakat önemli olan şu ki, sandığı neden çektirdiğini annesine söylemedi. Eylemlerimiz için her zaman bir neden belirtmemiz gerekmez. Ama hedeflerimiz olması şarttır; yakın ve ulaşılır.

Kaynak

My Voice Will Go With You

Sidney Rosen, 1982, Norton Paperback (Öyküyle ilgili yorum Rosen'a aittir)

 

VAHŞİ AT

"Bir gün bir çiftçiyle oğlu çiftlikte günlük işlerini yaparken bir at çıkagelmiş. Adam atın üstünde herhangi bir damga görememiş. At insanlardan fazla kaçmadığı için onun yarı vahşi bir at olduğunu ve ehlileştirilirken sahibinden kaçtığını düşünmüş. Atın üstüne binmiş. Oğlu da bir başka atla onu takip etmeye başlamış.

At çiftlik çıkışında bir yola sapmış ve bir müddet gitmiş. Sonra yandaki gölü görmüş ve su içmek için yoldan çıkmış. Su içmeyi bitirince çiftçi onu tekrar yoluna sokmuş.

Bir süre daha gittikten sonra bu sefer atın karnıacıkmış ve çimenlik bir yer görmüş. Yemek molası için yine yoldan çıkmış. Kar nını doyurunca çiftçi onu tekrar yoluna geri sokmuş.

Bu şekilde at birkaç kez daha yoldan çıkmış. Her seferinde çiftçinin onu yola sokması kolaylaşıyormuş. Sonunda akşamüstü bir çiftliğe gelmişler. Çiftliğin sahibi yanlarına gelmiş ve şaşkınlıkla bağırmış. "Bu benim atım. İnanamıyorum. Peki beni nasıl buldunuz?" Atın üstündeki çift çi aşağıdaki adama bakmış ve şöyle demiş. "Ben bulmadım. At kendisi buldu. Benim tek yaptığım onu yolunda tutmaktı."

 

 

KURU YATAKLAR

Bir anne onbir yaşındaki kızını bana getirdi. Yatağını ıslattığını duyar duymaz kızın bana hikayeyi anlatabileceğini düşünerek anneyi odadan çıkardım. Kız bana küçük yaşından beri bir mesane sorunu olduğunu, bir üroloğa göründüğünü ve beş-altı yıldır, belki de daha uzun zamandır sorununun yerleşmiş olduğunu söyledi. Yüzlerce defa düzenli olarak muayene edilmişti vezamanla enfeksiyonun böbreklerden birinde odaklandığı anlaşılmıştı. Sonra temizlenmişti ve dört yıl önce enfeksiyondan kurtulmuştu. Yüz lerce defa muayene edildiği için mesanesi ve büzgeni çok esnemişti ve her gece uykuya dalıp mesanesi gevşer gevşemez yatağını ıslatıyordu. Gün içindede, gülmediği sürece kendini güçde olsa kontrol edebiliyordu. Gülmeyle ortaya çıkan gevşeme, külo dunu ıslatmasına neden oluyordu.

Anne ve babası, böbreğinin tedavi olduğunu ve enfeksiyonunun geçtiğini düşündükleri için kendini kontrol etmesi gerektiğine inanıyorlar dı. Kendisine kötü isimler takan ve alay eden, üç yaş küçük bir kız kardeşi vardı. Bütün anneler, onun yatağını ıslattığını biliyordu. Okuldaki iki-üç bin çocuk, güldüğünde kendini tutamayıp külodunu ıslattığını biliyordu. Bu yüzden de sürekli alay konusu oluyordu.

Uzun boylu, çok güzel bir kızdı ve beline kadar uzanan sarı saçları vardı. Aslında çok çekiciydi. Ama toplum dışına itiliyor, sürekli alay konusu oluyordu ve artık buna dayanamıyordu. Komşularının acıyan bakışlarına, ço cukların ve kızkardeşinin alaylarına katlanmak zorunda kalıyordu. Yatağını ıslattığı için arkadaşlarıyla yatılı partilere katılamıyor, akrabalarında kalamıyordu. Doktora görünüp görünmediğini sordum. Çok sayıda doktora göründüğünü, tüplerce hap yuttuğunu, şişelerce ilaç içtiğini, ama hiçbirinin işe yaramadığını anlattı.

Benim de diğer doktorlar gibi olduğumu ve yardımcı olamayacağımı söyledim. "Ama sen bir şeyi zaten biliyorsun, ama bildiğinin farkında değilsin. Bildiğin şeyin ne olduğunu anladığında, kuru bir yatağa kavuşabilirsin." dedim.

Sonra ekledim; "Sana çok basit bir soru soracağım ve çok basit bir cevap istiyorum. İşte soru. Tuvalette oturmuş çişini yaparken tanımadığın bir adam kapıdan başını uzatıp içeri baksaydı ne yapardın?"

"Donup kalırdım!"

"İşte. Donup kalırdın; ve çişini yapamazdın. İşte, cevabı biliyorsun, ama bildiğinin farkında değildin. Yani, uyarıcı bir olguyla karşılaştığında, çişini kontrol edebilirsin. Tuvaletin kapısından yabancı bir adamın başını uzatmasına gerek yok. Fikrin kendisi yeterli. Durursun. Donarsın. Ve adam uzaklaştığında çişini yapmaya devam edersin.

"Kuru bir yatağa kavuşmak zor bir iş. Bunu ilk kez başarman için iki hafta geçmesi gerekebilir. Ve çişini tutup tekrar devam etmek için çok fazla alıştırma yapmalısın. Bazı günler bu alıştırmayı yapmayı unutabilirsin. Sorun değil. Bedenin sana uyacaktır. Daima sana daha fazla fırsatlar sunacaktır. Bazı günler bu alıştırmayı ya pamayacak kadar yoğun olabilirsin, ama bu da sorun değil. Bedenin sana daima bu konuda fırsatlar verecektir. Üç ay içinde sürekli bir kuru yatağa kavuşursan, çok şaşırırım. Ama altı ay içinde bunu başaramazsan da aynı derecede şaşırırım. Ve yatağı bir gece ıslatmamayı başarmak, arka arkaya iki gece ıslatmamayı başarmamaktan da ha kolaydır. Üç gece üstüste bunu başarman ise daha da zor dur. Ama sonrasında giderek kolaylaşır. Dört, beş, altı gün, hatta tam bir haftayı kuru bir yatakla geçi rebilirsin. Ve bir kez bunu başardığında, bir haftayı daha kuru geçirebileceğini bilirsin."

Kızla görüşmem bitmişti. Yapabileceğim baş ka bir şey yoktu. Onunla yaklaşık birbuçuk saat geçirdikten sonra gönderdim. Yaklaşık iki hafta sonra, bana bir armağan getirdi; inek desenli mor bir çarşaf. Artık kuru bir yatakta uyuyabiliyordu. Bu armağanı sevmiştim. Ve altı ay sonra artık arkadaşlarının, akrabalarının evinde gece yatısına kalabiliyor ve otellerde yatılı partilere katılabiliyordu. Çünkü terapisine devam edecek kadar azimliydi. Anne ve babası sabırsız olmasına karşın, tedaviye ihtiyacı olanın onlar ya da ona kötü isimler takan kız kardeşi veya onunla alay eden okul arka daşları olduğunu sanmıyordum. Ailesinin onun yatağını ıslatmaması için gayret sarfettiğini düşünüyordum. Kızkardeşi ve okul arkadaşları da bu konuda sorumlu değildi; komşuları da öyle. Babasına, annesine, kızkardeşine ya da başka birine bir şey açıklamak gerektiğini düşünmedim. Sadece zaten bildiği, ama farkında olmadığı bir şeyi ona söyledim.

Hepiniz, büyürken mesanenizi boşalttığınızda orada bir şey kalmadığını öğrenirsiniz. Ve bundan emin olursunuz. Asıl önemlisi, hepiniz çişinizi yarıda kesmenizi ve daha sonra tekrar devam etmenizi gerektiren ani durumlarla karşılaşmışsınızdır. Herkes bu deneyimi yaşamıştır; ve o bunu unutmuştu. Bütün yaptığım, zaten bildiği, ama farkında olmadığı bir şeyi ona hatırlatmaktı.

Diğer bir deyişle, terapi sırasında hastanıza birey olarak yaklaşmalı, yatağını ıslatma sorununun ailesini, kızkardeşini, komşularını ve okul arkadaşlarını değil, sadece kendisini ilgilendirdiğini vurgulamanız gerekir. Ve bilmesi gereken tek şey, zaten bildiği bir şeydir; terapinin diğerlerini ilgilendiren kısmı, kendi davranışlarına dikkat etmeleridir.

Psikoterapi, hastaya ve öncelikle sorunun kendisine odaklan malıdır. Ve şunu unutmayın; herkesin kendine has bir lisanı vardır ve bir hastayla konuşurken, kendine ait bir dille konuştuğunu bilerek dinlemeli, kendi terimlerinizle anlamaya çalışmamalısınız. Hastayı, kendi dilinde anlayın.

Kaynak

K. Zeing, A Teaching Seminar with Milton H. Erickson Jeffry

 

Dikkati Dağıtmak ve Acıyı Kontrol Etmek İçin "Makul Konuşmak": Robert'in Kırmızı Kanı ve On Dikiş

Birkaç yıl önce, üç yaşındaki oğlum Robert arka bah çenin merdivenlerinden düşmüş, dişlerinden biri çene kemiğini zorlamıştı. Daha sadece üç yaşında olduğu için çok korkmuştu, ve çok acı çekiyordu. Taş zemin üzerinde sırtüstü yatıyor, bu acıyı kanlar içinde hayatı boyunca çekeceğini sanarak ağlıyordu.

Annesiyle birlikte bu yaygaranın neden koptuğunu anlamak için arka bahçeye koştuk. Ağlayıp çığ lıklar atarak yerde yatan Robert'a bakarken onun bilmediği bir şeyi biliyordum: Bir çocukla konuşmanın doğru bir zamanı vardı. Onunla beni dinleyebileceği zaman konuşmalıydım. Robert, beni çığlıklar attığı sırada dinleyemezdi, ama çığlık atmaktan soluğunun kesileceğini ve ciğerlerini yeniden doldurmak için derin bir nefes alacağını biliyordum. Bu yüzden nefes almak için çığlığına araverdiğinde, "Çok acıyor, değil mi Robert?" de dim.

O anda makul konuştuğumu biliyordu. Çoğu anne baba çocuklarıyla makul bir şekilde konuşmaz. Robert'ın diğer çığlığı yine nefes almak için kesildiğinde "Acımaya devam edecek galiba," dedim. Bu tamda Robert'ı endişelendiren şeydi. Acısının sürmesinden korkuyordu, bu yüzden bir kez daha zekice konuştum.

Çığlığına nefes almak için üçüncü kez ara verdiğinde, "Acın belki de bir iki dakika içinde diner," dedim. Üç yaşındaki bir çocuğun bir iki dakika sözcüklerini duymamış olması mümkün değildi. Bunlar Robert'ın bilmediği şeyler değildi, ama ona pek ümit vermemişti.

Robert yine nefes almak için durakladığında, annesine işaret ettim ve ikimiz birden yerdeki kan izine baktık ve ben, "Annesi, bu kırmızı ve sağlıklı bir kana benziyor, değil mi?" dedim. Yerdeki kan izine bakarken Robert'ın gözleri merakla açıldı. Annesiyle birlikte Robert'ın ka nının kalitesi hakkında biraz tartıştıktan sonra şöyle dedim:

"Robert, biliyorsun, taş zeminin rengi kanının gerçekten kaliteli ve sağlıklı olup olmadığını anlamamızı güçleştiriyor. Kanına güzel ve beyaz bir yerde bakmalıyız."

Bayan Erickson ve ben Robert'ı kaldırdık, banyoya götürdük ve ağzından akan kanın beyaz renkli lavaboya damlamasını sağladık. Gerçekten ka liteli, kırmızı ve sağlıklı bir kandı. Robert da bizim kadar ilgilenmişti.

Sonra Robert'ın kanının suyla güzelce karışıp pembe renk alıp almayacağını merak ettim. Robert'ın yüzünü yıkadım, nitekim kanı pembe rengini almıştı.

Sonra Robert'a kötü haberi verdim. "Sen ona kadar sayı sayabiliyorsun. Aslında doktor dudağına dikiş atarken yirmiye kadarda sayabilirsin. Ama sana yirmiye kadar sayma şansı vereceğini sanmıyorum. On dikiş atacağını bile sanmam. Ama sen yine de saymaya devam et ve on tane dikiş atıp atamayacağına bir bak bakalım."

Böylece Robert doktora aklında muhteşem bir hedefle gitti: O dikişleri sayacaktı! Doktorun muayenehanesine vardığımızda cerrah, "Ona lokal ya da genel bir anestezi yapmak istemiyorum," dedi.

Bayan Erickson, "Hemen dikiş atıp işi bitirin," diyerek talimatını ver di.

Ve cerrah Robert'ın yarasını dikmeye başladığında o da görev bilinciyle saymaya başlamıştı: "Bir… iki… üç…"

Robert'ın dudağına yalnızca yedi dikiş atıldı. Cerrah bir Robert'a bir annesine bakıp duruyordu. (Üç yaşındaki bir çocuğun, dudağına da ha fazla dikiş atılmasını istemesine bir anlam ve rememişti!)

Kaynak

Healing in Hypnosis - Rossi, Milton H. Erickson, 1983.

 

 

Acı Kontrolünde Direnci Kullanabilmek: Cathy'nin Korkunç Nakaratı

Bu gece size resmi bir konferans vermeyeceğim. Bunun yerine hipnozun nasıl başarılı biçimde kullanıldığına ilişkin örnekler sunacağım. Vermek istediğim ilk örneklerden biri, 11, 9 ve 7 yaş larında üç çocuk annesi, 36 yaşında kanserden ölen bir kadınla ilgili. Cathy bana bir hasta olarak geldi ve onu gönderen doktor, bana şu bilgileri verdi: "Hastam için ameliyat, X ışını tedavisi, implantasyon ve her tür uyuşturucu yoluna başvuruldu. Ama hiçbiri acısını kesmekte başarılı olamadı. Kalan kısa zamanında onu biraz rahatlatmak için hipnoz yöntemini kullanır mısın?" Bu hastayı evinde ziyaret ettim. Oturma odasına girdiğim anda, yatakodasından gelen korkunç nakaratı duydum: "Canımı yakmayın… canımı yakmayın… canımı yakmayın… beni korkutmayın… beni korkutmayın… canımı yakmayın… beni korkutmayın… beni korkutmayın… canımı yakmayın!…"

Yakınlarına sorunca, uyanık olduğu sürece Cathy'nin bu kelimeleri sürekli tekrarladığını öğrendim. Onu dinlemek kesinlikle berbattı. Kendime, böyle davranan bir hastaya ne tür bir hipnoz tekniği uygulamam gerektiğini sordum.
 
Hastaya Kendini Emniyette Hissettirmek ve Dikkatini Çekmek İçin Ona Katılmak

Yatakodasına girdiğimde, Cathy'yi sağ tarafa dönük, büzülmüş, gözleri kapalı halde kelimeleri tekrarlarken buldum. Yirmi-otuz dakika kadar onu dinledim ve kelimelerin ritmini, vurgulamalarını yakalamaya çalıştım. Uyum sağlayacak kadar dinledikten sonra ben de ona şu kelimelerle katıldım: "Canını yakacağım, canını yakacağım, canını yakacağım; seni korkutacağım, seni korkutacağım, canını yakacağım."

Yanında kaldım ve Cathy ile birlikte on dakika kadar nakaratı söylemeye devam ettim. Sonunda gözlerini açtı, bana baktı ve sordu: "Neden canımı yakmak istiyorsun?"

"Sana yardım etmek istiyorum," dedim.

Nakaratını söylemeye devam etti; ben de kendiminkini.

Birkaç dakika sonra Cathy tekrar sordu: "Canımı nasıl yakacaksın?"

"Bilmen gereken bir şeyi öğreterek," dedim.

Nakaratını söylemeye devam etti; ben de kendiminkini.

Birkaç dakika daha geçtikten sonra ne planladığım konusunda bana yine sorular sordu; canını nasıl yakacağımı öğrenmek istiyordu.

"Çok basit," diye açıkladım. "Sağına dönmüş ve büzülmüş halde yatakta yatıyorsun. Ben de seni öbür tarafa çevireceğim. Ama vücudunu kıpırdatmadan; sadece zihnindeki yatakta. Bunu düşün. Kollarını nasıl kıpırdatacağını, omuzlarını nasıl kıpırdatacağını, bacaklarını nasıl kıpırdatacağını, vücudunu nasıl kıpırdatacağını düşün; bunların hepsini zihninde yaptıktan sonra da bana söyle."

Cathy nakaratına geri döndü ve bende kendiminkiyle ona katıldım. Bu onu yatakta dönme konusuna geri getirecekti.

Sonunda "Tamamen döndüm," dedi.

"Pekâlâ," dedim. "Şimdi canını biraz daha yakacağım. Diğer tarafa dönmeni istiyorum." Zihinsel olarak diğer tarafa döndü.

Yine sordu: "Şimdi bunu neden yaptın?"

"Sana bir şey öğretmek istiyorum," dedim. "Canını yakabildiğimi, ama canını yakabiliyorsam aynı şekilde canını yakmayı kesebileceğimi de öğretmek istedim. Ve eğer canını yakmayı kesebiliyorsam, kendi canını yakmanı da kesebilirim."

Bu ona güzel bir fikir gibi görününce, doktorunun onun hakkında bana anlattıklarından bahsettim.

"Evet," dedi, "on ay içinde öleceğim ve ölmek istemiyorum; ayrıca canım çok yanıyor. Bu konuda hiçbir şey yapamadılar. Bana ilaç veremiyorlar. Benim için hiçbir şey yapamıyorlar."

"Ben bunun için buradayım," dedim. "Bu konuda bir şey yapmak için. Seni korkutarak, canını yakarak başladım ve sen de artık biliyorsun, çok iyi biliyorsun ki, sana ve senin için bir şeyler yapabilirim."

Bu oldukça karmaşık görünebilir, ama bu olay ona ve belki onun için bir şey yapabileceğimi Cathy'ye öğretmişti.

Ardından hastalığıyla ilgili onunla konuştum. Sağ göğsü ameliyatla alınmıştı, ama kanserin bütün vücuduna yayılması önlenememişti; leğen kemiğine, omurgasına… bacaklarına.

Yeni Düşünceleri Alması için Zihni Karıştırmak ve Dolaylı Acı Kesimi

Ona öğreteceğim bir sonraki şeyin kolayca anlayamayacağı bir şey olduğunu, ama ondan istediğim şeyleri tam anlamıyla yapana kadar beni dinlemesi gerektiğini söyledim. Ona sağ ayak tabanında hayatında şimdiye dek hissettiği en berbat, en korkunç kaşıntıyı oluş turmasını söyledim.

"Bunu neden yapayım?" diye sordu.

"Çünkü," dedim, "burada doktor benim ve sen hastamsın. Devam et ve o kaşıntıyı oluştur."

Kaşıntıyı yaratmak için uğraştı, uğraştı ve sonunda bütün çabalarına karşın sağ ayağının tabanında sadece bir uyuşma hissi oluşturabildiğini söyleyerek özür diledi. Hemen o anda, orada o uyuşmayla ilgilenmeye başladım.

(Bu nasıl oldu?) Neden yaptırdığımı anlamadan ayağında kaşıntıyı oluşturmaya çalışırken, kafası karıştı ve zihni ona söyleyeceğim her şeyi almaya açık bir hale geldi. Bu yüzden hissettiği anda o uyuşmaya yöneldim.

"Cathy," dedim, "o uyuşmayı incelemeni istiyorum, çünkü ona bir şey olacak. Bileğine, baldırına, kaval kemiğine ve dizine doğru yayılacak. Dizinin üzerine çıkarak kalçana ulaşacak ve karnının ortasından geçip dönerek sol bacağına yayılacak ve sol ayak tabanına kadar uzanacak."

O trans denemesinde Cathy sol bacağını da sağ bacağı gibi uyuşturmayı başardı.

Kendini oldukça rahatlamış hissediyordu ve acısı azaldığı için memnundu, ama bundan sonra ne yapacağı sorusu ortaya çıkmıştı.

"Cathy," diye başladım, "şimdi bu uyuşmayı üst bedenin sol ve sağ tarafına yayacağız. Sağ ayağınla başladık. Belki bedeninin soltarafıyla başlamak adil olabilir."

Bedeninin sol tarafıyla çalışmak istiyordum; çünkü ur sağ göğsünde olduğundan, dikkatini sol tarafa vermek yararlı olabilirdi. Yavaş bir şekilde bir uyuşma sağladım, bunu giderek omzuna doğru yaydım. Sonra uyuşma sağ tarafına geçti ve bir bölge dışında bileğine kadar bütün sağ tarafını sardı. Ve bu uyuşma sayesinde hastalığının acısını azaltabilmeme karşın bir açıdan hatalı davrandığımı söyleyerek özür diledim. Ameliyat izinin bulunduğu yerdeki acıyı dindiremeyecektim. Bütün acıyı silmek yerine, yapabileceğim en iyi şeyin ameliyat izinin bulunduğu bölgede rahatsız edici, sevimsiz bir sivrisinek ısırığı bırakabileceğim olduğunu söyledim. Son derece rahatsız edici bir şey olacaktı; kendini çaresiz hissedeceği bir şey; durdurmak isteyeceği bir şey. Ama dayanılır olacaktı ve bu noktayı Cathy'nin zihnine kazıdım. Her şeyi tamamlamam dört saatimi aldı.

Cathy'yi ilk kez 26 Şubat'da ziyaret etmiştim. Onu bir daha birkaç hafta sonra Mart ayında bir saat gördüm. Mart'ın sonuna doğru yaklaşık bir saat daha yanında oldum ve Nisan'da da onunla yaklaşık yirmi dakika geçirdim.

Bir seansta, Cathy'ye daha fazla yemesi gerektiğini, aksi taktirde hızla kilo kaybedeceğini söyledim ve bifteklerin ne kadar lezzetli olduğunu açıklamak için oldukça uzun denebilecek bir süre yanında kaldım. İyi bir damak zevki edindi ve yanından ayrıldığımda biftek kızartmak için kendine bir ortak bulmuştu.

Temmuz'a kadar Cathy'yi bir daha görmedim ve fazla ömrü kalmadığını biliyordum. O pe rasyon bölgesindeki sinek ısırığı dışında ağrısı yoktu. Ağustos'un ilk haftasında bilincini kaybedip iki saat sonra öldüğünde, Cathy bir arkadaşıyla sohbet ediyordu.

Gelin bu olayı bir inceleyelim. Cathy'yle iletişim kurmak zorundaydım, ama önüme korkunç bir engel örüyordu. Ona yaklaşabilmemin tek yolu, kendisine katılmak ve böylece dikkatini çekmekti. Zihnini acıdan uzak tutmak için bir nakarat tutturuyordu ve acısını kimseyle paylaşamıyordu; ama zorla da olsa benimle paylaşmasını sağladım. İnsanlar şarkı söyler, sızlanır ya da homurdanır; bu, acıyı bir şekilde kafalarından atmalarını sağlar. Cathy tam olarak bunuyapıyordu. Ben de ona katıldım. Söylediğim, benim nakaratım değildi; onunkiydi. Ve "Canını yakacağım, seni korkutaca ğım" derken, ne demek istediğimi sorgulamak zorunda kaldı.

Ardından, kendisi için bir şey yapabileceğimi Cathy'ye vurgulamak istedim. Bana göre içeri girip "Hastalığından kaynaklanan acıyı azaltabilirim" demek çok aptalca bir şey olurdu. Hiçbir doktor acısını azaltmayı başaramamıştı; biliyordu. Ona iki ay vermişlerdi ve tamamen bir yabancı olarak yanına gelip "Seni acıdan kurtarmak için hipnotize edeceğim" demem kesinlikle işe yaramazdı. Bunun yerine, ona canını yakabileceğimi ve bunun çok doğal olduğunu gösterdim. Bunun yapılmasını istemeyecekti. Kendini çaresiz hissediyordu. Canını yaktım. Ona göstermek istediğim, ona yapabileceğim şeyler karşısında çaresiz olduğuydu.

Gerçekçi Acı Dindirme: Acının Yokluğunu Vurgulamak için Yerine Kaşıntı Bırakmak

Ardından sol ayağının tabanında bir kaşıntı oluşturmasını istedim; operasyon bölgesinden olabildiğince uzakta. Ve elbette, böyle bir şeyi başarmak yerine sadece uyuşturmayı başarabildi. Şimdi, hastanın asıl istediği neydi? Kaşıntımı, yoksa uyuşma mı? Uyuşmayıyaratan kendisiydi ve ben de o uyuşmayı kullanarak bütün vücu duna yayacak kadar zekiydim; yine hasta bölgeden olabildiğince uzak tutarak önce bacaklarına yayıp, oradan göğsüne çıkararak.

Doktorların hastalarında sık tekrarladıkları fazla ağzı sıkı olma ve bir şeylerin üzerini örtmeye çalışma hatasına düşmedim. Cathy öleceğini biliyordu ve canı yanıyordu; acısını hafifletmem gerekiyordu. H ayatının geri kalanında-26 Şubat'dan Ağustos'un ilk haftasında öldüğü günedeğin-o kadar yoğun acıyı ortadan kaldırabilmişken neden küçük bir kaşıntıyı gideremediğimi Cathy merak etmiş olabilir. Bu, Cathy'nin düşünmesini istediğim bir şeydi. Acının çok büyük bölümünün silindiği ve geride kalan küçük kaşıntıya da yanılabileceği gerçeğini zihnine iyice kazımasını is tiyordum.



Milton Erickson ABD'de tıbbi hipnozun kurucusu olup NLP'nin kendilerini modellediği 3 kişiden biridir.

 

Bölünme ve Bağlanma Yoluyla Parmak Emmekten Kurtulmak: Bütün Parmaklar İçin Eşit Fırsat!

Başparmağını oldukça hırslı bir şekilde emen küçük çocuğu hatırlıyorum. Sol elinin başparmağını ön dişlerinin arasına alıp emiyor, bir yandanda çekiştirip duruyordu. Çocuğun babası doktor, annesi hemşireydi ve başparmağını emmeye devam ettiği taktirde olabilecek bütün korkunç şeyleri bu altı yaşındaki çocuğa anlatmışlardı. Böyle giderse dişleri eğrilip bükülecek ve ne kadar da kötü görünecekti… Bunu ona anlatmayı hiç bıkıp usanmadan denemişlerdi! Sonun da çaresizliğe kapıldıkları bir akşam babası beni aradı ve kendilerini ziyaret etmemi istedi. Oraya gittiğimde, Jimmy yine dişleri arasına aldığı başparmağını bir yandan emip bir yandan çekiştirerek yanımıza geldi.

"Jimmy," dedim, "annen ve baban, başparmağını emmen hakkında seninle konuşmamı istediler. Yani, benim hastamsın. Birinin hastası olmanın ne anlama geldiğini biliyor musun? Bunun anlamı, bu konuda başka bir doktorun ağzını açamayacağıdır. Şimdi sen benim hastam olduğuna göre baban ağzını kapalı tutacak ve sana söyleyeceklerim hakkında hiçbir şekilde konuşmayacak; bir hemşire doktorun yerine konuşmayacağı ve an nende hemşire olduğu, sen de benim hastam olduğun için o da konuş mayacak. Sadece sen ve ben varız.

"Şimdi bir şeyi açıklığa kavuşturalım. O sol başparmak, senin baş parmağın; ağız senin ağzın; dişler senin dişlerin. Bence başparmağınla, ağzınla ve dişlerinle istediğin her şeyi yapma hakkına sahipsin. Onların sana ait olduğu konusunda hemfikiriz. İstediğin şeyi yapmanı istiyorum."

Jimmy oldukça şaşırmış görünüyordu. Önce babasına, sonra annesine baktı. Yüzlerindeki şaşkın ifadeyi görebiliyordu.

Sonra babasına dönerek sordu: "Sen bir şey söyleyecek misin?"

"Hayır, söyleyecek bir şeyim yok," dedi babası.

Annesine sordum ve o da aynı cevabı verdi.

Jimmy şaşkın, ama keyifli görünüyordu.

"Sana söyleyeceğim başka şeyler de var, Jimmy," diye devam ettim. "Anaokuluna gittiğinde ilk öğrendiğin şeylerden biri, sıraya girmektir. Orada bir şey yaparken, çocuklarla sıraya girersin. Birinci sınıfa başlamadan önce sıraya girmeyi öğrenmen gerekir. Aslında, sıraya girmeyi evde öğrendin. Annen akşam yemeğinde tabaklara servis yaparken, kardeşlerinden birinin tabağına yemek koyar, sonra belki senin, belki diğer kardeşinin, belki de babanın tabağına. Her şeyi sırayla yaparız. Ama sürekli sol başparmağını emmenin ve diğer elinin başparmağına fırsat vermemenin haksızlık olduğunu sanıyorum."

Jimmy bu noktayı düşünürken derin bir nefes aldı. Sağ elinin baş parmağına da gerçekten fırsat vermesi gerektiğini düşünüyordu.

"Hep sol elinin başparmağını emiyorsun," diye devam ettim. "Ama sağ elinin başparmağı hiç emilmiyor; işaret parmağına ve diğer parmaklarının hiçbirine de bu hakkı vermiyorsun. Ama bence sen iyi bir çocuksun ve bunu bilerek yaptığını sanmıyorum. Bütün parmaklarına emilme fırsatı vermek isteyeceğinden eminim."

On ayrı parmağı sıraya soktuğunuzu düşünebiliyormusunuz? Dünyada bundan daha zahmetli bir iş düşünebiliyor musunuz? Ve Jimmy de bütün parmaklarına eşit fırsat tanımaya kararlıydı.

Ardından şöyle dedim: "Biliyorsun Jimmy, şu anda altı yaşındasın ve yakında yedi yaşında büyük bir ağabey olacaksın; ve biliyor musun, baş parmağını emen büyük bir ağabeyi ya da büyük bir adamı hiç görmedim. Bu yüzden yedi yaşına gelmeden önce bütün parmaklarını emsen iyi olur." Jimmy yedi yaşına gelmeden önce baş parmağını emmeyi bıraktı. O zamandan sonra gerçekten büyük bir ağabey oldu!



ABD'de Tıbbi Hipnoz'un kurucusu olanMilton Erickson, NLP'nin kendisini modellediği 3 kişiden birisidir.

 

Donald Lawrence ve Altın Madalya

Donald Lawrence tüm bir senedir gülle atma antremanları yapıyordu. Lisesindeki koç, gönüllü olarak ona bir sene boyunca her gece koçluk yapmıştı. Donald, 1.98 cm boyunda, 118kg ağırlığındaydı ve vücudunda bir gram bile yağ yoktu. Koçun gülle atıcılığında ulusal lise rekorunu kırmak gibi bir tutkusu vardı. Senenin sonunda liseler arası yarışmaya iki hafta kalmıştı veDonald gülleyi ancak 17 m 68 cm uzağa atabiliyor du - rekorun yanına bile yaklaşamayan bir me safe.

Bu konu babasının ilgisini çekmişti. Donald'ı beni görmeye getirdi. Donald'a oturmasını ve transa girmesini söyledim. Ona elinin yavaşça havaya kalktığını hissetmesini ve her tarafındaki kaslarını hissetmeyi öğrenmesini ve sonra bir dahaki sefere gelmesini, transa girmesini ve beni dinlemesini söyledim. Ona bir millik koşu rekorunun dört dakika olduğunu, uzun yıllar boyunca bunun böyle kaldığını ve bu rekoru Roger Bannister'ın kırdığını bilip bilmediğini sordum. Ona, Bannister'in bunu nasıl yaptığını bilip bilmediğini sordum.

Dedim ki: "Şey, sporun her dalıyla alakadar olan Bannister, farkına vardı ki bir kayak turnuvasında saniyenin yüzde biri kadar, saniyenin onda biri kadar bir zaman farkıyla kazanabilirsin ve sonra farkına varmaya başladıki dört dakika 240 saniyedir. Eğer bu mesafeyi 239.5 saniyede koşabilirse dört dakikalık bir mil rekorunu kırabilirdi. Bunu enine boyuna düşünüp dört dakikalık bir mil rekorunu kırdı.

Ve dedim ki: "Gülleyi zaten 17m 68cm uzağa attın. Ve Donald, bana dürüstçe söyle 17m 68cm ile 17m 68.2cm arasındaki farkı bildiğini sanıyor musun sen?"

"Tabi ki hayır" dedi.

"17m 68cm ile17m 68.4cm arasındaki farkı?"

"Hayır" dedi.

Ve 17m 68cm ve 17m 98.5 cm'ye yükselttiğimde hala bir fark göremiyordu. Olasılığı yavaşça yükselttiğim birkaç seans daha yaptım. Ve iki hafta sonra ulusal lise rekorunu kırdı.

Ve o yaz gelip dedi ki: "Olimpiyatlara gidiyorum, biraz tavsiye ye ihtiyacım var."

Dedim ki: " Gülle atıcılığında olimpiyat rekoru 18m 90cm'nin biraz altında. Sadece 18 yaşında bir çocuksun. Evine bronz madalyayla dönmen yeterli olacaktır. Ve gümüş ve altın madalyayı getirme. Çünkü o zaman kendine karşı yarışıyor olursun. Bırak altınla gümüşü Perry ve O'Bryan alsın."

Perry ve O'Bryan aynen öyle yaptılar ve Donald evine bronz madalyayla döndü.

Sonra olimpiyatlar Mexico City'deydi. Donald geldi ve dedi ki: "Me xico City'ye gidiyorum.

Dedim ki: "Dört yaş büyüdün Donald, eğer altın madalyayı alırsan bir sorun çıkacağını sanmıyorum." Ve eve altın madalyayla dön dü.

Tokyo'ya gidiyordu ve "Tokyo'da ne yapacağım" diye sordu.

Dedim ki: "Atletik başarıların büyümesi zaman ister. Yine altın madalyayı al."

Eve altınla döndü ve dişçilik okumak üzere üniversiteye kaydoldu. Oradayken, katılmak istediği iki yarışma için gerekli şartlara sahip olduğunu öğrendi. Gelip dediki: "Kolej müsabakaları yaklaşıyor; resmi bir yarışma. Gülle atıcılığı konusunda ne yapacağım?"

Dedim ki: "Donald, insanlar kendilerini kısıtlıyorlar. Olimpiyatlarda gülle atıcılığında insanlar yıllar boyu kendilerini 18m 90cm'nin altında yapmak üzere kısıtladılar. Dürüst olmak gerekirse bir güllenin en fazla ne kadar uzağa fırlatılabileceğini bilmiyorum. 18m 90cm'den uzağa fırlatılabileceğinden eminim. Hatta acaba 21m 34cm uzağa fırlatılabilirmi diye merak ediyorum. O zaman niye rekoru kırıp 18.9 - 21.34 ara sı birşeyler yapmıyorsun?" Sanırım gülleyi 20m uzağa atmayı başarmıştı.

Bir dahaki sefere geldi ve sordu: "Şimdi ne ya pacağım?"

Dedim ki: "Gülleyi 20m uzağa atarak yılların rekorunun son derece yanlış olduğunu kanıtladın. Ve bu sadece ilk denemeydi. Bak bakalım bir daha ki sefere 21m 34cm'ye ne kadar yaklaşabiliyorsun.

Donald "Peki" dedi.

Gülleyi 20m 98cm uzağa attı.

Texas A&M'in koçuna Donald Lawrence'ı ve onu nasıl eğittiğimi anlattım. Koç dikkatle dinledi ve dedi ki; "Ben de gülle atışı için Masterson'u eğitiyorum."

Koç, Masterson'a Donald Lawrence'ı nasıl yetiştirdiğimi anlattığında Masterson; "Eğer Erickson rekoru kırması için Donald Lawrence'ı böyle eğittiyse bende gülleyi Donald Lawrence'dan ne kadar daha uzağa atabileceğime bakacağım" dedi.

21m 34cm uzağa atmayı başardı. Sanırım şimdiki rekor 21m 44cm.

Erickson golfe geçiyor:

Aslında golfte topu birinci deliğe sokarsın ve ikinci deliğe doğru vuruşla ulaşmaya çalışırsın. Sonra şu soru akla gelir: "Üçüncü delik söz konusu olduğunda topa ilk ikisinde olduğu kadar iyi vurabilir misin?" Bu yüzden her delikte sanki o ilk delikmiş gibi dü şünürsün. Bırak kaçıncı delik olduğunun hesabını golf sopalarını taşıyan çocuk tutsun.

Bir yarışmacı bana gelip dedi ki: "70 - 75 arası bir puan tutturuyorum ve profesyonel golfçülüğe geçmeden önce eyalet şampiyo nasını kazanmak istiyorum. Arizona amatörlerarası şampiyonasını kazanmak istiyorum. Ama katıldığım her turnuvayı 90'larda bir skorla sonuçlandırıyorum. Tek başıma oynadığımda ise 70'lere kadar inebiliyorum.

Onu transa soktum ve dedim ki; "Sadece birinci deliği oynayacaksın. Tek hatırlayacağın bu olacak. Ve golf sahasında yalnız olacaksın."

Bir sonraki eyalet turnuvasına katıldı. Onsekizinci delikten sonra sonra bir başka deliğe doğru yürümeye başladı ve biri onu durdurup: "Onsekizinci deliği de oynadınız" dediğinde, "Hayır, daha birinci deliği oynadım" dedi. Sonra da; "Bütün bu insanlar nereden geldi?" diye sordu.

Erickson'un telkin vermek için gerçekleri kullanma şekline dikkat edebiliriz. "Dört yaş büyüdün Donald, altın madalyayı alırsan bir sorun çıkacağını sanmıyorum." Birinci önerme doğrudur, önermenin ikinci kısmı ise doğru olabilir ya da olmayabilir. Yan yana koyarak, Erickson bu ikisini eşitliyor. Donald'a eve bronz madalyayla dönmesini telkin etmesi çok güçlü bir kontrole sahip olduğunu gösteriyor-kesin bir kontrole. Bu tip bir kontrolü sağlamış olmak yarışmada birinci olmaktan bile iyi. Dört yıl sonra Erickson, Donald'ın altın madalyayı almasının sorun olmayacağını önerdiğinde bunun olacağını daha önce sergilenen kontrol gösterilerinde tahmin etmiştik. Son olarak, bu öyküde Donald Lawrence'ın gerçek bir karakter olduğunu ve gerçekten de olimpiyatları kazandığını hatırlamamız diğer öykülerde olduğundan daha önemli. Sadece ismi ufak detaylarla birlikte gizli tutulmuştur. Bu tip bir faydalı etki ne teorik ne de Erickson'un hayalinin bir ürünüdür. Donald adım adım gelişmiştir. Erickson işe ona zaten bildiği birşeyi hatırlatarak başladı. Roger Bannister, dört dakika olan bir mili koşma süresi rekorunu kırmıştı. Bannister bunu nasıl yapmıştı? Düşünce şeklini değiştirerek. Dört dakikayı 240 saniye olarak düşündü böylece dakikalar yerine saniyelerle uğraşabilirdi. Erickson'un stratejisinin sonraki adımı Donald'ın olayları düşünüş şeklini değiştirmekti. Bir kere Roger Bannister gi bi düşünce tarzını değiştirdiğinde fizyolojik engelin üstesinden gelmiş oluyordu. Erickson ayrıca ufak bir değişiklik yapıyor -17m 68cm ile 17m 68.2cm arasındaki fark. Küçük bir değişiklik yapıyor ve diğer şeyleri onun üzerine inşa etmeye başlıyor.

Her problem yanında bir geçmiş ve gelecek taşır. Erickson'un farkettiği şu ki geçmişi aradan çıkarır ve geleceği değiştirirseniz problemin üçte ikisini değiştirirsiniz. Bu yüzden her deliği birinci gibi düşünürseniz geçmişten kaynaklanan endişeleriniz olmaz. Geçmişi aradan çıkarmışsınızdır ve geleceği değiştirebilirsiniz çünkü gelecek sadece pozitif beklentilerden oluşacaktır.

Bu iki öykü bana; bir diğer kişiye olan bağımlılığın, insanın kendi becerilerini ve sınırlarını genişletmesi demek olduğu fikrini hastalarıma ifade ederken çok yardımcı olmuşlardır. Bu, onlara sadece diğer birçok insanın söylemiş olduğu gibi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeleri gerektiğini söylemekten çok daha anlamlıdır.



Kaynak:

My voice will go with you. Sidney Rosen Öykü ile ilgili yorum Rosen'a aittir. (E.N.)

Çeviri: Ali Can Azeri

 

 

 

MAKALELER

 

BEŞ NEDEN

Rick Ross

BEŞ NEDEN YAKLAŞIMI

Öğleden sonra, bir saat önce bir fabrikada vardiya değişimi gerçekleşmişti ve ben ustabaşıydım. Sistem planlamacısı olan bir arkadaşıma fabrikayı gezdiriyordum. O anda yerde bir yağ birikintisi gördüm. Yakındaki görevlilerden birini hemen çağırdım: "Hey! Yerde yağ var! Tanrı aşkına, birisi basıp düşebilir! Derhal temizleyin!"

Sözümü bitirdiğimde, sistem düşüncesi uzmanı arkadaşım sakin bir soruyla bana yöneldi: "Yerde neden yağ var?"

"Evet," diye tekrarladım yanımdaki görevliye. "Bu yağ birikintisinin yerde ne işi var?"

Görevli şöyle cevapladı: "Şey, boru sızdırıyor." Hepimiz doğal olarak yukarı baktık. Borularda gerçekten de gözle görülür bir sızıntı vardı.

"Oh, peki," diye iç çektim. "Pekala, yağı temizleyin ve boruyu hemen tamir ettirin."

Arkadaşım beni bir kenara çekti ve şöyle mırıldandı: "Ama bu boru neden bozulmuş?"

"Evet, şey, bu bor..." ve tekrar görevliye döndüm. "Boru neden bozuk?"

"Contalar arızalı," diye cevap verdi.

"Oh, peki o zaman, bak," dedim. "İşte. Yağı temizleyin, boruyu tamir ettirin ve contaların da bir çaresine bakın!"

Arkadaşım yine sordu: "Contalar neden arızalı?"

"Evet," dedim. "Sadece meraktan soruyorum, neden borulara arızalı conta taktınız?"

Bakım görevlilerinden biri cevap verdi: "Şey, bize bu contalardan oldukça büyük bir miktar sipariş verildiği söylendi."

Arkadaşımın ağzının açılmak üzere olduğunu gördüğümde, önce ben sordum: "Peki neden bu kadar büyük miktarda sipariş verildi?"

"Nereden bileyim?" dedi ilk görevli, bir kova ve paspas bulmak için dolaşırken.

Arkadaşımla birlikte ofisime döndük ve birkaç telefon görüşmesi yaptık. Şirkette en düşük fiyatlı malzemeleri sipariş vermek konusunda yaklaşık iki yıldır bir prensip bulunduğunu öğrendik. Arızalı contaların (beş yıl yetecek kadar alınmıştı), boruların sızıntı yapmasının ve yerdeki yağın nedeni buydu. Buna ek olarak, aynı prensip kesinlikle organizasyonda başka sorunlara neden oluyordu; ve hiçbirisi zaman ve mekan bakımından sorunun asıl "nedeni" ile yakından ilgili değildi.

1. ADIM: İLK NEDEN

İstediğiniz bir noktadaki semptomu ele alın; düğümü çözebileceğinizi düşündüğünüz herhangi bir yerdeki. Grubun içindeki ilk nedeni sorun: "Bunlar ve bunlar neden var?" Muhtemelen üç-dört cevap bulacaksınız. Etraflarında geniş yer kalacak şekilde hepsini duvara asın.

BAŞARI GETİREN NEDENLER

Her biri için ayrı "neden" sorarak aynı yöntemi duvardaki ifadelerde tekrarlayın. Her cevabın yanına "kaynağını" yazın. Benzer görünen cevapları izleyin. Muhtemelen hepsinin aynı noktaya yöneldiğini göreceksiniz; iki-üç sistematik kaynağa götüren bir düzine ayrı semptom.

Nedenleri kaynağa doğru izledikçe, yalnızca boruları değil (sizin elinizdeki her ne ise), bütün organizasyonu etkilediğini göreceksiniz. En düşük fiyatlı malzemeleri alma prensibi, maliyet departmanının sıkıntıları yüzünden ortaya çıkmış olabilirdi. Satınalma stratejisinden kaynaklanan bir şey olabilirdi. Sorun, prensibin kendisinin "yanlış amaçlı" olmasından değil, o anda görülememiş olan uzun vadeli sonuçlarından ortaya çıkıyordu.

"SUÇLAMA EĞİLİMİ"NDEN UZAK DURMAK

Cevaplarınızın etkili olması için, başkalarını suçlama eğiliminden sakınmalısınız. Örneğin; "Yerde neden yağ var?" sorusuna birisi şöyle cevap verebilir: "Bakım servisi temizlemediği için."

"Neden temizlemediler?"

"Amirleri temizlemelerini söylemediği için."

"Neden söylemedi?"

"Görevliler ona haber vermediği için."

"Neden haber vermediler?"

"Sormadığı için."

Başka insanları suçlamak, size onları cezalandırmaktan başka seçenek bırakmaz; köklü bir değişim yapmanız mümkün değildir. Beş Neden yaklaşımının yararlarından biri, insanları olay merkezli açıklama ile sistem merkezli açıklama arasındaki farkı anlamak konusunda eğitmesidir. Sistem merkezli açıklamalar, cevapları izledikçe sizi neden temizlemediklerini, amirlerine söylemediklerini ya da amirin sormadığını açıklayanlardır. (Örneğin; bakım elemanlarının yeterince eğitilmemiş olmaları, yağ sorununun ortaya çıkmasına neden olmuş olabilir; ama en iyi eğitilmiş, en sıkı çalışan görevliler bile arızalı bir contanın sızdırmasını engelleyemezler.)

Olay ve suçlama eğilimli yaklaşımdan uzak durmak için, şu tekniği deneyin: Her cevap elinize geldiğinde kendinize sorun; "Pekala. Bu tek neden mi?"

Beş Nedene Gerçek Bir Örnek: Sears Roebuck

Bir sorun uzun süre çözülemediğinde ya da kaynağına inilemediğinde, beş neden yaklaşımı utanç verici toplu forumlar gerektirebilir. Örneğin, Sears Roebuck, üst kademelerde alınan ortak bir karar yüzünden ortaya çıkmış bir sorundan dolayı 1992'de çok sıkıntı çekti.

1. ADIM: İLK NEDEN

1990 ve 1992 yılları arasında, Sears'ın otomobil bakım servisleri hakkında Kaliforniya Eyaleti Tüketici İşleri Bakanlığına yapılan şikayetler yüzde 50 oranında artmıştı. DCA'deki görevliler "Neden?" diye sordular. Bunu anlamak için, bir operasyon başlattılar ve onarılmak üzere servise birkaç otomobil götürdüklerinde Sears servisinin ziyaret başına ortalama 223 $ gibi yüksek bir ücret aldığını gördüler.

2. ADIM: İKİNCİ NEDEN

DCA, 1992'de bulgularını halka açıkladı. California gazete muhabirleri, Sears gibi ünlü bir firmanın neden böyle bir yönteme izin verdiğini merak ettiler. Teknisyenlerle konuşan muhabirler, Sears'ın yıllar önce bir kota ve ödül politikasına başladığını öğrendiler. Teknisyenlerin saat ücretleri çalışma hızları ve faturaların büyüklüğüne göre büyük oranda değişiyordu. Sears servis "danışmanları" yaptıkları satışlardan ve (saat başına 147$) önerdikleri her parça veya servis üzerinden komisyon alıyor ve diğer Sears mağazalarından daha fazla gelir elde edildiğinde ödül veya gezi kazanıyorlardı.

3. ADIM: ÜÇÜNCÜ NEDEN

Ama bu başıboş programın nedeni neydi? Müşterilerin öfkelenebilecekleri neden düşünülmemişti? Muhabirler tarafından sürekli sorgulanan Sears yöneticileri, artan masrafları karşılamak ve kârı artırmak için bir kota ve ödül politikası geliştirdiklerini sonunda itiraf etmek zorunda kaldılar. Ödüller, harcamaları kısmak ve çalışanları motive etmek için iyi bir yol gibi görünmüştü.

4. ADIM: DÖRDÜNCÜ NEDEN

Gazetelerin görüştüğü birçok endüstri analistine göre masrafları kısmanın nedeni, son yıllardaki maddi baskıların ciddi boyutta artmış olmasıydı. Daha kötüsü, Sears'ın pazar payı azalıyordu. 1990 yılında hem Kmart hem de Wal-Mart, satışlarda Sears'ı geçmişti. Sears'ın mağaza satışları, diğer rakiplerine göre çok daha zayıf görünüyordu.

5. ADIM: BEŞİNCİ NEDEN

Peki Sears'ın temel iş alanında bu kadar zorlanmasının nedeni neydi? Bunun tam cevabı için Sears'ın kendi içinde bir araştırma yapmak gerekebilir; çalışma süresince Beş Neden'i sormaya devam edeceğiniz bir araştırma. Daha süreç bitmeden, (iki aşamalı davalar sonunda) firmanın pazar payının ülke çapında yüzde 15'i ve California'da yüzde 20'si kaybedildi. Sonunda, Sears hatasını anladı, politikasını düzeltti ve California tarihinde kendi alanında en büyük miktar olan 8 milyon dolarlık tazminatı ödemeye razı oldu.

Çeviren: Selim Yeniçeri



Kaynak: The Fifth Discipline-Field book Nicholas Brealey Publishing. 1994.

 

USTALIK, YENİ KODLAMA VE SİSTEMATİK NLP

Judith DeLozier

Bu akşam yoğun iş programlarınız arasında zaman ayırıp geldiğiniz için teşekkürler. Bu grubun burada yaptığı şey, bana NLP'nin ilk başladığı zamanları hatırlatıyor. Sizin burada yarattığınız gibi bir NLP ruhunu yaratan dünya üzerinde başka fazla yer görmedim. Bu harika bir şey ve hepiniz kendinizle gurur duymalısınız. Her zaman görmek istediğim şey bu olduğundan, ağlayacak gibiyim.

Benden bir broşür için yazı yazmam istendi ve bunu şimdi size kendim okumak istiyorum: "NLP diye tanınan disiplin, daha bir adı bile yokken bir grup insan tarafından başlatıldı (Richard Bandler, John Grinder, Leslie Cameron, Mary Beth Megus, David Gordon, Robert Dilts ve ben, adımı vermeme gerek yok). Nasıl bildiğimiz, nasıl öğrendiğimiz, nasıl iletişim kurduğumuz ve nasıl değiştiğimiz üzerine ortak bir merakla işe başladık. Ve değişim sürecini iyi biçimlendirilmiş, ekolojik bir yoldan nasıl etkilediğimiz üzerine. NLP kalıpları bize öğretilmedi; biz öğrenirken ortaya çıktı.

Yaptığınız şeyin ne kadar özel olduğunu anlamanızı istiyorum. Düzenli aralıklarla burada toplanıp, bilgilerinizi grup olarak paylaşmanızın. Çünkü bilgilerin bir insan topluluğu içinde ortaya çıkarılması, dünyanın farklı yerlerinde farklı şekillerde olmaktadır. Bu yüzden, sizi tebrik ederim. Bunu gittiğim her yere taşıyacağım ve dünya üzerindeki insanların yaptığınız şeyi bilmelerini sağlayacağım.

Başlangıçta

Size biraz kendimden bahsetmek istiyorum. Geçmişim, din araştırmaları ve antropolojiye dayanmaktadır. NLP'ye başladığımda, The Structure of Magic (Büyünün Yapısı) adlı kitap henüz taslak halindeydi. Dostum John Grinder, onu bana getirdi ve şöyle dedi: "Bunu oku ve düşündüklerini bana söyle." Kitabı okuduktan sonra cevap verdim: "Biliyor musun, insanların deneyimlerine dayanmaları çok güzel bir şey. Bu, insanların başlarına gelen açıklayamayacakları şeyleri anlamalarına gerçekten yardımcı olabilir. "Çok güzel bir iş." Santa Cruz Üniversitesi, yapmakta olduğumuz şey için bize yardım etti. O zamanlar üniversitenin dekanının bir vizyonu vardı: İçsel disiplin fikirlerinin ve doğa modellerinin yaratıcı bir biçimde biraraya gelerek yeni olasılıklar üretebilecekleri bir ortam.

Bu gece sizlere anlatmak istediğim şey, özellikle New Code NLP'ye (NLP'de Yeni Kodlama) sıcak bakan NLP'de ustalaşma fikridir. Ben buna, "Yeni Kodlama" diyorum. Bu başka bir tanım ve aslında yaklaşık yedi parçadan oluşuyor. Ayrıca, Sistematik NLP'ye de değinmek istiyorum.

Eski Kodlama

NLP'nin, adına Eski Kodlama dediğim, ifade disiplinlerini, Gestalt Terapisi'ni ve sistemler teorisini açığa çıkaran bir ilk tanımı vardır. Bu tanım, dil kalıplarının (meta model), bu kalıpların temsil sistemleri ve alt biçemler, stratejiler, davranışla olumlu niyeti ayırma, 6 adımlık yeniden çerçeveleme dediğimiz yeni teknikler yaratmak, kişisel geçmişi değiştirmek, çağrıştırıcılar ya da fobileri tedavi etmek için bu kodlarla yapabileceğimiz bütün permütasyonlar şeklinde ortaya çıkan deneyimlerin derin yapısıyla bağlantılarını incelemektedir.

Şu soruya birçok kişi tam olarak cevap verememektedir: "Nereden biliyorsun?" Epistemolojik bir soru. İnsanlar şöyle diyorlardı: "Oh, bu geceki gösteriye gideceğim." Ve soruyorduk: "Nereden biliyorsun?" Gözlerinin hareket etmeye başladığını farkediyor ve neler olduğunu merak ediyorduk. Şöyle cevap veriyorlardı: "Şey, kendimi gösteriye giderken görebiliyorum." Ve gerçekten bir şey gördüklerini anladık. Psikoloji, dil ve içsel kalıpları birleştirmeye başladık. Ne tür bir kalıpla karşı karşıya olduğunuzu anladığınızda, kendi kalıplarınızı yaratabilirsiniz.

İnsanlar sadece meta modeli izliyor ve insanların kötü tarafları üzerinde meta modellemelere başlıyorlardı. Neden bütün arkadaşlarını kaybetmekte olduklarını anlayamıyorlardı! NLP'yi bir teknoloji, benim adına tören dediğim bir süreç gibi görüyorlardı. Bir teknoloji parçasında bilgelik bulamazsınız. Bilgelik, o bilginin taşınmasındadır. John Grinder ve ben, şöyle düşünüyorduk: "İnsanları, bilgeliğin nerede olduğunu düşünmeye nasıl başlatacağız?" Ve Turtles All The Way Down: Prerequisites to Personal Genius adlı kitap, 1984'de böyle yazıldı.

Yeni Kodlama

İkinci tanım ya da diğer adıyla Yeni Kodlama, farklı noktalardan yola çıktı; John Grinder ve benim NLP anlayışımız, Gregory Bateson'ın bilgi teorisi ve biyoloji üzerindeki çalışması, Carlos Castaneda'nın Yaqui Kızılderilileri'nin Bilgi Yöntemi hakkındaki kitapları ve Kongo'daki davullar eşliğindeki danslarımız, şarkılarımız ve hikayelerimizden oluşan Afrika deneyimimiz. Bu fikirleri biraraya getirdik ve sorduk: "Daha önce tanımlanmış olan bir şeye nasıl yeni bir tanım getirebiliriz?" Ve yaklaşık yedi parçadan oluşan bir dizi elde ettik.

1. Ruh Hali (State)

Bir tanım, ruh halidir. Sadece ruh hali fikrine bir bakış. Doğada, mükemmelliği model alabileceğiniz ruh hali nedir? Modelleme için iyi bir ruh hali geliştirmeye başlayabileceğimiz noktalar nelerdir? Kendi noktamız hakkında seçim yapabilmek için yapabileceğimiz şeyler nelerdir? Kendi evrimimiz ve ürememiz için olduğu kadar, sorun açısından da ruh haline nasıl bakabiliriz?

Bu, ilk parçaydı. Sonra gözümüzü dışarı çevirdik ve Carlos Castaneda gibi ilginç modellemeler yapmış insanlara bakmaya başladık. Hepsinin ortak noktası, adına "nerk-nerk" dediğim bir durumdu. "Bilmeme" durumu; bilmediğiniz zaman... henüz. Sistemden bilgi topluyorsunuz. Bir şeyleri seziyorsunuz ama, neyi bildiğinizi bilmiyorsunuz. Sezginin olduğu yerde, bir şeyler biliniyor demektir; sadece henüz bilinç seviyesine ulaşmamıştır. Kalıp, henüz kendisini ortaya koymamıştır. Ama beklerseniz ve kalıp devam ederse, bu olacaktır. Bu, Gregory Bateson'ın "bilmenin daima iki yolu vardır" fikriyle birleşmektedir. Önce zihinde bilme ve sonra bildiğimizi bilinçli olarak bilme. Bu ikisi arasındaki ilişkiyi anlamak da vardır.

Ustalığı modellerken, belli kalıplar ortaya çıkmaya başlar. Biri, insanın doğadaki mükemmelliğin veya ustalığın ortaya çıktığı sonuçları destekleyen inançlarını, psikolojisini ve nefes alma şeklini koruyabilme araçlarına sahip olduğu ruh hali hakimiyetidir. Örneğin; olduğunuz yerde otururken, omuzlarınızı gerin, dengesiz oturun ve omuzlarınızı kulaklarınıza doğru kaldırın. Tipik bir gergin duruş. Nefesiniz nasıl? Bu rahat bir duruş mu? Psikolojinizin öğrenmeye uygun olduğunu düşünüyor musunuz? Dikkatiniz nereye yönelmiş? Bu durumda, öğrenmeyle ilgili inançlarınızı koruyabiliyor musunuz? Şimdi duruşunuzu değiştirin, biraz kıpırdayın; hatta kalkıp tekrar oturabilirsiniz. Rahat, dengeli bir şekilde oturun. Bütün bedeninizi gevşetin, gerilimden kurtulun, nefes alın ve yukarıdaki soruları tekrarlayın. Hangi duruş öğrenmek için daha uygun?

Bulduğumuz diğer bir kalıp da, modelle bağlantı kurabileceğiniz en iyi ruh halinin ne olduğudur. Bu, kişinin içsel konuşma, çevresel görüş ve aşırı gerilim filtrelerini kaldırması gereken bir duruştur. Bu, bazen adına trans da denen net bir durumdur. Bu duruş, dikkatimizi model üzerinde kendi sinirlerimizin yerine koyabileceğimiz ve daha sonra değiştirilebilir bir kod oluşturmak amacıyla kullanabileceğimiz kalıplar aramaya odaklamamızı sağlar. Modelleme durumu, sakin, içsel diyaloğun olmadığı, çevresel görüş (bir noktaya bakmakla birlikte gözlerin diğer tüm alandaki değişimleri izlemesinde yani, transta oluşur. E. N.) kullanan bir durumdur.

2. Bilinç ve bilinçaltı ilişkisi

Bu insanlar başka ne yapıyorlardı? Şey, bilinç ve bilinçaltı arasında gerçekten ilginç bir ilişki gücüne sahiplerdi. Bizim birincil dikkat ve ikincil dikkat dediğimiz şey. Bilinç dediğimiz küçük parça her neyse, daha büyük bir alanı besleyerek ilişkinin seviyesini etkilemektedir. Bu insanlar, aydınlanmak için yollar aramaya devam ettiklerini ve bu bilinçaltı-bilinç ilişkisinin seviyesini yükselttiklerini söylemektedirler. "Asla ulaşamayacağınızı" anlamanız, devamlı bir süreç, zamanla artan bir gelişim başlatır.

İkincil perspektiften bakma (karşınızdaki kişinin gözünden kendinizi görme E.N.) denen şeyi kaçınız yaptınız? Grubun çoğu. Son deneyiminizi ilkiyle karşılaştırdığınızda ortaya çıkan şeyi hatırlıyor musunuz? Niteliği çok farklı mıydı? Bunu her yaptığınızda, verimin arttığını söyleyebilir misiniz? Pekala, benim bahsettiğim de bu. Bu ilişkide sürekli olarak ne tür bir mekanizma geliştirmektesiniz? İçinizde kaç kişi meditasyon yapıyor? Kaç kişi dua ediyor? Kaç kişi self-hipnoz uyguluyor? İçinizden kaç kişi, dürüst olmak gerekirse Gregory Bateson'ın dediği gibi, zihnin yüzde yüz hareket etmesini gerektiren şeyler yapıyor?

Ayrıca, Gregory bir şeyde ustalaşmış kişilerin bilinç ve bilinçaltı kaynakları arasında çok gelişkin bir ilişki olduğunu da söylemektedir. Onun deyişiyle, bir usta, bilincinin sıkı düşünceleri ile yaratıcı bilinçaltının serbest düşüncelerini hangi zamanlarda kullanacağını bilir. Milton Erickson'ın at ve binici benzetmesini ele alalım. At bilinçaltımız, binici de bilincimizdir. (Bakınız M. Erickson Öyküsü) İçimizde ata binmiş olanlar, at ve binici farklı yönlere gitmek istediklerinde neler olduğunu bilir. İkisi de hedeflerine kolayca ulaşamazlar ve çok fazla zaman, çok fazla enerji harcanmasına neden olur.

Ustalık ve Yeni Kodlama'nın ikinci parçası buydu.

3. Pratik ve kendiliğindenlik arasındaki denge

Üçüncü fikir; uygulama ve kendiliğindenlik arasında nasıl denge kurarım? Bu, bilinç ve bilinçaltıyla da çok ilgilidir. NLP, sonuç almak demektir. Peki, sonucunuzun sonuç olması gerekmediği bir durumda kaldınız mı hiç? Yoksa, Meksika sınırının güneyine gidersem, şöyle derler mi: "Judy, Eylemsizlik Ülkesi'ne gitmek çok önemlidir." Hayatınızda şunu söyleyecek anlayışa sahip misiniz; "Evet, NLP denen bu ritüelleri öğreniyorum. Bu teknikleri, bu araçları öğreniyorum, böyle yerlere geliyorum ve bunları uyguluyorum. Öğreniyorum ve dünyayı anlıyorum"? Ve bir zaman gelir, her şeyi akışına bırakır, tamamen kendiliğinden davranırsınız. O anda hiç kendinize sormazsınız: "Şimdi, gözleri acaba sağ yukarı mı kayacak, yoksa sol alta mı?" Sadece sistematik bir döngü vardır.

Aiki-do benzetmesini çok severim: Minderin üzerindeyken, pratik yapar, yapar, yaparsınız. Ve başka bir yerde rakibin karşısına çıktığınızda, durup kendi kendinize konuşmazsınız. Hangi tekniği uygulayacağınızı bile önceden düşünmezsiniz. Rakiple karşılaşana kadar bunu gerçekten bilemezsiniz; çünkü bu dış dünyayla yaptığınız bir danstır.

4. Algı pozisyonları (Perspektifler)

Dört numara, perspektiflerdir. Gregory şöyle dedi: "Birini tanımak için iki kişi gerekir." Ve cevap verdik: "Biz üçüncüyü bulacağız." O sırada Robert Dilts ile karşılaştık ve şöyle dedi: "Bu ilginç işi geçen gün yaptım. Fobisi olan biri vardı. Korktuğu şeyin duruşunu almasını istedim ve en inanılmaz şey oldu; yılan da gerçekten korktu." İkimiz de aynı noktadaydık. Ve şu gerçek üzerinde düşünmeye başladık: Benim pozisyonum var, senin pozisyonun var ve bir de üçüncü, nötr pozisyon var; bilginin bulunduğu pozisyon.

Bazılarımız için, bunun zor olduğunu anladım. Oraya gidiyor ve şunu söylemek istemiyorduk: "Şey, bu sadece bir bilgi." Hayır, şöyle demek istiyorduk: "Tanrım! Ne kadar aptalca! Bunu yaptığıma inanamıyorum." Bu, bir kalıptan farklı bir seviyede anlam çıkarmaktır. O zaman, birinci ya da ikinci pozisyonda olduğumdan daha farklı bir açıdan bakıyor ve dünyanın daha büyük bir kısmını görebiliyorum. Üçüncü pozisyondan, dansı görebiliyorum.

(3. pozisyon: NLP'de olaya 3 ayrı perspektiften bakarız. 1. pozisyon kendi bakış açımızdır. Bencilcedir. 2. pozisyon karşımızdaki kişinin değerleriyle, çıkarlarıyla kendimize bakmaktır. Empati dediğimiz şeyi sağlar. Ama ilk iki pozisyon içinde bulunduğumuz döngüsel sistemi anlamamızı sağlamaz. Bu nedenle sistemi anlamak için dışardan ve duygulardan arınmış olarak 3. pozisyondan bakarız. Böylece sıkışan, fasit daireye giren problemden çıkacak kaldıraçları bulabiliriz. E.N.)

Karakter-mantıksal sıfatlar

"Karakter-mantıksal sıfatlar" hakkında kaçınızın bilgisi var? İletişim kurmakta zorluk çektiğiniz birini düşünün; yaratıcı ya da üretken bir paylaşım için kesinlikle uygun olmayan bir durumdur bu. Sevgiye dayanan bir iletişim değildir. İçinizdeki en iyiyi açığa çıkarmaz. Bir şekilde kendinizi sıkışmış hissedersiniz. Bunu yaşayanınız var mı?

Şimdi bir sinema perdesi düşünün. Ekrandaki kişinin kendi gibi hareket ettiğini görüyorsunuz; bana onun davranışını tanımlayan bir sözcük verin şimdi.

"Atılgan."

"Saldırgan."

Pekala. Bu bir tanımlayıcı. Bu kişinin davranışlarından verdiği bütün izlenimler; bu, sizin o kişinin davranış tarzını tanımlama yolunuz. Şimdi, derin bir nefes alın ve kendinizi o kişiyle ilişkiniz açısından inceleyin. Üçüncü pozisyondasınız. Bu sadece bilgi. Ve şimdi, oradasınız, kendiniz gibi hareket ediyorsunuz. Kendi davranışınızı tanımlamak için kullanacağınız kelime ne olabilirdi?

"İçine Kapanık."

Onlar atılgan ve siz çekingensiniz.

"Savunmacı."

Onlar saldırgan ve siz savunmacısınız. Anladınız mı? Bateson'cu filtreyi üzerine koyarsak, simetrik ilişkiler arasındaki farkı elde ederiz ve bu da tamamlayıcıdır. Danstaki yerinizi görmeye başlarsınız. Bunu herkes kendi başına yapsa, pek de eğlenceli olmazdı. Sistem budur: Paylaşıma dışarıdan şöyle bir bakıp, geniş bilgi edinmek ve bir adım geri çekilip şunu diyebilmek; "Oh, bu kişiyle nasıl dans ettiğimi şimdi anlıyorum," ve yolunuzu çizmek için ne gibi seçenekleriniz olduğunu görürsünüz. Bu pozisyondan bakarak, şunu sorabilirsiniz: "Ne? Bu bilgiyle geri çekildiğimde, aradaki iletişimin seviyesini düzeltebilir miyim yani?" Sistemin bir parçası hareket ettiğinde, bütün sistemin hareket ettiğini bilerek cevap verirsek, evet.

Bu sezgisel pozisyonlar tamamen yeni bir olasılıklar dizisini harekete geçirdi ve meta modelle bağlanmaya başladı. Etki-tepki kalıbı ile. Bir kalıbın hayatımda nasıl bir biçim aldığını düşündüğümde, benim ve onların oynadığı kısımları anlamaya başladım; ve birini suçlar ya da kendimi suçlanmış hissedersem, bu bir etki-tepki ilişkisidir.

Yaratıcılık

Eğer yaratıcılık açısından düşünürsek, sezgisel pozisyonları kullanmanın oldukça eğlenceli bir yolu vardır. Sizi gerçekten hayata çeken bir sanat eseri düşünün. Bu, bakıp da, sadece "Hey! Çok güzel!" dediğiniz bir şey değildir. Daha çok, ruhunuzun derinliklerinde hissettiğiniz bir eserdir. Bu, izleyici, dinleyici ya da okuyucu açısından yaklaşarak eseri takdir etmektir.

Şimdi, onu yaratan sanatçının yerini alın. Sezgisel pozisyonu uygularken, kendi sinir sisteminizde aynı etkiyi yaratmak için ressamın, heykeltraşın ya da bestecinin hareketlerini taklit edin. Oradadır; uzun zamandır içinizde hareket ettirmediğiniz yerde.

Ormanda yaşayan, dışarıyı ve ufku hiç görmemiş bir Pigme düşünün. Ufku görebilecek şekilde yaratılmış, ama farkı anlayabileceği biçimde göz sinirleri hiç kullanılmamıştır. Nesneler kendisinden o kadar uzaktadır ki, aslında bir bizon gördüğünde, onu böcek sanmaktadır.

(Grinder ve De Lozier Afrikalı bir pigmeyi ABD'ye getirirler. Pigme sık ağaçların arasında yaşadığı için ufku hiç görmemiştir. Bu nedenle ufuk ve uzaklık kavramları oluşmamıştır. Ona ABD'ye geldiğinde uzaktaki bizonları göstermişler ama yerlinin algılamasında uzak olmadığı için bizonları küçük böcekler sanmıştır. Daha detaylı bilgi için Turtles All the Way Down'a bakabilirsiniz E.N.)

İkinci pozisyona geçmek, içimizdeki sinirleri harekete geçirmeye başlayabileceğimiz bir yöntemdir. Sonra geri çekilip kendinize şunu sorabilirsiniz: "Bu sanatın izleyicisi olmakla uygulayıcısı olmak arasındaki fark nedir?" Ve, "Oradayken inandıklarımı buradaki inançlarımla karşılaştırdığımda bir fark var mı? Yaratıcılık yeteneklerim hakkında inançlarım değişiyor mu?" Öyle olduğuna bahse girerim.

Bu yüzden, sezgisel pozisyonlar düşüncesi, bir dansa farklı açılardan bakarak bilgeliğin artacağını savunur. Benim kişisel haritamdan senin kişisel haritanı anlamaya ve sonra da ilişkiye dışarıdan bakış noktasına geçişi gerçekten düşünmek, bize bilgeliğin temellerini verir.

5. Dikkat

Beşinci tanım, dikkatle ilgilidir. Dikkatimi nasıl kullanıyorum, nereye veriyorum ve yerime nasıl dönüyorum? Bu küçük hareketlerle ve metafor olarak daha büyük hareketlerle olur. Dikkatimi bir yere odakladığım anda, dünyanın geri kalan büyük bölümü silinir ve bu, "silme" adı verilen meta model kalıbıyla bağlantılıdır. NLP uygularken bile dikkatimi tamamen göz hareketlerine odaklayıp, diğer genel bilgileri kaçırıyor muyum? Birinin kolyesine odaklanıp, göz renginin güzelliğini farkedemediysem, ona pek yardımcı olamamışımdır. Ve sonra bu kadınla ilgili kolyesine dayanarak halüsinasyon görürsem, Sonuç Adası'na inip onu kadının boynundan almaya çalışabilirim!

Biriyle sohbet ederken dikkatinizi kuşların sesine verirseniz, ne olur? Dikkatinizi farklı bir yöne çeker mi? Davranışınızı daha yaratıcı bir hale getirir mi? Bir fark yaratır mı? Eğer dikkatiniz belli alt modeller dahilinde belli betimlemelere yönelmişse, bir yönünü değiştirdiğinizde neler olur? Çok küçük ya da çok büyük bir şeyi değiştirebilirsiniz. Örneğin; burada biriyle iletişim kuruyorum ve... Honduras'daki bir kadın oluyorum. Bu bir fark yaratır mı?

"Hayalet Tollbooth" hikayesini okudunuz mu? En sevdiğim kısım, doğduklarında büyüdükleri zaman başlarının olacağı hizada bedenleri havada yüzen insan ırkının anlatıldığı yerdir. Sonra, yukarı doğru değil, aşağı doğru büyüyorlar. Böylece bakış açılarını hiç değiştirmek zorunda kalmıyorlar.

Bu karakter-mantıksal sıfatlara tekrar dönersek, ilişkisel döngüyü nasıl yönlendirebileceğimizi bulmak için dikkat fikrini kullanabiliriz. Örneğin bir sohbet sırasında, dikkatimin nereye yönelmiş olduğunu farkedebilirim; ses tonu, mimikler, yüz ifadeleri ya da içsel sezgiler gibi. Dikkatimi paylaşımın küçük bir noktasına odakladığımda, pozisyonumun yaratıcı olmayan, zor veya sorunlu bir yargılamaya doğru kaydığını anlayabilirim. Fikir, dikkatimi nereye odakladığımı bulmak, katılımın farklı bir noktasına geçmek ve elbette, katılımın seviyesinin olumlu bir yöne kayıp kaymadığını farketmektir.

Bu, sisteme bakmanın başka bir yoludur; bazen küçük parçalara bölmek, bazen de büyük resme bakmak isterim. Olasılıklar süreci boyunca, sistemi hem kendim için hem de karşımdaki insan adına en az çabayı harcayarak olumlu bir yöne çevirebileceğim noktalar çıkacaktır.

6. Filtreler

Annem bana şöyle derdi: "Judy, hayat yolunda elinde bir çekiçle yürürsen, inanılmaz sayıda çiviyle karşılaşırsın." Bana filtreleri öğretiyordu. Dünyayı belli bir şekilde damgalarsanız, her zaman göreceğiniz bu olur, ve her zaman yaptığınızı yapmaya devam ederseniz, her zaman alacağınız da aynı şey olacaktır. Hiç "kaplumbağa" oyunu oynadınız mı? Yolda arabayla giderken, birinin Volkswagen marka bir araba görüp "kaplumbağa!" diye bağırmasıyla oyun başlar ve en çok Volkswagen gören oyunu kazanır. Filtrenizi Volkswagen'lara odakladığınız anda, onlar artık her yerdedir.

Filtre bilgisi için tasarlandık. Büyük bir filtre, inanç olabilir. Bir şey benim için inanılır durumdadır, çünkü bilgiyi belli bir biçimde düzenlemişimdir. Sadece belli bir bilgiyi kabul edersem, daha derin deneyimlerimle onu bağdaştırır ve şöyle derim: "Ah-ha! Haklıyım işte. Artık gerçekten inanıyorum." Bu yüzden sadece inanç sistemlerine ve filtrelere değil, inanmama sistemlerine de bakmak önemlidir.

Belli bir filtrem varsa ve dikkatimi o filtrenin dışına çıkarmıyorsam, o zaman o filtreye dayanan inancımı güçlendirecek şekilde daha derin deneyimler edinmem çok kolaydır. Fırsat yaratacak şekilde dikkatinizi etrafa yaymak için ne gibi mekanizmalarınız var; ve şunu sormak için: "Dışarıda başka ne var?" Çünkü bu farklılık, fark yaratacak şeyi bulmaya götürür.

Birleşmiş Milletler'de, fark ile rahatsızlık arasında büyük bir ayırım yoktur. Büyüdüğüm Oklahoma'da tutum şuydu: "İşte farklı bir şey. Vurun!" Sürücü ehliyetinizi alırken, Ulusal Atıcılık Kulübü'ne de üye olurdunuz. Gerçekten güzel insanlar, ama filtrelerinin dışına pek çıkmıyor ve farklı bir şeyi kabul etmiyorlar. Ama dünya artık değişiyor.

Filtrelere felsefi açıdan yaklaşabiliriz: "Gerçekten dünyada olanları mı, yoksa beynimin arkasındakileri mi görüyorum?" Ama şunu sormak daha yararlıdır: "Kaldırabileceğim filtrelerim neler?" Ve o zaman, ötemizde daha fazla alan olduğunu bilebileceğimiz şekilde haritamızı genişletiriz. Çoğumuz, o haritanın sınırları dışında kalan şeylerin rahatsız edici olduğunu düşünürüz. Sahne korkusu olan biri ve gerçekten korkan biri arasındaki farkı ele alalım. İki durumda da belli psikolojik sinyaller vardır. Aynı olan ve tamamen farklı olan kısımlar vardır. Bu durumlardaki küçük farkları anlayabilmek, belli filtreleri kaldırmaya başladığınızın işaretidir.

Bu kişiyi olabildiğince dolaysız mı görüyorum, yoksa bu kişi hakkında halüsinasyonlardan oluşan bir dizi filtrelerim mi var? Castaneda'nın dediği gibi; her bebek büyücü olarak doğar, her bebek "nerk-nerk" durumunda doğar, bilmeme durumunda... bütün olasılıklara tamamen açık olarak. Ve sonra şartlanmış vizyon ve dil gelir. Bu iki büyük filtre, oluşmaya başlar. Bu oluşum, dil, içsel dünya ve çocuk daha derin bir yapı geliştirirken olanlar arasında bir ilişkidir. O daha derin yapıdaki kurallar arasında etki-tepki, isimleştirme, dev silmeler, aşırı genelleme gibi ilişkiler varsa, çocuk için doğal sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Kaç kişi birden fazla dil konuşuyor? Diğer dili konuşurken kendinizi farklı hissediyor musunuz? Bu, belli filtreleri edinmenizin bir yoludur. Politik bir diğeri; din, kadın/erkek ve canlı/cansız ayrımı da aynı şekildedir. Bu sandalyenin hareket ettiğini görememem, hareket etmediği anlamına gelmez. Sadece, farkedecek araçlarım yok demektir.

Bilmediğiniz şeyi bilemezsiniz, ama bunu bilerek, daha farklı seviyede iş görecek bir inanç geliştirebilirsiniz. Bilmediğimi bilirsem, haritamın dışına çıkabilmek için ne gibi filtreleri kaldırmam gerekir? Daha önce görmediğiniz her şeyin aynı göründüğünü söyleriz. Kendinize şunu sormalısınız: "Kendimi sınırlarımın dışına çıkarmak için hayatımda ne gibi düzenlemeler yaparsam etrafımdaki bilinmeyen ulaşılır hale gelebilir?"

7. Çok yönlü tanımlar

Son tanım, tanımların kendisidir. Dünyanın çok yönlü tanımları; algısal pozisyonlara karşılık gelir gibi. Bu NLP denen şeye genel olarak bir bakın; bunu başka kaç şekilde tanımlayabilirim? Başka bir tanım yapmak için nereye yönelebiliriz? Bir antropolog olarak, başka bir kültüre gitmek isterim, çünkü içimde bu var. Aynı türden herkeste bu güdü vardır. Güdü diyorum, çünkü New York'luları hala sorguluyorum! Evrim farklı olabilir mi? Aynı olduğumuz yerler var. Farklı olduğumuz yerler de. Bizi aynı kılan, aynı türden olmamızdır. Biçimlerimiz aynı, ortak bir dilimiz var ve aynı sinir sistemlerine sahibiz. Sadece incelemek ve üzerinde konuşmak için farklı yöntemlerimiz var; ve sadece dünyanın farklı yerlerinde  dikkatimizi farklı şeylere veriyoruz.

Aktif rüya alıştırması

Yeni Kodlama'yı deneyimlemeniz için size küçük bir alıştırma vereceğim. Amerikan yerlilerinden geliyor ve adına aktif rüya deniyor. Uyanıkken rüya görmek gibi ve hem sorunları çözmek hem de güzel zaman geçirmek için bir yöntem. Zihnin daha büyük bölümlerinden bilgi toplamak için modelleme durumunu, dikkati odaklamayı, filtreleri ve üçüncü perspektifi kullanıyor.

1) Önce bir amaç belirleyin ya da bir filtre kurun. Vermeniz gereken büyük bir karar ya da çözmeniz gereken bir sorun olduğunu farzedelim. Bilgi toplamak için zihnin daha büyük bölümüne sorduğunuz soru budur.

2) İkinci adım, bilmeme ya da "nerk-nerk" durumuna geçmektir. Bunda, şu özellikler bulunur: İçsel konuşmanın olmaması; sınırlı vizyon; aşırı gerilimin olmaması. Sistemi gözden geçirmek ve gerilim olup olmadığını kontrol etmek gerçekten iyidir; ben buna "temizlik" aşaması diyorum. Amaç, kendinizi kontrol etmektir: Sisteminizde gerilim var mı ve olması gerekiyor mu? Çünkü "zorlamaya" başladığınızda, omuzlarınız dikilecek, dikkatiniz daralmaya başlayacak ve ne kadar çok zorlarsanız o kadar daralacaktır. Her şeyin gevşemesi gerekmez. Biraz gerilim isteyebilirsiniz (canlı olduğunuzu hissettirir); ama aşırıya kaçmayın.

3) Sonra bu durumda bir yürüyüşe çıkın. Olan her şeye açıksınızdır ve dış dünya size bir sembol sunduğunda hemen farkedersiniz. Farkına vardığım bir sembolün ortaya çıkması genellikle beş-on dakika sürer. Sembol görsel, işitsel bir şey veya bir çamur birikintisine basmanız olabilir! Bu da mümkündür. Bu iki şekilde düşünülebilir. Batı tarzı, bilinçaltının önemli bir sembol yakaladığını söyler. Amerikan yerlileri için ise, bu evrenin size verdiği bir armağandır. İkisi de güzel, ama farklı bakış açılardır. Kolay ve rahat yürümeye dikkat edin.

4) Sembolü, amacınıza, kararınıza ya da sorununuza bağlı olarak değerlendirin. Sonra sembol olun. Sembolle ikinci pozisyona geçin. Kendinize sorun; "Ben sembolsem, ne gibi özelliklerim var?" Örneğin; yoluma bir ağaç belirgin biçimde çıktıysa, bu bir semboldür. Eğer ben o ağaç olsaydım, ne gibi özelliklerim olurdu? Sağlam köklerim, esnek bir tepem olurdu ve güzel küçük kuşlar dallarıma yuva yaparlardı.

5) Bundan sonra, üçüncü pozisyona geçin; izleyici, şahit pozisyonuna. Üçüncü pozisyondayken, amacınız ve sembol arasındaki ilişkiyi inceleyin. Amacınız ve sembolik bilgi nasıl bağdaşıyor? Düşüncem bu yeni bilgiyle nasıl değişiyor? Belki amacıma saygılı kalarak daha esnek olmak için yollar bulabilirim; belki zamanlama açımı değiştiririm ve bu bir fark yaratır.

Bana göre, bu alıştırmanın amacı bilgi toplamaktır. Amacımı belirlemek için bilincimi kullanmak isterim, çünkü sorunun ortaya çıktığı düzlem burasıdır. Zihnin daha büyük bölümüne giden hatların açık olmasını gerektirir. Ayrıca, bilinç ve bilinçaltı arasındaki bağlantıyı derinleştirmek için de bir araçtır.

Sistematik NLP

Eski Kodlama ile Yeni Kodlama'yı alıp, nerede aynı, nerede farklı olduklarını ve nerede birleştiklerini sorarak daha fazla tanımlar üretebiliriz. Elde ettiğimiz şeyler, Sistematik NLP'nin temelleridir. Ve küresel anlamda olanlar, bence dünyanın uzaydan çekilen görüntüleri gelmeye başladığında ortaya çıktı. Dünyayı, daha önce hiç görmediğimiz bir açıdan gördük. Aşağıda sınırlar ve ülkeler olduğunu biliyoruz, ama yukarıdan baktığımızda, hiçbiri görünmüyor. Sadece büyük bir yer var. Ve o zaman bilimde de diğer şeyler olmaya başladı; kaos teorisi, kesir geometrisi ve fizikte olan diğer şeyler gibi.

Kendinizi harekete geçirmek için bir yolunuz olduğunda, filtrelerinizi değiştirin, başka biriyle döngüye girdiğinizde farkedin, karakter-mantıksal sıfatlar kullandığınızda farkına varın; orada, o kişiyle iletişim kurarken, dikkatinizi nereye veriyorsunuz? Ve dikkatinizi başka bir yere yönelttiğinizde, bu bir fark yaratıyor mu? Bu tek nokta. Bu tanımlar birleşmeye başladığında, gelişimine yeni başlayan Sistematik NLP'ye ulaşırsınız.

Başlangıca geri döndüğümde, NLP sistematik zaten. "Sistematik", bütün bu zihin anlamına geliyor. Ama kodlamaya başladığımda, çok da sistematik olmuyor. Doğru mu? Çünkü kodlama, asla zihnin bütünü değildir; sadece bilincin dışarı çekip şunu söyleyebildiği parçadır: "Pekala; bu, bunu simgeliyor, bu da onu."

Kodlama. Bu bir paradokstur. Bir şeyi kodladığınızda, artık sistematik midir? Sistematik doğasını korumak için, ne seviyede düşünmemiz gerekir? Bana sorarsanız, keşfedeceğimiz yeni bir anlam yoktur; sadece unutulmuşu düzenlememiz ve yeniden netleştirmemiz gerekmektedir.

O halde asıl soru, onu bedene nasıl geri getireceğiz? Sistemin doğal varoluşuna bakmalıyız. Sistemin kendini nasıl vurguladığına bakmalıyız. Dengesini kaybettikten sonra tekrar nasıl bulduğuna bakmalıyız. Bu holistik, yani sistematiktir. Ve sanırım, bu NLP'nin bir sonraki mücadelesi.

NLP konferansından alınmıştır. Paddington.

Londra, 19 Nisan 1993.

Kaynak: NLP World, Volume 2, No: 1

Mart 1995

Çeviri: Selim Yeniçeri



Not: Judith De Lozier, NLP'nin ortak kurucuları arasında sayılabilir. John Grinder'in eski eşidir. Aşağıdaki kitapların ortak yazarlarındandır.

- NLP Volume 1

- Patters of Hypnotic Techniques of Milton H. Erickson

- Turtles all the way down.



Dr. JOHN GRINDER İLE BİR RÖPORTAJ

Yeni bir inceleme alanı geliştirmiş birkaç kişiden biri olarak, bu durumda olmanızı mümkün kılan şartlarla ilgili düşünceleriniz nedir?

Batı Avrupa gelenekleri içinde, buluşu şekillendiren işe doğal olarak katkıda bulunurken araştırmacının kendi belli etkilerini de yansıtmasının mümkün olduğunu gösteren bir benzetme vardır. En basit şekliyle bu, buluşu yapan asıl devlerin omzuna çıkarak onların görebildiklerinden fazlasını gören yeni bir kişi olarak tanımlanabilir. Bence, bu oldukça büyük bir yanılgıdır ve kendi deneyimlerime göre, çok da uygun bir bakış açısı değildir. Fiziksel bir benzetme yerine -benden önceki devlerin omzuna çıkarak yeni bir yükseklik kazanmayı kastediyorum- bence Bandler'ın ve benim başlangıçta yaptıklarımızı -NLP'nin klasik tanımında- daha fazlasını görmekten çok, konuya farklı bakış açılarından yaklaşmak şeklinde değerlendirmek daha doğru olur.

Bu yüzden NLP'yi yaratmamızı sağlayan durumlardan biri daha önce yapılmış çalışmalarken -özellikle Russell, Turing, Godel, Chomsky ve Bateson'ın çalışmalarının yanısıra Perls, Satir ve Erickson'ın da belirgin modelleri- bizim gayretlerimizin kattığı asıl değer, yaygın bilgileri bir kenara bırakarak, alandaki aktif araştırmacıların büyük çoğunluğunun varsayımlarını reddederek, kalıpların sınırlarını zorlayarak, başkalarının çevremizde serilen yolları keşfetmek için izleyebilmesini mümkün kılan yöntem araçları yaratarak (araştırmaların normal içeriğinden daha yüksek bir seviyede) dünyayı yeni bir yaklaşımla tanıştırmaktı.

Stephen Jay Gould'un güzelce ifade ettiği gibi: En iyi düşünürler, yeni organize vizyonları olan ve bunları karmaşık bir dünyada asla bütün detaylara "evet" demeden maceracı (ve bireysel) bir ruhla izleyenlerdir.Panda's Thumb, sf. 243 Bu yüzden, bir alanda araştırma yapan kişi araştırmaya sağlıklı bir saygı duyarken, aynı zamanda kendisinden önce yapılmış araştırma ve çalışmaları da aynı derecede sağlıklı bir saygısızlıkla inceleyecek bilgeliğe sahip olmalıdır.

George Barnard Shaw'un dediği gibi: Makul insanlar kendilerini dünyaya uydurmaya çalışırlar. Makul olmayan insanlar ise dünyayı kendilerine uydurmaya. Bütün ilerlemenin makul olmayan insanlara bağlı olmasının nedeni budur.

Öyle olsun! Richard Bandler ile birlikte NLP çalışmalarına başlarken, zaman içinde neler olacağı hakkında bir fikriniz var mıydı?

Bu keşif yolculuğuna çıktığımız ilk zamanları düşündüğümde (geliştirdiğimiz klasik NLP kodu; 1973-1978 arası), bir devir açtığımızın farkında olduğumuzu hatırlıyorum ve örnek olarak, ben, şahsen, bu konuda Thomas Kuhn'un paradigma değişimleri sırasındaki tarihsel koşulları detaylıca incelediği mükemmel çalışmasını (The Structure of Scientific Revolutions-Bilimsel Devrimlerin Yapısı) rehber olarak kullandım.

Örneğin; ikimizin de alanda -psikoloji- ve özellikle tedavi uygulamaları konusunda o zamana kadar deneyimli olmamamızı bir avantaj olarak görüyorum; bu olgu, Kuhn'un devrimlerin tarihsel incelemesinde verdiği şartlardan biridir. Bandler'ın ne düşündüğünü bilmiyorum, tabii.

Peki NLP'nin gelişimi beklentilerinize hangi noktalarda uydu, hangi noktalarda saptı?

NLP'nin keşfi ve gelişimi süresince taşıdığım beklentilerden biri, NLP ile NLP uygulamaları arasındaki kesin ayırımı yapmayı denediğimiz çalışmamızla insanların ilgileneceğini düşünüyordum. Bu ayrım yapıldığında, o zamanki beklentime göre, ikimizin yarattığı (Meta Modeli ya da Kesin Model, Temsil Sistemleri) ya da keşfettiği (Milton Modeli) meta araçların farkında olan gönüllü gruplar dünyaya önermek üzere yeni mükemmellik modelleri yaratacak ve tanımlayacaktı.

Bu olmadı ve büyük bir hayalkırıklığına uğradım. NLP popüler biçimde tanıtılmış ve Bandler ile benim o zamanki düşüncemize göre belli bir mantık seviyesinde açıkça anlaşılmıştı. (Meta, Yunanca'da "büyük, üst" anlamına gelir. E.N.) NLP'nin kendisi (mükemmellik modeli) ile uygulamaları ve sonuçları arasındaki bu ayrımın yapılamaması, olağanüstü vasat bir durum.Bundan sonra NLP'nin nasıl devam etmesini istersiniz?Yukarıdaki soruya verdiğim cevapta kendi adıma belirttiğim gibi, NLP'nin uygulamalarından açık bir biçimde ayrıldığını görmeyi ve adanmış bir grup araştırmacının yeni mükemmellik modellerinin peşinden gitmesini isterim. Bu, alınan mesajın olması gerektiği şekilde dünyaya iletildiğini bana gösterecektir.

Sizi ve Judith DeLozier'ı Yeni Kodlamayı geliştirmeye iten nedir?

80'lerin ortalarında beni ve DeLozier'ı Yeni Kodlamayı geliştirmeye iten bağlam, zamanında düzeltmiş olmayı dilediğim iki özellik taşımaktadır:o Yarattığımız kalıpların mekanik, ritüelist uygulamalarına kendilerini hapsetmiş çok sayıda insan vardır. Yeni Kodlama klasik yapının uygun biçimde basitleştirilmiş bir halidir ve ritüelist davranışlara kapı olarak görünen belli tahmini tuzaklar barındırmaktadır. Yeni Kodlamanın gelişmesine engel olan şeylerden biri budur. Bunun sonucunda, Yeni Kodlama insanları ritüelist davranışlardan kurtarmasını umduğum ikinci bir tanımın yaratımıdır. Ne yazık ki, NLP uygulamalarına hapsolmuş insanlara yeni alıştırma ve kalıplar sunmaktan öteye gidemedi.o Yeni Kodlamanın gelişiminde karşılaştığım ikinci engel, daha önce ortaya konandan daha yüksek mantık seviyesinde bir bağlam sunulmasıydı. Bu, NLP'nin çok daha geniş tarihsel süreçteki bir adım ya da aşama olduğunu bir şekilde gösteren ahlaki, kültürel ve düşünsel şablonlar belirlemek demekti; ki, bu da, batının kültürel ve düşünsel gelişimine nerede uyduğu anlamına gelir.

Klasik NLP ile Yeni Kodlama arasındaki farkları nasıl tanımlıyorsunuz?

Yeni Kodlama, Klasik NLP'den iki yönden ayrılmaktadır:o Birincisi, yukarıda da belirttiğim gibi, NLP'nin daha geniş konularla karşılıklı pozisyonunu belirleyen daha yüksek seviyede tablolar vardır. o İkincisi, Yeni Kodlamada kişinin NLP ile eğitmeye çalıştığı bilinci ve bilinçaltı arasında kesin ve bana göre uygun bir ilişki sağlayan bir dizi kapılar vardır. Bu, böyle birinde bir kişilik benzeşmesi olduğunu vurgulamaya kadar gider. Diğer bir deyişle, kişisel bütünlük oluşturmakta ve sürdürmekte başarısız olan biri, Yeni Kodlamayı uygulamakta da sürekli başarı gösteremeyecektir. Bu, çok, çok sevdiğim bir tasarımdır; kendini düzelten bir sistem karakteristiklerine sahiptir. Diğer yandan, söylediğimiz gibi, bu kapılar sayesinde klasik NLP ile eğitilmiş birkaç kişi kendisini Yeni Kodlamaya uydurabilmektedir. NLP topluluğunun içinde ve dışında, bazı insanların kendilerini "görsel", "işitsel", ya da "dokunsal" diye tanımlamasına yolaçan bir kavram kargaşası var.

Temsil sistemlerinin fonksiyonlarını ve NLP'deki yerlerini açıklayabilir misiniz?

Evet, bu çok kolay! Temsil sistemi malzemelerini (örneğin göz hareketleri kalıplarını, bilinçsiz hareket seçimlerini) kullanan biri aşağıdaki önermelere uygun hareket ettiğinde ve bunları tanıdığında bütün sorun çözülecektir:Bir temsil sisteminin geçici değerinin teşhisi otuz saniyedir. Bu, kalıpları bulduğumuz zamanki orijinal amacıma uygun davranışı garantiler; yani tam olarak ifade etmek gerekirse, karşımdaki kişinin andan ana değişen bilinçsiz tercihlerini ve stratejilerini (ve yanılgılarını) bilmek için bir tahmin yöntemi olarak kullanılmasıdır bu. Uygulayıcının her otuz saniyede bir strateji seçimlerini (ya da bu muhteşem kaynaklara ulaşmak ve kullanmaktaki kusurlarını) teşhis etmek için bir destek olarak bu yönteme başvurması gerekir.

NLP'nin başlangıçtaki hali ile şimdiki hali arasında üç şeyi değiştirebilseydiniz, bunlar neler olurdu ve değişimler sizce nasıl bir etki yapardı?

Üzgünüm ama bu soruyu geçeceğim. Bu, yapmadığım bir şeyi yapmış olsaydım neler olurdu türünden bir soru. Bunu asla yapmayacağım için, araştırmaya da niyetim yok. Bana göre prensip açık; hayata geçirmeyeceğim konularla ilgilenmem. Bence, bu bir zaman kaybıdır ve dünyada gerçekten bir şey başarmaya çalışan birini yanlış yönlendirmek olabilir.

NLP eğitimine yeni başlayan biri size hangi eğitimciyi seçmesi gerektiğini ve eğitiminden en yüksek verimi nasıl alabileceğini sorsaydı, hangi kriterleri temel almasını ve eğitimine nasıl yaklaşmasını önerirdiniz?

Bence bu önemli bir soru. İlk olarak, böyle bir kişiye eğitimcisinin uygunluğuna dikkat etmesini söylerdim. Daha açık olmak gerekirse, potansiyel eğitimcisini kasıtlı olarak kışkırtmasını ve eğitimcinin kişinin durumuyla ilgilenme şekli ile hazırladığı cevabın değerini taktir etmesini tavsiye ederdim; ilişki seviyesinde olan, içerik seviyesinde olandan daha önemlidir. İkinci olarak, o kişiye aktif olarak şüpheci davranabileceği bir eğitime girmesini söylerdim; yine daha belirgin olmak gerekirse, herşeyi sorgulamasını, eğitimcinin sunduğu her konu için ilk elden kanıt istemesini (kişisel deneyim) tavsiye ederdim. Buna ek olarak, benim ahlak anlayışıma göre, her kalıbın üç içeriği barındırmasını sağlamak bir eğitimcinin sorumluğudur (sunumun şekli, eğitimcinin faaliyet tarzına göre değişim gösterebilir):o Ögelerin ayrımını ve sıralamasını da içermek üzere kalıbın tanımı;o Kalıbı uygulayan kişinin alabileceği sonuçlar; o Belli bir kalıbın bağlamına uygun düşecek kalıp seçilirken dikkat edilmesi gereken şartlar.Ayrıca, NLP eğitimine başlayan kişinin kendisinde yapması gereken bazı düzenlemeler vardır:o Sunulan zihinsel haritayı varolan haritasına uydurma eğilimine başarıyla direnmesi (örneğin; "Aa! Çağrıştırıcılar [Anchoring] tıpkı Pavlovcu şartlandırmaya benziyor!" gibi). NLP'nin kalbindeki kalıplar, önceki X, Y ve Z'lere benzemediği gibi, kişi bunları kendi kalıplarına uydurduğunda hayalkırıklığına uğrayacaktır; ya da yeni bir şey öğrenmekten geri kalacaktır. o Kişisel deneyimle sunulan her bir kalıbı denemeli ve test süresince bir uyum düzeyine çıkmalıdır. Bir kalıbı özümsemeden denemek, sadece zaman kaybıdır.

NLP eğitimcilerinin ne tür geçmişe ve birikime sahip olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Kişisel benzerlik, parıltılı zeka, derin, dipsiz bir merak, yeni kalıpları keşfetmek için güçlü bir istek, kendini sınıfta tekrarlamaya karşı fobik bir yaklaşım, kişisel ve mesleki inançlarında yanıldıklarına dair sürekli bir kanıt arayışı, sağlam kişisel etik değerler, fiziksel zindelik, NLP'yi uygulamak istedikleri her alanda gerçek yaşam deneyimleri ve mükemmel bir mizah anlayışı.

Son yıllarda resmi NLP eğitiminde fazla bir yol katetmediniz. Siz ve ortağınız Carmen Bostic St Clair bu süre içinde ne yapıyordunuz? Dünyanın neresinde ve ne için çalışıyordunuz?

Quantum Leap şirketi dahilinde, ortağım Carmen Bostic St Clair ve ben, Bandler ile birlikte kişisel seviyede geliştirmiş olduğumuz araç ve modelleri güçlendirerek grup seviyesine (şirketler, iş grupları, hükümetler, enstitüler, spor takımları vs gibi) taşımak için çalışıyorduk. Bu yüzden çalışmamız bir tür danışmanlığa dönüştü ve genellikle "Yeniden Mühendislik" (Re-engineering) veya "Kritik İşler İçin Yeniden Tasarım" diye adlandırdığımız bu çalışmalarda şunları başarmaya çalıştık:o Müşteri organizasyonu daha üretken hale getirmek;o Müşteri organizasyonu daha kârlı hale getirmek; o Organizasyon çalışanlarının (sonuçta şirketteki bütün çalışanların dahil olduğu iş gruplarındaki mekanizmayı kullanarak) yaptıkları işi daha zekice kontrol etmelerini (bu süreçlerin sahibi haline gelmelerini), şirketteki diğer çalışanlarla paylaşımlarını, iş arkadaşlarının değerini anlamalarını ve takdir etmelerini, organizasyondaki diğer çalışanlardan da aynı anlayışı, takdiri ve talebi beklemelerini teşvik etmek. Bir anlamda bu aktivite, yaşadığımız dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye ve bu büyük hedefin farkındaymış gibi davranmaya büyük bir bağlılığın sağlam bir ifadesidir; dolayısıyla iş başarısı bağlamında kullanabileceğimiz etkili bir maniveladır. Herkes öyle ya da böyle işe dahil olduğundan, bu alanda yeni bir standart (ya da paradigma) yaratmak, en büyük ilhamı verecektir.

Şirketinizin adı Quantum Leap* Inc. Şirketinize bu ismi verirken için siz ve Carmen nereden esinlendiniz?

Quantum Leap, 1987'de Carmen Bostic tarafından yaratıldı. Onunla bir iş danışmanlığı kontratı imzalarken, Yönetici Başkanlık yaptığı bazı şirketlerde çalışıyordum ve Carmen Bostic'in pazarlık, ilişkiler ve iş hayatında bir dahi olduğunu düşünüyordum. Organizasyonuna 1988'de katıldım. Quantum sözcüğü (popüler kullanımının aksine) en küçük enerji (ya da ışık) birimi anlamına gelmekte ve leap kelimesi de devamsızlığı temsil etmektedir. Bu yüzden quantum leap ifadesi, bir paradoksa yaklaşımdaki gerilimi yansıtmaktadır. Fikir oldukça basittir: Yeni şirketi bir hiçlikten oluşturmak amacıyla organizasyon yapısını tamamen yıkmakla başlayarak iş sürecinin yeniden yapılandırılması gerektiği konusunda ısrar eden Michael Hammer'a tam karşıt olarak. Bizim yaptığımız, yukarıda listelenen üç kritere uygun olarak bir organizasyonun tam potansiyeline ulaşması için yapılması gereken değişimlerin "neler" olduğunu ve "bunların" "nerelere" konması gerektiğini bulmaktır. Uyanık bir okuyucu, organizasyonları başarılı şekilde değiştirmek için sistemli düşüncenin ve hareketin gerektiğini savunduğumuzu hemen anlayacaktır; sık sık konuşulan ama nadiren başarılan bir şeyi yani.Daha açık olmak gerekirse, Quantum Leap ifadesi, her sınıftan müşterilerimiz için "en büyük farkı yaratmak için en küçük değişimi gerçekleştirmek" yeteneğimizi yansıtmaktadır. Bu, danışmanlığımızın hızlı ve etkili olduğunu iddia etmektedir.

Kalıp belirlemesi, anlaşılan sizin için önemli bir konu. Bunun NLP'deki yeri hakkında bir şey söylemek ister misiniz?

Kalıp belirlemesi, gerçekten de modelleme sürecinin ilk adımlarından biridir ve o olmadan bir model yaratmak açıkça imkansızdır. Daha genel konuşmak gerekirse, kalıpları tanımlama yeteneği olmadan (bazı kişiler bu ifade için "yaratma" ve "tanımlama" kelimelerinin birleşiminden oluşan bir sözcüğün daha uygun olacağını söylemektedirler), herhangi bir kalıbın kendisini öğrenmek imkansızdır; bu fikre katılıyorum. O halde, kalıp belirleme yeteneğinden daha temel olan şey ne olabilir?

Carmen Bostic St Clair ve siz, Mart 1997'de Avustralya'da bir seminerde ilginç bir metafor kullandınız. Bunun, bireylerin dünyaya yaklaşımı açısından önemi nedir?

Aslında örneğin tamamı metaforik değildir; açıkçası, günlük deneyimlerimizdeki geniş bir genellemeyi kapsamaktadır. Bilinçaltımızın yapısı (hayattaki başarımızın en belirleyici etkeni) veya daha doğrusu, bilinçaltımızla olan ilişkimiz, hayattaki başarımızın en belirleyici etkenidir; asıl metaforik olan budur. Bilinçaltımızda isim yoktur, sadece fiiller vardır; ilişkilerimizi yönlendiren ve hayatımızın niteliğini belirleyen lisan kısmıdır bu. Bilinçaltımızın bu tipik üretimi metaforiktir; hayaller, rüyalar, şiirler, danslar, şarkılar ve hikayelerle hayatımıza yansır çünkü. Carmen Bostic ve benim tarafımızdan yapılan bu sunumda, seminere katılanlarla birlikte kendimizi iki öncelikli konu çevresinde yönlendirdik:o Belirsiz bir şekilde parıldayan, ama hayatımızı yönlendiren metaforların keşfi, incelenmesi ve değiştirilmesi veya işlenmesi;o Hayatımızdaki önemli insanları -patronumuz, eşimiz veya çocuklarımız (bilinçaltı seviyelerinde farklı olduklarını varsayarak) gibi- tatmin edici şekilde etkileyebilmemiz için yeni metaforlar tanımlamak veya yaratmak üzere kullanabileceğimiz belli taktikler.

Konu organizasyonların başarısına geldiğinde, metaforların önemi nedir?

Metaforların etkisi, organizasyonlar sözkonusu olduğunda iki şekilde ortaya çıkar:o Bir organizasyonun üyelerinin davranışlarını belirleyen vizyon, misyon, etik veya değer ifadeleri olarak bilinen zihinsel haritalar, sınırlı bir derecede açık ya da bilinçli olabilir. Bir organizasyonun özünü oluşturan iyi amaçlı insanların birleşmiş çabalarındaki başarının büyük bölümü, daha büyük çapta organizasyonun yön, misyon, değer vs imgesel bilinçaltı (ya da kısmen bilinçaltı) haritalarına bağlıdır. Bu bilinçaltı haritalarının birleştiği durumlarda, organizasyon başarıya ulaşır. Birleşmedikleri noktalarda, organizasyon içinde çok büyük zorluklar, daha fazla sürtüşme ve bağımsız hareket olacak, takım üyeleri farklı yönlere sürüklenecektir.o Şirket mitolojisi, organizasyonun daha küçük çapta takım üyelerinin bilinçaltlarını etkileyen kendi esin verici (ya da tersi) imajını oluşturan resmi mekanizmadır. Bu, organizasyonun değerleriyle güçlü biçimde bağlantılıdır; özellikle de müşteri bazında. Bu yüzden organizasyon mitolojisi kurucuyla, bütün imkansızlıklara karşın beklenmedik başarılarla, organizasyon içindeki insanların kesin belirgin nitelikleri hakkında vurgularla ilgili hikayeler içerir. Liderlik grubu tarafından benimsendiğinde, bu mitoloji şirket üyelerinin davranışlarını ve değerlerini etkilemek konusunda güçlü bir araç haline gelir.

Peki böyle bir metafor seminerine katılmaktan kişilerin kazancı ne olabilir?

Mart 1997'de Avustralya'da Carmen Bostic ve benim tarafımızdan sunulan "Metaforlar ve Kelebekler" adlı seminerin insanlara sağladığı kazanç şunlar olabilir:o Kendi hayatımdaki, yakın dostlarımın hayatlarındaki ve çalıştığım şirket gibi organizasyonlardaki derin metaforların farkına varabilmek.o Kendimle, bana yakın olan insanlarla ve toplumun üretken bir üyesi olarak çalıştığım şirketteki arkadaşlarımla birleştirmek istediğim bilinçaltımdaki değer ve bağlantıları barındıran derin metaforlar da dahil olmak üzere yeni metaforlar tasarlayabilmek.o Kendimle, bana yakın olan insanlarla ve toplumun üretken bir üyesi olarak çalıştığım şirketteki arkadaşlarımla birleştirmek istediğim bilinçaltımdaki değer ve bağlantıları barındıran derin metaforlar da dahil olmak üzere tasarladığım yeni metaforları işler hale getirebilmek.o Metaforlar sayesinde başkalarını bilinçaltı seviyesinde etkileyebilmek.o Bütün bu yukarıda geçenleri öğrenirken muhteşem zaman geçirdiğimi hissedebilmek!






YORUMLAR
Henüz Yorum Yazılmamış...