ANKET

hipnoz eğitimi almak istermisiniz



Tüm Anketler




Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

PSİKOPATOLOJİ

PSİKOPATOLOJİ

24 Ağustos 2009 22:58
Yorum Sayısı :0  Okunma : 665

PSİKOPATOLOJİ

Bu yapı vücuttan, duygudan kopuştur. Varoluşun kontrolünü kendi eline almaya başlamasıdır. 

Hemen tüm yazılmış klasik kitaplarda, obsessifte karakterin anlatımında şu ana hatlar ortaya konmuştur:

1- Kuruntuya, isteksizliğe ve kuşkuya eğilim.
2-Moral , bilinç krizlerine eğilim,
3-Sosyal ilişkilerde çekingenlik ve çöküntüye ( inhibisyona ) eğilim
4- Kendi kendini çözümlemeye ve içe bakışa eğilim (otoanaliz)
5- Cinsellikte uygulama yetersizliği ve soğukluk türünde bozulmaya eğilim (frigidite )
6- Kekemelik, tik, ( DUPRE nin tanımlamış oduğu ) motör debilite sendromu gibi ruhsal ve hareketle ilgili durumlar.

Bir obsede daha gençlik yaşındaki toplumsal yaşamında türlü korkularını, kaygılarını, moral işkencelerini, birtakım hiddet krizleri, gözyaşı tabloları ve sinirliliklerle ortaya serer.JANET Obsedenin tüm ruhsal durumunu ; kişinin kendine sonsuza kadar hak vermesini yada düşünüp durmasını ; bunu başka bir yere dönüştürememesini --- becerebiliyorsa düşünmemeye çalışmasını önceden öngörmüştür. Gerçeğe uymada yetenek yoksunluğu, enerjinin ruhsal ve hareketli davranışta harcanmasına neden olur. 
Olumsuz bozukluğu yaratan ruhsal gerginlik sonucu birtakım tikler, yinelemeli eylemler (stereotipi ) , sihirbaz jestlerini andıran hareketler gibi ‘psikomotör’ ajitasyonlar, geviş getirme gibi bir düşüncenin ard arda zihne gidip gelmesi işlemleri, can sıkıcı yinelemeler, kısa dualar gibi alt düzey eylemlerine bağlı olarak türlü bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Bunların yanı sıra duygulanım (affektif) alanında da yine aynı ruhsal gerilimden ötürü birtakım kuruntular, kuşkular, etkilenmeler, gerçek dışına taşmalar, birsürü gariplik kazanmalar, yorgunluklar, düzensiz olmalar ve bezginlikler türünde ruhsal çöküntü durumları doğmaktadır.

Daha genel olarak, obsedelerde gözlenen gerçeklik işlevleri, aşama düzeyinde eylemler, toplumsal uyum, zor işlemleri yerine getirebilme, davranışlarda belirlilik ve etkinlik gibi daha yüksek düzeye çekebilme gücünde yetersiz kalışlar, hep bu gerçeklik duygusunun kişide bozulmuş olmasından yani gerçeğe uyum işlevinin yitirilmiş olmasından ileri gelir. O zaman hemen sadece boş yada düzensiz işlemler olarak kararsızlık, dikkatsizlik, bir kimseye yada bir şeye inanma noksanlığı, güncel durumlarla ilişkide yetersizlik, daha çok geçmişe yada düş sistemine doğru gerilemeler, sıkıntı(anksiyete ) ve ajitasyon denen aşırı davranışlar gibi belirtiler sergilenir.

FREUD ve onu izleyenler için obsesyon sorununu doğuran olay öncelikle bilinç dışındaki dürtülerin baskısı ile ruhsal ve cinsel gelişimin sadik- anal döneme gerilemesi (regresyon ) aynı zamanda da bu dürtülere karşı benliğin aşırıya varan ve Anna FREUD un savunma düzenekleri adını verdiği işlemlerden itmenin (röfulman ) türevleri olarak kabul ettiği saplantı, gerileme, yalıtma (izolasyon), yapıp bozma (anülasyon , andoing) , yer değiştirme (deplasman ), karşıt tepki (reaksiyon- formasyon ), vd. nin kullanılması ve üst benliğinde ( Superego ) bilinç dışına kesin emir verir duruma gelmesidir.
Daha açıklayıcı bir anlatımla gerileme işlemi sonucu eski dürtüler bağımsız bir duruma geçeceklerinden, kişi bu savunma düzeneklerini kullanaraktan onların denetimlerini daha sağlam durumda tutmaya çalışacaktır. Bu düzeneklerin birkaçı birlikte kullanılırlar, yerine göre bazıları ön planda tutularak uygulanır. Gerileme (regresyon), genel olarak hoşa gitmeyen koşullarda denenen bir savunma düzeneğidir. Amacı kişiyi önceki nesnelere (obje) ve geçmişte bunlardan sağlamış olduğu doyum (satisfaksiyon) biçimlerine yeniden götürmektir. Saplantı olayında olduğu gibi gerilemede de doyum sağlanması sorunu dış dünya gereksinmelerine karşı ara rolünü gerektirecek ölçüde yerine getirmede yapısal bir yetersizlik, üst benlikte ( SE ) yada ilkel benlikte (İD ) aşırı büyüme gibi olaylar karşısında her zaman zayıflamaya eğilimli ve burada da geçerli nedene bağlı olarak zayıflamış benlik tarafından kötü bir biçimde kabullenilmesi demektir. 

Yapıp bozma düzeneği, obsede kişinin öncelikle yaptığı, yad yaptığı varsayımında olduğu bir eylemin, bazen sadece bir düşüncenin kompulsif davranış biçiminde nötralize edilmek istenmesi demektir. Yapıp ----bozma işlemi karşıt tepkiye bağlı olarak ortaya çıkar. Bunda geçmişte gerçekten yapılmış yada yapıldığı düşünülmüş olan şeyin gerçek yada büyülü ( Magic ) bir biçimde ve tümüyle tersini yapma söz konusudur. Bu olay sadece öncekine karşıt anlam taşıyan bir eylemde bulunmak biçiminde değil, bazende önceki davranış yada düşüncenin olduğu gibi yinelenmesine kalkışmak türünde ve her zaman için iki eylemden oluşur. Birinci olayın içgüdüsel kökenli olmasına karşılık, ikincisi doğrudan doğruya bir üst-benlik tutumu olarak aynı olayın yada düşüncenin ayrıcalıklı bir niyetle yinelenmesi biçiminde kendini gösterir. Bu durumda içgüdü bastırılmış demektir (Represyon ). Ne varki bu bastırılmaya karşın içgüdünün yineleme eğilimi giderilebilmiş değildir. Öyle ise yinelemenin yeniden yinelenmesi söz konusu olacak ve zamanla bu yinelemelerin yerini saymalar ( aritmomani) alacaktır. Obsedelerde her zaman bu saymalarda uğurluluk göz önünde tutulur. Genellikle tek rakamlı sayılar uğurlu kabul edilir. İç güdünün ve üst benliğin birbirine ağır basmayıp dengeli bir şekilde kalmasını ancak bu tek sayılar garanti eder. 

Yapıp bozma düzeneği çok erken bir gelişme dönemine kadar uzayabılir. Amacı gerçekleşen olayın olmamış olmasını sağlamaktır. Böylece geçmiş, bir düşünce yada davranış yoluyla bir süre bastırılmış olur. Ancak FREUD’a göre; büyülü törenlere her zaman eşlik eden bu yapıp- bozma düzeneği, sadece bir karşıtlığın korunmasını değil, aynı zamanda kendini cezalandırma anlamınıda taşıyarak gerekli dengeyi sağlamış olmaktadır. 

Obsesyonel nevrozda yaygın bir şekilde görülen yer değiştirme düzeneği de hemen her zaman yalıtma olayı ile dar bir ilişki içinde ortaya çıkar. Çoğu kez anlamın ve duygunun özeti bu yer değiştirme işlemi ile son bulur. Özellikle günah konusunda tüm duygu sistemine yönelmiş libidinal yüklenim, bu yeni iğreti kılık yol göstericiliğinde onun yerine geçen bir doyuma olanak sağlar. FREUD obsesyonel nevrozda savunmanın gerektirdiği yerin ve hatta dönemin karakteristiği olarak ruhsal kirliliğin bedensel kirliliğe dönüştürülmesi kavramı ile ilgisinin bulunduğunu ileri sürmüştür. 

Yalıtım sorunu nevrozlar arasında büyük oranda obsesyonel nevroza özgü olup, burada çok geçerli bir savunma düzeneği türünde ve uzun sayılacak bir zaman dilimi içinde yavaş yavaş kendini gösterir. Her hangi bir davranışı veya hoş olmayan bir deneyimi izleyen arada oluşur. Kişi yalıtımın ardından yalnızlığa kapılır. Zamanla bastırma ve unutma olayı ile aralarında yakın bir ilginin varlığı belirir. Obsesyonel nevrozda hasta geçmişinde travma yaratmış olayı unutmamakla birlikte, onun doğurduğu anlam değerini yitirir. Obsesyonel yaşamın sonraki dönemlerinde çocukluktaki kaynağın unutulmaya bırakılmışken ortaya çıkmaya çalıştığı görülür. O zamana kadarki tutumunu gerçek anlamda bir unutma saymamak gerekir. Çünkü o kaynak bir süre bellekte sadece saklı kalmakta ve ara sıra oradan çıkmak istediğinde bastırma yoluyla geri gönderilerek, duygusal yükünden kurtulunmuş olunmaktadır. Bu ise bir düşüncenin bir olayın kişiye yüklediği enerjiden sıyrılmak istenmesi demektir. Ancak obsede bu düzeneği her zaman kullanmasına karşın, zaman zaman çok coşkulu bir olaydan söz ederken tümüyle soğuk kalabildiği, duygusal bir boşluk içinde durabildiği gibi, pek sınırlı hatta anlaşılması güç coşmalar biçiminde örneklerde gösterebilir. Hasta sürekli olarak güven sağlayıcı koşulları arayıp bulma ve sürdürme çabası içindedir; güven sağlayan koşullar altında duygusallığını bile ortaya koyabilir. Kabulü son derece güç saldırgan (agresif) ve cinsel nitelikli birtakım düşünceler obsesyonlar türünde biçimlenebilir. Hasta bu durumda kendini yalıtmak yoluyla korunmaya, hatta çoğu kez gözlendiği gibi dinsel bir tutum takınmaya çalışır. Pratikte içinden sık sık küfretmek gelen obsedelerde bu abanın başarısız kaldığı örülür

Aslında klinik tablonun tüm belirtilerini oluşturan gerçeklik konusunu özellikle tabular, törenler ve simgesel davranışlar içinde aramak gereksinimi vardır. Tabudaki amaç genellikle kişinin büyüden, tehlikeden, tanrıların gazabından sakınmasını içerir. Günaha girilmiş ve tanrıların, birtakım gizli güçlerin gazabına uğramaya hak kazanılmış olunmaktadır. Bu durumu önlemek için konulmuş yasağın çiğnenmesi ile işlenmiş olan günahın bağışlanabileceği ve tanrıların yada gizli güçlerin gazabından kurtulunabileceği umudu ile sadaka verilmesi, oruç tutulması, temizlenilmesi gibi işlemlere baş vurularak türlü günah ödeyici törenler düzenlemek yoluyla tehlike giderilebilir, yada hiç değilse etkisiz duruma getirilebilir. Çünkü bunlar yapıları gereği eski eylemleri bozma niteliği taşırlar. İlkel insanların toplumlarına özgü tabularına uymaları gibi, obsedelerde kendi kendilerine türettikleri yasaklarına boyun eğerler. Obsedelerin türettikleri yasaklara karşı kendilerinde ileri ölçüde çekinmeler, sakınmalar doğar. Bunların verdiği sıkıntıyı gidermek için kişiler birtakım önleyici çareler aramaya kalkar ve bazı eylemlere girişirler. Süreklilik kazanmaları karşısında da bu eylemlerin zorlayıcı bir nitelik taşır duruma gelmeleri ve yerine getirilmemesi olanaksız yinelemeler oluşturdukları görülür. Bu tür davranışlara klinikte kompulsif davranışlar denir. Bunların günlük yaşamda en çok rastlanılan türü su ile temizlenmeleridir. Bu tür davranışlar kişide sıkıntı yaratan bir çocukluk dönemi çatışmasından, engellenmesinden ( früstrasyon ) kaçma davranışı olarak tanımlamışlardır.

İşte ilkel insanların tabularına boyun eğişleri, karşı çıkamama biçimindeki tutumları ile çevredeki hemen her türlü nesneye cinsellik, dolayısı ile de kirlilik kondurarak, onlara karşı kendi kendilerine birtakım yasaklar icat edip bunlara boyun eğen, karşı çıkamayan kişilerin davranışları arasında bu yüzden büyük bir benzerliğin bulunduğu dikkati çekmektedir. Her ikisinin de kökenindeki sebebin bilinmeyişi yanında içten gelen bir gereksinme ile zorlanmaları, yer değiştirebilmeleri, bulaşma tehlikesi taşıdığının kabullenilmesi, tabunun – yasağın çiğnenip karşı çıkılmasında kesinlikle bir felaketin olacağı düşüncesi türünde büyülü bir korkuya kapılınması, bu benzerliğin görünüşte bile olsa başlıca koşullarını oluşturmaktadır.

FREUD için gerek tabuda gerekse obsesyonda yasağın çekirdeği dokunma eylemidir. Çoğu kez yanlış olarak fobi diye isimlendirilir. Dokunma tabusu akılcılıktan (rasyonalizasyondan ) başlayarak özellikle yalıtımdan ve doğrudan dürtüsel içeriklerin yer değiştirmesinden sonra yerleşir kalır. Genellikle cinselliği ve saldırganlığı ortaya koyar. Burada dokunmanın illede elle, bedenle olması gereği yoktur. Bir düşüncenin dolaylı olarak dokunma anlamı taşıması bile yeterlidir. Yediklerini kirli pis iğrenç bulan bazı obsedelerin tuvalet sırasında en akıl almaz törenlere baş vurarak temizlenme ve mikroptan arınma denemelerine giriştikleri hatta zamanla bunları önleme amacı ile yemek yemeyi en düşük düzeye indirdikleri, bu yüzden hızla kilo verdikleri görülür. Birçok hastada karşılaşılan bir eşikten atlama, kaldırım taşları ayırım çizgisine basmama durumları bu dokunma tabusuna uymak yada uymamak isteği çatışmasını simgeler. Daha çocukluk döneminde kişilere öğretilen cinsel organa dokunmama kuralı, kendi kendine zevk doyumunu önleyici yasağın sözle anlatımıdır.

Obsedeler her zaman haz bağlantılarına yönelik olurlar ve çoğu kez bunu saldırganlık maskesi altında gizlemeye çalışırlar. Bu saldırganlık, kişide büyük işkencelere yol açan zihinsel tekrarlar biçiminde önceden kalma kötü düşünce ve eylemleri içererekten dürtüsel korkular ( empulsiyon fobileri ) olarak kendini gösterir. Bu yinelenen düşünceler belirgin bir gelişim şemasında yer alarak çoğu zaman kişinin zihinsel hareketliliğini köstekleyici bir rol oynarlar. 

Psikanalitik anlayış için obsesyon olayında ergenlik çağından çok öncesi önem taşır. Pek çok yüksek titri olan, üretken ve başarılı insan bu psikolojiden gelişiyor. Bu psikolojiden olanların illaki OKB olması gerekmiyor sadece Obsesif –mükemmeliyetçi ayrıntıcı kişilik olabilirler. Yaşamları bu kişilikten dolayı sıkıntıya girerse patolojiden bahsedebiliriz. Buradaki belirtiler daha çocukluk çağında anne- baba – çocuk arasındaki çatışmalardan doğarlar. Çocuğun anne-babasından bu dönemde beklediği sevgiye karşılık, onların nevrotik oluşlarından ötürü yaşama zevkinden uzak kaldıkları oranda sevgi gösterebilme yeteneğinden de yoksun olmaları sebebiyle, gerektiğinde bu sevgiyi vermek şöyle dursun, en küçük bir kabahatte ceza vermeye kalkışma gibi ileri ölçüde, gereksiz disiplin örneklerini sergilemeleri karşısında hırpalanmaya uğrayan çocuk, böylesine bir baskı altında korku ile bir savunma ( defans ) geliştirir. Oysa ki çocuk yetiştirilirken gerek duyulduğunda verilen cezaların incitici yada küçük düşürücü olmadığını gören çocuk, bunu hak etmiş olduğunu rahatlıkla kabul eder. Nörotikliğin ağır bastığı ailede ise, otoriteyi koruyabilmek için, boyun eğmeyen çocuğun yaptığından ötürü suçluluk duyması, cezayı hak ettiğini ve ancak gerekirse bağışlanabileceğini kabullenmesi istenir. Bu çocuğun, zaman zaman zalimliğe varabilecek kadar otoriter de olabilen anne- babasına gazap duyması, hatta karşı koymaya kalkması karşısında derhal cezalandırılacağını bilmesi korkusu yanında, her an yaptığı bir eylemden ötürü ne zaman yakalanıp cezaya çarptırılacağı düşüncesi, sadece yasak kılınan bir şeyin yapılmasında değil, bununla ilgili her istek ve dürtünün de içerilmiş olması cezalandırılmayı gerektireceği psikanalitik görüşüne uygun olarak; zamanla onda suçluluk duygusunun yerleşmesine neden olacak, gelişimi bozulacak ve buna bağlı olarak her şeye karşı bir bocalama başlayacaktır. Psikanalitik görüşte, çocuğun hak etmediğine inandığı cezadan doğan aşağılık duygusu ile suçluluk duygusu aynı kabul edilir. Bu tür aşağılık duygusu içinde olan kişi, benliksaygısını az çok yitirmiş olacağından her zaman bilincinde olmadığı her hangi bir suçla kendini suçlayabilir. Kişi bundan sonra davranışlarındaki çözümü ebeveyn ve türevlerinin tehditlerine boyun eğmede bulacak, bu sorun çoğalınca nevroz ortaya çıkacaktır. 

Yani obsesyon eğilimli çocuk her zaman ailesinin büyüklerince yeğlenen öbür kardeşlerle aşırı ölçüde yarışmaya girecektir. Anne ve babasının bu anlayışı körüklercesine davranışlarda bulunması, haksız bir sebeple olur olmaz şeylerle kendisini azarlaması, istemediği, hoşuna gitmeyen bir yöne itelemesi, gereksinimlerini dikkate almaması, önem verdiği görüşlerine sürekli karşı çıkması hatta alay etmesi, toplumsal ilişkilerini onun isteği dışında kurması karşısında çocuğun kendi haklarını korumak için gittikçe cesareti azalır ----- büyüklerine baş kaldıramaz, karşı gelemez, onları suçlayamaz----ve kendinde bir suçluluk duygusu yerleşir. Obsesifler için “ hayır “ demek çok zor olan bir şeydir .( bir taraftan başkasının derdi için sıkıntıya giriyor , fakat onu yaptığında kontrol edilmiş hissedecek , diğer yandan hayır demenin karşı tarafta yaratacağı öfke ve yargılanma onu da göze alamadığı için “ hayır diyeyim “ “evet diyeyim “ şeklinde bir durum yani ; ambivalansın altında yatan baş eğme ile karşı koyuş çatışmasının şiddetidir.Ambivalansın karakteri her türlü entelektüel duygu ve davranış alanlarında görülür . Ör : kabul –ret , arzu – nefret , aşk – ihanet , istemek –istememek gibi vs..Duygusal alanda ambivalans oluşlar, coşkular ve tutkular gibi eğilimlerle ortaya çıkar.

Duygulanımsal çatışmada; hiddet ve korku arasında kalmak, yani hiddet kontrol edildiğini hissettiği zaman ortaya çıkar, fakat bunu gösterme durumunda ise yargılanmaya ve cezalandırmaya uğrama ihtimali var. İşte bu ikisinin arasında çok yoğun sıkıntılar yatar.

Bu nevrozun temel taşını oluşturacaktır. 1945’te FENICHEL, psikanalitik görüşte bu suçluluk duygusunun düşmanlık duygusu ile birlikte özellikle obsesyonel nevrozda önemli nedenleri oluşturduklarını açıklamıştır. Çocuk üzerinde türlü düşmanca duygular uyandıran etkenlerin başında cinsel arzu ve isteklerin susma—korkutma—cezalandırma ile engellenmesi gelmektedir. İlk bedensel denemelerin caydırılması amacı ile büyüklerce kızların ellerini, erkeklerin cinsel organlarını kesme korkutması ile birlikte çocukta yer değiştirme düzeneği (displacement ) harekete geçecek ve olay başka yöne kaydırılmış bile olsa, yine dokunmak yada dokunmamak sorunu ortaya çıkacak ve dokunmak yeniden suçluluk duygusunu geliştirecektir. Bunun gibi ( Oedipus kompleksi ) ödipal karmaşanın libidinal arzu ve isteklerine yakalanmaların sonucu, anne yada baba ile ilgili cinsel arzuların, rüyaların açığa vurulmadığı durumlarda yine kişi suçluluk duygusuna kapılacaktır. Psikanalitik anlayışı doğrulayaraktan çocukta cinselleştirici (erotik) eğilimler yukarıdaki nedenler yüzünden gizlenmeye, benlik aracılığı ile karşıt tepki oluşturulmaya başlanacaktır. 

FREUD’a göre, buradada karşıt tepki önceden olmuş bastırmanın bir güvencesi ve sonucu olarak düşünülmelidir. Kişi bu savunma düzeneği ile sürekli bir içgüdüsel tehlikeyle karşı karşıya kalma durumundaymış gibi hep hazırlıklı olur ve kişilik yapısını buna uygun değiştirir. Buna bir örnek olarak: çocuğuna karşı nefret duyguları besleyen bir anne, bu moral bozucu hislerini bastırarak giderebilmek için karşıt tepki düzeneğini harekete geçirip çocuğuna karşı aşırı bir sevecenlik gösterir. Hatta bu sevecenliği sadece kendi çocuğuna karşı değil, hiç ilgisi olmayan başka çocuklara da göstermeye başlar. Benzer bir durumda pislik ve düzensizlik isteklerinin olumsuzluk yaratması karşısında, kişinin aşırı temizlik ve düzenli olma duygularını içermesi yada gösterimcilik duygularına karşı utanma duygusunu geliştirmesi içinde söylenebilir. Bu gibi örneklerden de anlaşılacağı gibi karşıt tepki iki yönlü bir tutuma girmek sureti ile toplumca kabul edilemeyecek olanın bilinç dışı bırakılması ve onun yerine toplumca kabul edilebilecek olanın geçirilmesi anlamı doğmaktadır. FREUD’ da bu durumu, bastırmanın yetersiz yada başarısız kaldığı zaman karşıt tepki düzeneğinin harekete geçtiği biçiminde açıklamıştır. Bu karşıt –tepkinin başlangıcı, dışkısını tutan çocuğun anüsündeki büzücü kaslarını denetleyebilmesinde narsistik doyumlar bulabilmesi olarak kabullenilir. Bunun sonucunda cinselleşmeye karşı girişilen mücadelede benliğin mazoşistik, üst-benliğin de sadistik bir tutum almasını sağlar. Bu biçimdeki gelişim, zamanla kişide anal erotik yada sado-mazohistik dürtüler ile doyum sağlamaya yönelerekten obsessif belirtileri doğurur. Bu olay FREUD’un varsyımının temelini oluşturur.

ABRAHAM ve JONES’a göre de, obsedenin temelini sadik-anal karakter oluşturur. Bunun psikanalitik incelenmesi, konu için en önemli savunma düzeneğini ön plana çıkarır; bu karşıt tepki savunma düzeneğidir. Gerileme (regresyon ) sonucu bu sadik anal dönemin özelliklerini yeniden sergilemeye başlayan kişi, nesne ilişkilerinde doğrudan bu özelliklerini değil de, işte bu karşıt tepki düzeneğini kullanmaya başlar. Benliğin, ilkel benliğe karşı savunma düzeneklerinden birini oluşturan bu işlem, anlam bakımından her zaman bir çift, ama karşıt yönlü tutum olarak ( ambivalan ) nefretin bilinç dışına atılıp orada saklanması ve gerektiğinde aşırı sevgi sergilenişi ile ortaya konulmasıdır. Böylece birtakım karşıt duygular, birer yerine konuş türünde gelişirler. Örneğin nefretin yerini—sevginin, acımasızlığın yerini—haksızlığa uğramanın, pisliğin yerini—temizliğin alması gibi. 

Obsede kişini tüm duygusal davranışları simgesel niteliktedir. Sadik anal dönemin ilkel davranışları her zaman simgesel görünüşlerin örtüsü sltında kalır. FREUD anal erotizmi şu üç unsurla açıklamıştır : düzenseverlik, cimrilik, ve inatçılıktır. Birincisi beden temizliğine olan aşırı düşkünlük yanında, sadece önemli işlerin değil küçüklerin bile yerine getirilmesi konusunda zorunlu ve aynı zamanda güvenilir olmayı, ikincisi ilerde çok hırslı olmayı, üçüncüsü ise ilkelerine ters düşen her alanda kafa tutabilme eğilimini simgeler. İşte psikanalitik görüşe göre bu üç özellik, söz konusu dönemin birbirinden ayırt edilemeyen değişmez temel belirtileridir. FREUD obsesyonel nevrozu incelerken, bu karakterin temelini oral –fallik dönemler arasına yerleştirmiştir. Düzenli olma, cimrilik, ve inatçılık yüceltilmiş olan anal erotik dönemin hem ilk hem de değişmez belirtileridir. İkinci yaşa rastlayan bu dışkılık döneminde uyarımların boşalma eğilimi gösterebilmesi daha çok dışkılama aracılığı ile olabilmektedir. Bundan az bir zaman önce yani yaşamın 18’ci ayına doğru hazdan doyum bulma duygusu yani libidinal enerji dışkı bölgesine yerleşmekte ve orada yoğunlaşmaktadır.. Bu dönemden itibaren dışkının tutulmasına yada dışarı atılmasına ait hoş yada hoş olmayan doyumlar çocuğun en çok ilgilendiği bir konu haline gelmektedir. Bundan böyle dışkı çocuk için bir nesne niteliğini kazanır ve dışkılamada alınan haz da bu dönemin temel amacını oluşturur. Çocuk dışkısı karşısında, bunu bedeninden atma kadar, sevilen bir nesne olarak tutmanın da haz doğurucu olduğu biçiminde aynı zamanda ama anlam bakımından birbirine karşıt olacak biçimde bir duygu edinir. Bu da onu karışık olmayan hareketlerinin büyülü ve narsistik türünde aşırı bir değerlendirmesini yapmaya götürür. Bu dışkı libidinal bir nitelik kazanır. Sonradan ortaya çıkacak olan bu nesne yitirmesinin temelini işte bu dışkının bedende tutulmayıp dışarı atılması oluşturacaktır.

Dışkının aynı anda ve aynı anlamda karşıt nitelikte bir sevgi nesnesi olarak tutulması, sevilmesi, onunla oynanması hatta yenmesi yada iğrenilmesi, çıkarıp atılması ilerde tüm nesnelere karşı tutumun da hemen benzer bir biçimde uygulanmasının ilk modelini kuracak, kişi ilerde dış nesnelere karşı da tıpkı önceleri dışkısına gösterdiği davranışın örneklerini verecektir. Ancak bunlar doğurdukları sıkıntıyı giderebilecek türlü benlik savunma düzeneklerini çalıştırma türünde ortaya konacaktır. 

Kişinin dileyerek, isteyerek nesneleri terk edebilmesi güçlüğü, zamanla yerini ayrılma (seperasyon ) öncesi sıkıntı, koleksiyonculuk ve inatçılık gibi davranışlara, geleneklere yada klişelere bırakır. Bu nevrozda inatçılık değişmezlik kuralına uyarak her zaman var olacak, bazen örtülü çoğu kez de açık saldırgan bir tutumla kişinin karşışındaki otoriteye direnme, hatta baş kaldırış biçiminde ortaya konacaktır. Bu inatçılık sözcüğü genellikle eylemin olanaksızlaştığı koşullarda geliştirilen edilgin tipte bir saldırganlık olarak kullanılır. Çocuklukta annenin, çocuğun dışkılama zamanını kendine göre ayarlaması ile kışkırtılmış olarak, daha bebeklik çağında annesine baş kaldırmanın temelini oluşturacak biçimde anüsündeki büzücü kasları denetim altında tutarak büyüklerine karşı çıkabileceğini öğrenecektir. Önceleri annesinden tuvalet eğitimi sırasında sevgi ve anlayış görerek fizyolojik olgunluğa erişmişken, sonradan aralarında çıkabilecek mücadeleden ötürü, karşılaştığını sandığı haksız işlemler nedeniyle ilk önce dışkısını bırakarak kendisinden istenene karşı çıkarsa da, annesinin cezalandırma ile karşılık vermesi üzerine, bu kez dışkısını tutmaya başlar, sonraki başarılarına karşı takınacağı tutumlar, geçmişte dışkısına gösterdiklerinin devamı olur, ancak bu kez herkesin kendisine haksız davranışlarda bulunduğunu ileri sürer durur. Bunda üst benliğin kesin bir rol oynadığı bilinir. Üst benliğin henüz bu dönemde ilkel bir nitelik taşıdığı, yumuşak davranmak gibi bir tutumu daha tanımadığı, bu nedenle kişilerin gerek kendilerine gerekse çevrelerine karşı acımasız oldukları görülür. Çocuk bu yönden ailesinin gücüne karşı direnişte uyguladığı çareleri ileride kendi üst-benliğine karşı da gösterecektir. Yetişkin çağa geldiği zaman, üst-benliğine yönelik işlerdeki inatçılıkta bu kez başka bir yönteme başvurup başkalarını araç olarak kullanmaya başlayacaktır. Önceleri zayıfa özgü mücadele yöntemi kullanırken, kendine güvenin onarılması çabası içerisinde olağan mücadele yöntemlerini kullanmaya girişecektir. Freudyen psikanalitik görüş; inatçılığın temelini cinsel gelişimin oral dönemine yerleştirir ve bunun anal döneme geçerek cinsellik yaratıcı bir haz sağladığını kabul eder. 






YORUMLAR
Henüz Yorum Yazılmamış...